KAN VE ŞARAP

En son güncellendiği tarih: May 9


Erdal Tuna // Editör: Ceren Güzel


Yorucu bir konferansın ardından kaldığı otelin duşuna girip suyu ılık konuma ayarladı, pürüzsüz duş kabininin camında bitkin ama bir o kadar da mağrur, zafer kazanmış yüz ifadesine bakıp tebessüm etti. “Demek başarılı olmak, insanları bildiklerinle, söylediklerinle sarhoş etmek böyle bir şeymiş” diye geçirdi içinden. Kasları ılık suyla gevşerken, saatin gece 02.00’ye geldiğini görebiliyordu kabinin dijital ekranında. Havlusuna sarılıp odaya geçti, bu gün salondaki herkesi heyecanlandıran yeni buluşunun tadını çıkarmak, uykuya direnmek istiyordu. Oda servisine sipariş ettiği kırmızı şaraptan bir kadeh doldurup krokileri incelemeye koyuldu. Bunlar kendi elleriyle çizdiği ilk krokilerdi ve muhtemelen bir ay içinde büyük bir kazı ekibi bölgede çalışmalara başlamış olacaktı. Krokilerin arasından bir fotoğraf çekip hayranlıkla altı köşeli yıldızı inceledi, hayır yanılmıyordu, bu iç içe geçmiş bir tarihin, daha da önemlisi iki büyük dinin ortak alanının ispatıydı. Deyrul Zafaran’ın 100 metre kuzeyinde inşa edilmiş yerin tahminen 3 kat altına inen gizli bir sinagog. Sonra birden heyecanlandı, “Ya aralarında bizim bilmediğimiz bir yer altı bağlantısı varsa. Yok mümkün değil, eğer olsaydı mutlaka duyulurdu, Deyrul Zafaran din görevlileri mutlaka bunu ifşa ederlerdi. Ederler miydi?” kendi kedine konuşurken, yapının tarihi hakkında yaptığı araştırmayı ve Yahudiliğin ilk çıkış zamanlarını düşündü. Eğer Merneptah Steli doğru söylüyorsa Yahudilik bizim tahmin ettiğimizden daha eski bir dindi ve bu sinagogun içinde bütün dinleri ilgilendiren birçok kanıt ortaya çıkabilirdi. Bunu düşünmek bile tüm vücuduna şarabın etkisinden daha büyük bir sarhoşluk hissi verdi. Son gördüğü şey odanın perdesinin hafifçe aralandığı ve üzerine doğru gelen siyah bir karaltı oldu.

Baş komiser Kemal cinayet masasının hatırlı dedektiflerinden, yaşı 40’a dayanmış müzmin bekârlarındandı. O yüzden mesleğiyle evli, her zaman işinin başında, bütün amirlerin sahip olmayı isteyeceği türden iş bitirici bir komiserdi. Şu an bu otel odasında bulunmasının nedeni de işte bu özellikleriydi, aynı zamanda İstanbul bölgesinde ondan daha çok olay çözen başka biri daha yoktu. Emektar memurları, olay yeri inceleme ekibini selamlayıp doğruca maktulün bulunduğu süit odaya geçti. Fotoğrafçı cesedin başında yakın çekim yaparken, kan örnekleri alan bayan memura kibar bir tebessüm edip;

-’’Ölüm saatiyle ilgili bir tahminimiz var mı?’’ diye sordu

Bayan memur; “Kesin sonuçlar laboratuar analizlerinden sonra belli olacak ama ölüm katılığı ve vücuttan akan kanın durumuna bakarak gece 01:00 ila 03:00 arası olduğunu söyleyebilirim” dedi.

Başıyla teşekkür ettiğini belirten bir işaret yapıp, yardımcısı Komiser Okan’a “ kamera kayıtlarını alın, otele ve özellikle bu kata kim girip çıkmış hepsini öğrenmek istiyorum” diye talimatlarını verdi.

- Okan, emredersiniz Başkomiserim diyerek direkt otelin yönetim katına yöneldi.

İlk incelemeleri yapan ve boynundaki kartta adının Ömer olduğu yazan memura yaklaşıp;

-’’Elimizde ne var Ömer ?’’ diye sordu

-Memur “ Efendim, kapılarda ve pencerelerde zorlama izi yok, bu durumda katil ya anahtarı olan biri ya da maktulü tanıyan içeri girmekte zorlanmayan biri. Cinayet silahına gelince çok keskin bir bıçak olduğunu düşünüyorum, neşter ve jilete göre daha kalın ama en az onlar kadar etkili. Tek bir çizgi halinde şah damarı kesilmiş, boğuşma izi yok. Kurbanın konumundan henüz yatağa yatmadığını ya da buradaki ikili koltukta uyuyakaldığını düşünebiliriz. Bir de yere düşüp parçalanmış bir şarap kadehi var, ki yere düştüğünde içinde yarıdan az şarap varmış. Buradaki kan lekelerinin diğerlerine göre daha koyu olmasının nedeni de bu “Kan ve Şarap”.


Olay yerini en ufak ayrıntısına kadar inceleyen dedektif Kemal çalışma ekibini kurup başlarına Okan’ı geçirdi, her türlü gelişmeden mutlaka haber almak istediğini söyleyip, ekibin raportörü Komiser Gizem’e bir de yapılacaklar listesi vererek bürosuna döndü. Bürosuna döndüğünde masasının üzerinde Profesör Ön Asya arkeolojisi ana bilim dalında uzman Profesör Hamdi Kayın’ın bir gün önce verdiği konferansın kayıtlarının hazır olduğunu gördü. ‘’Güzel!’’ diyerek ofisinin kapısını kapattı, kapı kolunun dış tarafına da kritik işlerle uğraşırken yaptığı gibi Do Not Disturb (Rahatsız Etmeyin) işaretini yerleştirdi. Bu küçük kapı kolu kağıdı binada öyle nam salmıştı ki müdürleri bile bu işareti görünce Dedektif Kemal’i rahatsız etmezdi. Bilgisayarının başına geçip, cd’yi çalıştırdı. Pür dikkat seyrettiği videodan anladığı şey, 5.yy’da yapılmış ve Mardin’e 3-4 km. uzaklıkta olan Deyrul Zafaran manastırının çok yakınında, ilk buluntulara göre Süleyman zamanında yapıldığı tahmin edilen, üzerlerinde Yahudi sembolleri olan Sinagog kalıntıları tespit edildiğiydi. Hiçbir dedektifin bulaşmak istemeyeceği bir olaya balıklama daldığını düşünerek elini alnına götürüp yüzünü buruşturdu. Odaya uçarak giren, hiçbir iz veya cinayet silahı bırakmayan, muhtemelen tanıdık, belki de değil ama her türlü çok profesyonel bir katil, Süryani Manastırı yakınında Süleyman devrinden kalma Sinagog, yeni buluşunu halka takdim ettiğinin akşamı canından olan kariyerli Profesör Arkeolog, birden roman sayfalarında geziniyormuş gibi bir hisse kapıldı. Sonra en önemli özelliğini devreye sokup analitik olarak düşünmeye çalıştı;


1) Hamdi Kayın neden öldürüldü? Maddi nedenlere dayanıyor olabilir mi? Husumeti olan birileri var mı? Aşk cinayeti olması ihtimali var mı? Mesleki nedenlerden dolayı olabilir mi?

2) Hamdi Kayın’ın ölümüyle kim ne kazandı?

Ve birçok dedektifin çok önemsemediği ama en can alıcı soru;

3)Hamdi Kayın yaşasaydı bu kime nasıl bir engel oluşturur ya da zarar verebilirdi?


Neyse ki; Komiser Okan da artık Baş komiser Kemal gibi düşünmeyi öğrenmiş, böylelikle birçok konuda direktif vermesine bile gerek kalmadan prosedürler işler hale gelmiş, mesela bir cinayet soruşturmasında her zaman olağan şüpheliler arasında görülen yakın akrabalar, iş arkadaşları, komşuların doğrudan ifadelerine başvurularak çember daraltılıyor, bu da sonuca daha hızlı ulaşılmasını sağlıyordu. Akşam saat 18:30’daki toplantıda herkes elindeki son bilgilerle toplantı salonundaki yerini alırken dedektif Kemal’de bu çalışma disiplininin rahatlığı vardı, biliyordu ki ekibi her ne bulduysa üzerine ciddiyetle gitmiş ve açık kapı bırakmamıştı. Gizem ana hatlarıyla raporları okuyarak toplantıyı açtı,

-Kesinleşen adli tıp raporuna göre, ölüm saati 01:30 ila 02:30 arası, kullanılan alet oldukça keskin, muhtemelen özel eğitimli askerlerin veya avcıların kullandığı tarzda av bıçağı. Kamera kayıtları 48 saat geriye kadar gidebildiği için tam izlemesi yapıldı, son iki gün içinde o odaya müşteri alınmadığı için oda temiz, yani şüpheli giriş çıkışı yok. Ayrıca bütün otel çalışanları sorgulandı, şüpheli kimseye rastlanmadığı söyleniyor. İşin en ilginç yanı odada elektronik kilit sistemi var, yani odaya sistem üzerinden tanımlı kartla giriş yapılmak zorunda ve bu kartlar misafir çıkış yapınca kat görevlisine veriliyor, temizliği müteakip tekrar resepsiyondaki kilitli bölmeye konuyor. Kapı ve pencerelerde hiçbir zorlama yok. Otel görevlileri ciddi şekilde yıpratılarak sorgulandı ama hepsinin yüzünde sadece şaşkınlık olduğunu söyleyebilirim. Maktul yalnız yaşıyor ve çocuğu yok, iki tane kardeşi var ve farklı şehirlerde yaşıyorlar, mal varlıklarına bakınca diğer kardeşlerinin maddi durumunun kurban Hamdi bey’den daha iyi olduğu anlaşılıyor, kardeşler arasında husumet yok. Komşuları Hamdi beyin çok saygılı bir insan olduğu ve kimseyle problemi olmadığı konusunda mutabık. İş arkadaşlarına gelince, yan odasında aynı projede çalışan meslektaşı Adıyaman Üniversitesi Arkeoloji bilim dalı öğretim üyesi Profesör Arkeolog Dilaver ÜSTÜN cesedi bulan kişi, programları gereği sabah 08:00’da kahvaltıda buluşacaklarını fakat Hamdi beyin hiç yapmadığı şekilde kahvaltıya geciktiğini, yarım saat kadar bekleyip önce cep telefonundan, sonra odada mevcut otel telefonundan aradığını, ulaşamayınca da resepsiyon görevlilerinden yukarı çıkıp kapısını çalmalarını, muhtemelen günlerdir çok yorulduğu için uyuya kaldığını düşündüğünü söyledi. Kamera kayıtlarını incelediğimizde harfiyen doğru, en son yanına resepsiyon görevlisi ve yedek kartı alarak odaya çıkmış ve önden giren Dilaver bey gördüğü manzara karşısında olduğu yere yığılıp kalmış, hatta bir ambulansta onun için çağırmak zorunda kalmışlar ve hastanede gözlerini açtığında kısa süreli hafıza kaybı yaşamış, olanları hatırlayınca tekrar fenalaşmış ve sakinleştirici vermek zorunda kalmışlar. Diğer çalışma arkadaşlarının sorgusu sırasında da kayda değer bir bilgiye ulaşılamadı, herkes tarafından sevilen, kimseyle problemi olmayan örnek insan modeli olduğu söyleniyor. Buluşların yapıldığı alandaki görevli Başkomiser Cafer’le kurduğumuz irtibatta, Hamdi beyin oralarda da sevildiğini, bir husumeti olmadığını, istersek kendisiyle ilgili detaylı bilgileri, çalışmalarını Süryani cephesi adına yakından takip eden, Süryanilerin manevi lideri konumundaki Gragori Bey’den öğrenebileceğimizi söyledi.

Dedektif Kemal onaylar vaziyette başını sallayıp, sırasıyla diğer çalışanların raporlarını dinledi ama onlarda elle tutulur bir bilgiye ulaşamamışlardı. En son Komiser Okan genel bir toparlama yapıp olası ihtimalleri masaya yatırdı;

-Edindiğimiz bilgiler doğrultusunda elimizde net bir şüpheli yok, her türlü ihtimale karşı Profesör Dilaver Bey’i, maktulün kardeşlerini, olayın vukuu bulduğu oteli ve çalışanlarını takibe aldık. Ben müsaade ederseniz yerinde inceleme yapmak için Mardin’e gidip kazı alanını görmek, orada da kısa bir soruşturma yapmak istiyorum, çünkü içimden bir ses Profesörün bulduğu tarihi kalıntılar nedeniyle öldürüldüğünü söylüyor. Siz ne düşünüyorsunuz amirim?

-Sizlere katılıyorum, gerçekten bu sefer en ufak bir ipucu görünmüyor, olayı her yönden düşündüm, benim de aklıma kazı alanından başka geçerli bir sebep gelmiyor. Ve ipuçları değil de ihtimaller üzerine soruşturmayı yönlendirmek çok canımı sıkıyor. Aklıma sürekli Profesör neden öldürüldü sorusu geliyor, örnek bir insan neden böyle bir sona layık görülür anlamış değilim ama eninde sonunda bulacağımıza da şüphem yok arkadaşlar. Hadi bakalım herkes işinin başına; soruşturma ekibi çerçeveyi genişletsin, mali hesap tablolarını, elektrik faturalarını, market fişlerini dahi inceleyin, gerekirse Hamdi Beyin selam verdiği mahalle sakinleri bile sorgulansın, süpürücüler (Başkomiserin tabiri; olaydaki verilerin tekrar incelenip olası gözden kaçan noktaları ortaya çıkaran ekip) detaylı süpürme yapsın. Okan sen de ilk uçakla Mardin’e uçuyorsun, yanına ekipten birini al ve Mardin emniyetinde soruşturmayı yürüten komiserle görüş, işe yarar ne bulursan derhal haber ver. Hadi çocuklar göreyim sizi.



Washington…


-Efendim, Prof. Dilaver Üstün’ün yaptığı açıklamanın metni.


Bu görevi önce kabul etmek istemedim, sonra ise düşününce bunun, dostum, kardeşim dediğim Hamdi’ye vefa borcum olduğuna kanaat ettim ve ondan boşalan araştırma görevini de sırf bu borcu ödemek için kabul ettim. Ama yaşadığımız bu üzücü olay bizi çok yıprattı ve ben de müsaadenizle ekibimle beraber yapacağım bu arkeolojik çalışmayı bir ay sonraya erteleme kararı aldım.

Arkeolog Profesör Dilaver Üstün


-Evet Marcus, Dilaver Bey’le irtibata geçip baş sağlığı dileklerimizi iletelim, son görüşmemizdeki hususun bizim için hayati öneme sahip olduğunu, bu konunun mutlaka bir sır olarak kalması gerektiğini kendisine hatırlatalım, kazı çalışmaları için küçük bir miktar da yardımda bulunursak sanırım bir operasyonun daha başarıyla sonuçlanmasını kutlayabiliriz.

-Emredersiniz efendim. Küçük miktarı proje için açılan hesaba mı yatıralım.

Federallerin başkanı mutluluğunu saklayamadığı sesiyle tebessüm ederek;

-Hayır, bizzat kendisine teslim edin dediği sırada telefon çaldı. Marcus, başkanın telefonu açtıktan sonraki yüz ifadesinden, Washington’un ortasında bomba patladığını sandı, ama tahmin ettiği bomba bulundukları yerden çok uzakta, süpürücülerden birinin fark ettiği detayla Dedektif Kemal’in bürosunda patlamıştı.

-Marcus, B planına geçiyoruz, hem de hemen. Bu sefer bizimkileri gönder Dilaver Bey’le şehir dışında gizli bir görüşme ayarlasın ama oraya hiç gidemesin tamam mı ve kesinlikle arkalarında iz bırakmasınlar, tamamen kaza olmalı.

-Emredersiniz.




İstanbul…


Başkomiser Kemal’in süpürücü ekibinde görevli polis memuru Ali, izlediği görüntüye bir anlam veremiyordu, bütün gün video kayıtlarını seyretmekten dikkatini toplayamadığı kanısına vardı, bir sigara molası verip ekran başına geri döndü. Yavaş çekim çalıştırdığı video oynatıcıda içeri girip-çıkanları tekrar saydığında arada bir kişilik fark olduğundan artık emindi. Odaya giren 28 kişiye karşılık, odadan çıkan 29 kişi. Eli ayağına dolandı, ağzının kuruduğunu hissetti, bu sefer büyük balık yakalamıştı ve bu onu daha hareketli saha görevlerine terfi ettirecek olan ödüldü. Hızlı bir taramanın ardından, olay yeri inceleme ekibinden olmayan şahsı tespit etti. Merdivenlerden inip lobiden çıkışına kadar yüzünü görmek mümkün değildi. Ali hemen binadan çıkıp yakındaki diğer binaların, güvenlik kameralarının yerlerini konumlarını tespit etti, işte o zaman katilin dersine ne kadar çalıştığını daha iyi anladı. Çünkü katil kameraların ölü noktasında kalan müstakil evlerin olduğu tarafa dönmüştü. Yumruklarını sıkıp lanet okudu, tam buldum dediği anda ellerinden kayan başarı adeta parmaklarını kanatıyordu. Bilinçsizce loş sokağa doğru yürümeye başladı, az önceki heyecanının yerini hayal kırıklığı almıştı. Sokağın sonuna doğru yaklaşınca lüks 2 katlı müstakil bir ev gördü, biraz daha yaklaşınca kalbi duracak gibi oldu. Garaj kapısının duvarında sokağın giriş yönüne dönük küçük kırmızı ışık akşamın karanlığında göz kırpıyordu. Katil muhtemelen keşif yaparken gündüz olduğu için bu küçük kamerayı görememişti. Zili çaldı, diyafondan “Kimsiniz” diye tok bir erkek sesi duyuldu. Ali kendini tanıtıp, kamerayla ilgili görüşmek istediğini söyleyince, kapı otomatiğinin açma sesi duyuldu. Binaya girince 65-70 yaşlarında kır saçlı, dinç görünümlü bir adam buyurun memur bey, ben emekli asker Necati Dumlu. ‘’Nasıl yardımcı olabilirim?’’ diyerek elini uzattı. Uzatılan eli sıkan Ali, karşısındaki ihtiyarın gücüne saygı duyduğunu hisseti. Lafı dolandırmadan bir cinayet olayıyla ilgili kamera kayıtlarına göz atmak istediğini, fakat kayıtların ne kadar süre ile yenilendiğini bilmesi gerektiğini bir çırpıda anlattı. Emekli asker sanki mühim bir sır veriyormuş gibi sesini alçaltarak; “Evlat eğer ben diretmesem sadece 1 günlük kayıt yapacaktı ama ben güvenliğin ne demek olduğunu iyi bilirim, o yüzden meraklı bakışlara aldırmadan tam 30 gün kayıt yapabilen bir cihaz kurdurdum” dedi. Ali duyduklarına inanamamıştı, şaşkın gözlerle başını sallayarak “Harikasınız Necati bey, emin olun harikasınız” dedi. Birçok önemli şirketin dahi 24 günlük data kullandığını bilen Ali, bu askerin zor günlerin ardından bu evde emeklilik hayatını yaşamaya başladığını, o yüzden de fazla detaylı bu kamera kayıt sisteminin kendisi için Allah’ın büyük bir lütfu olduğunu düşündü. Kayıt odasında, tarihe dayalı ilerleme sekmesine olay saatini yazıp birkaç saniye sonra ekranda şapkasını ve diğer kıyafetlerini çıkarıp kameraya doğru yaklaşan katili görünce nutku tutuldu, cebindeki USB’ye görüntüleri kopyalayıp Necati Bey’e teşekkür ettikten sonra, adeta uçarak raportör Gizem’in yanına geldi. Durumu kısaca izah ettikten sonra da beraber doğruca Dedektif Kemal’in yanına gittiler. Kayıtların veri tabanı yüz tanıma modülüne yüklenmesinin üzerinden yaklaşık 20 saniye geçmişti ki ekranda bir fotoğraf ve bilgiler akmaya başladı. Dedektif Kemal’in ilk defa yüzü gülüyordu. Bilgisayar çıktılarını Komiser Gizem’e uzatıp, “Sakın elinizden kaçırmayın” dedi. Sonra Ali’ye dönüp “Nasıl oldu anlat bakalım”

-Başkomiserim, kulağa komik gelebilir biliyorum ama iskambil oynarken çıkan kozları sayarım hem de hiç kaçırmadan, bu günde içimden odaya giren çıkanları saymak geldi, ilk önce aradaki farkı, daha sonra da Gizem Komiserimin size kısaca anlattığı diğer kamera kayıtlarını buldum. Şansın yardımını da unutmamak gerekir tabii ki dedi.

Dedektif Kemal, Ali’nin omuzlarını sıkıp, “İyi iş çıkardın evlat, koz sayma taktiğini hafızama yazdım, şansla ilgili söylediklerine gelince, inan bana şans diye bir şey yok, sadece denemek ve çalışmak var, sende bu gün tam olarak bunu yaptın” dedi. Ali mahcup bir yüz ifadesiyle başını eğip “Sağ olun efendim” diyerek amirinin odadan çıkmasını seyretti.


Komiser Gizem polis harekât timinin desteğiyle Gölge lakaplı, kiralık katili kıskıvrak kaldığı dairede yakaladı. Gölge kapıyı açıp karşısında polisleri görünce adeta şok olmuş, inanamamıştı, Gizem süpürücü Ali’nin ne kadar önemli bir detayla bu adamı açığa çıkardığını şimdi daha iyi anlıyordu. Nezarethanedeki sorgu odasına getirilen zanlı, karanlık dünyada herkesin adını duyduğu ama tanışmak istemediği kişiyle tanışacağını bilmiyordu, elleri kelepçeli sorgu masasına oturtulurken içeri giren Dedektif Kemal, doğruca üstüne doğru gelerek;

-Zamanım yok, kim adına, neden yaptığını söyle. İyi hal ve iş birliğinden indirim yapılmasını sağlayayım, yoksa ömrünün son gününe kadar gökyüzünü sadece hayal edersin, elimize geçen kamera kayıtları, dairende bulunan av bıçağındaki kan lekeleri , ki adli tıbbın parmak izlerini ve maktulün DNA örneklerini bulması sadece dakikalar alır. Pazarlık yok, talep yok, 15 dakikan var sonra beni istesen de göremezsin deyip odadan çıktı.

Gölge, herkesin neden bu adamdan çekindiğini şimdi daha iyi anlıyordu, muhtaç olan, iş birliğine ihtiyacı olan oydu. Düşünmek için de fazla zamana gerek yoktu, müşterisiyle yaptığı anlaşma hedefin imhasını kapsıyordu, müşterisinin korunmasını değil. Hem hapiste çürürse, banka hesabındaki binlerce doların kimseye faydası dokunmazdı, kararını verdi “bana dedektifi çağırın”

Dedektif Kemal karanlık odada Gölgenin karşısına oturup anlat dedi, gelirken elinde getirdiği 2 fincan filtre kahvenin birini onun önüne koyarken. Kahveden büyük bir yudum alan Gölge masanın ortasına odaklanarak anlatmaya başladı;

-Benimle internet üzerinden bağlantı kurdu, hedefi, yeri, yapılma şeklini hepsini anlattı, her şeyi organize edeceğini, hatırlı dostları olduğunu, işin tereyağından kıl çekmek kadar basit olacağını, ödemenin de benim istediğimin 5 katı olacağını, sadece kusursuz olması gerektiğini söyledi. Bende adımı hak ettiğimi, insanlar arasında gölge gibi fark edilmeden gezebileceğimi söyledim. Benim için otelde küçük bir staj işi ayarlandı. Diğer stajyerlerle hafta boyunca her türlü temizlik işini yaptım. Kamera kayıtları 48 saat geriye gidebildiği için, infazdan 48 saat önce yardım ettiğim kat görevlisi bayana o günün son iş günüm olduğunu söyledim, odaları temizlerken de havlu koymayı unuttuğum bahanesiyle Hamdi Beyin odasına çıkıp kapıyı aralık bıraktım. Yanıma aldığım yeteri kadar yiyecekle hiç belli etmeden 2 gün odada kaldım. Sonrasını zaten siz çözmüşsünüz.

-Talimatı kimden aldın.

-Dedim ya internet üzerinden bağlantı kurdu benimle diye.

-Son kez soruyorum, doğru cevabı vermezsen bütün iş birliği biter, bir daha gelmemek üzere odadan çıkarım.

Gölge, Kemal’in gözlerindeki korkutucu derecede kararlı bakışların altında ezildiğini hissetti, terbiyecisini görünce uysallaşan kaplanlar gibi oturduğu sandalyede sinerek tekrar anlatmaya başladı;

-Ben nedenlerle uğraşmam, müşterilerim beni bunun için tercih eder. İsminin Dilaver olduğunu öğrendiğim Profesör de benimle bu yüzden kontak kurmuştu.

-Hangi Profesör? Dilaver Üstün mü? Çok tehlikeli bir oyun oynuyorsun, eğer bu söylediklerin hedef saptırmak içinse, gireceğin deliğin çapı gittikçe daralıyor haberin olsun.

-Yemin ederim doğru bu, ister inanın ister inanmayın ama çok dikkatli davranıyordu, tahminen de profesyonel destek alıyordu bu iş için ama kimden ve neden bilmiyorum. Ya da neden benimle yüz yüze görüşme gereği duydu gerçekten bilmiyorum.

Dedektif, bir katile davranılabilecek en kibar ifadeyle, başını sallayıp odadan çıktı, giderken yan odada sorgulamayı izleyen Komiser Gizem’e sorguya devam edip, detayları öğrenmesiyle ilgili talimat verdi. Dilaver Bey’le bizzat kendisi görüşmek, ilk verdiği tepkiyi ölçmek istiyordu. Arabasına binip, olayla ilgili tuttuğu ajandada kayıtlı adres bilgisini navigasyona girdi. Derin bir soluk alıp anahtarı çevirdiğinde, Profesörün ecel terleri döktüğünden habersizdi.


Profesör, gece 22:00’ da ekranda gördüğü numaradan bir terslik olduğunu anlamıştı, yan odaya geçip, cevapla tuşuna basınca, tetikçinin polisin eline geçtiği ve plan değişikliği yapmaları gerektiğiyle ilgili şifreli birkaç bilgiden sonra, daha önceden kararlaştırdıkları şehir dışında bir arazide buluşmak üzere kıyafetlerini giymeye başladı. Ellerinin titrediğini de kravatını bağlamaya çalışırken fark etti. Eşine gönülsüz bir tavırla “önemli bir kanal yarın yayınlamak için röportaj talep etti, bu işler nasıldır bilirsin bir kere reddettin mi kimse yüzüne bakmaz, 1 saate gider gelirim, ha bu arada bu aralar kahretsin çok popülerim senin arabanla gitsem olur mu? diye kısa bir bilgi verdikten sonra, eşinin olur dediğini dahi duymadan kapıya yöneldi. Eşinin mini cooper’ına binip arabayı çalıştırdığında, onunla beraber harekete geçen Amerikan menşeli aracı fark etmedi. Araçtakilerden biri telsizden, “Planda değişiklik yapıyoruz Profesör umduğumuzdan akıllı çıktı, eşinin arabasıyla geliyor, kırmızı bir mini” diye anons etti. Profesörün kendi arabasıyla gideceğini tahmin ettikleri için frenlerini gevşetmişler saatteki hızı 100 Km’yi geçtiği anda hidrolik devre dışı kalacak şekilde ayarlamışlardı. Ama şu an B planına geçmeleri gerekiyordu. Profesör ise o sırada panik halindeydi. Şehirler arası yola girerken kendi kendine “neden böyle bir buluşmaya gidiyorum ki” diye mırıldandı. Beyninde milisaniyede çakan şimşekler kendine gelmesini sağladı, aldığı haberle panik yapıp sağlıklı düşünme yetisini kaybettiğini anladı ve tabii bunun bir tuzak olduğunu. Profesör yaşlıydı ama kesinlikle aptal değildi, hemen şehir içi trafiğine girerek eve dönmeye, eşine de çekimin ertelendiğini söylemeye karar verdi. Dikiz aynasını kontrol ettiğindeyse hızla yaklaşan aracın dosdoğru üzerine geldiğini fark etti. Anlık refleksle gazı kökledi, ellerinin terlediğini, ağzının kuruduğunu hissediyordu. Aynaya tekrar baktığında karnının kasıldığını hissetti, arabayla aralarında 50 metre kalmıştı. Mini’ye olabildiğince gaz vermek için pedala var gücüyle yüklendi, aynada diğer arabayla arasının açıldığını görünce derin bir nefes aldı ama yola birden çıkan kamyonu son anda fark etti. Direksiyonu kırmasıyla hatcback olan araba hıza dayanamadı, önce yan döndü, sonra tekerlekler havalanarak takla atmaya başladı. Dünya etrafında dönmeye başladığında Dilaver Bey’in son düşündüğü şey “yemi yuttum” oldu.


Dedektif Kemal, profesörün evine vardığında eşi; televizyon çekimlerine gittiğini, çıkalı 1 saatten fazla olduğunu, biraz beklerse kendisini görebileceğini söyledi. Bu nazik hanıma hissettirmeden merkezi arayarak ekiplere bilgi vermelerini, Dilaver Bey’in aracını görenlerin derhal duruma müdahale ederek ona da bilgi vermelerini istedi, daha sonra salona geçip ikram edilen bitki çayını içmeye koyuldu. Tedirgin eşi rahatlatmak için de Hamdi Bey’in ölümüyle ilgili gelişmeler olduğunu, onu en iyi tanıyan kişi olarak da Dilaver Bey’in söyleyeceklerine ihtiyaçları olduğunu söyledi. Sohbet havadan sudan devam ederken muhabbeti çalan ev telefonunun sesi bozdu. Müsaade isteyerek telefona cevap veren kadın; “evet benim buyurun, evet eşiyim, ne kaza mı, hayır olamaz” dedikten sonra olduğu yere yığıldı. Dedektif Kemal hemen kadının yanına koşup, “hanımefendi iyi misiniz, ne oldu” diye sordu. Kadının ağzından şu iki kelime döküldü “kaza, ölmüş” Dedektif ev sahibesini ambulans görevlilerine teslim edip, kaza mahalline vardığında aracın tamamen hurdaya dönmüş olduğunu gördü. Olay yeri inceleme ekibinden, ilk izlenimlere göre aşırı hızdan direksiyon hâkimiyetini kaybeden sürücünün olay yerinde can verdiği bilgisini aldı. Yanına gelen Gizem’i o sırada fark etti, genç komiser başıyla selam verip “efendim, şu an için herhangi bir görgü tanığı yok, yoldaki izlere bakarak olayın kaza olması ihtimalinin çok yüksek olduğunu söylüyorlar ama yine de başka araçla teması olup olmadığını anlamak için boya analizi yapacaklar. Durumun kritik olduğunu, kaza yapan kişinin cinayete azmettirme suçundan tutuklanmak üzere olduğunu söyledim, en geç yarın akşam sonuçları bize bildireceklerini söylediler” dedi. Başkomiser, düşünceli bakışlarla genç komiseri dinleyip;

- “3 gün arayla aynı kazıda çalışan 2 Profesörden, biri cinayet, biri kaza da can veriyor, bu iş fazlasıyla can sıkıcı bir hal aldı, dua edelim de gerçekten kaza olsun” dedikten sonra katilin sorgusuyla ilgili bilgi alıp dinlenmek için eve gitmeye karar verdi. Yolda Mardin’e giden Komiser Okan’ı arayıp gelişmeler hakkında bilgi verdi, oradaki sorgunun nasıl gittiğini sordu, Okan’ın şüpheli bir durum yok Süryani lideri çok cana yakın, çok yardımcı oldu, yarın sabah uçağıyla dönüyorum demesiyle rahatladı, yapılacak çok iş, işini iyi yapan az adam vardı, Okan’da onlardan biriydi. Eve varıp aldığı sıcak duşun ardından yorgun bedenini yatağın rahatlığına bıraktı. Zihni direnmesine rağmen uykuya yenik düştü.


Sabah Okan’ın da katılımıyla kapsamlı bir toplantı yapıldı, kamuoyu bu olaya odaklanmış, 3 günde ölen 2 profesör gündemin en önemli haberi olmuştu. Kazada hayatını kaybettiğini varsaydıkları Dilaver Üstün’ün azmettirici rolüyle alakalı kimseye bilgi verilmemiş, kazayla ilgili gelecek teknik raporu beklemeye karar vermişlerdi. Herkesin yüzü asık, moraller sıfırdı. Olay bir anda tavan yapmış aynı hızla dibi görmüştü, hem de kontrollerinde olmadan. Baş Komiser, Mardin’le ilgili bilgileri almak için Okan’la beraber odasına geçti. Okan kazı alanında çalışanların sorgu dosyalarını ve diğer prosedür belgelerini küçük bir kutu ile sehpaya bıraktı, “yolda hepsini inceledim, tutarsızlık ya da şüphe uyandıracak bir bulguya rastlamadım diye durumu açıkladı. Dedektif; Okan’a dönüp “sanıyorum dosya bu akşam kapanacak, en büyük yıkımı da Dilaver Bey’in azmettirici olduğunu öğrenen eşi yaşayacak. Neyse önümüzde beklememiz gereken birkaç saat daha var bu arada sen de git biraz dinlen” diyerek Okan’ı gönderdi. Okan tam odadan çıkarken, çantasından büyük sarı bir zarf çıkarıp “unutuyordum, bunlar Hamdi Bey’in oradaki çalışma odasında bulunan çalışma dokümanları, teknik bilgiler içerdiğinden bunları ayrı muhafaza etmişler deyip zarfı Kemal’in masasına bırakıp çıktı.


Akşam gelen teknik rapor kazayı doğruluyordu, “Aşırı hız nedeniyle direksiyon hakimiyetinin kaybolması” Müdür kamuoyuna kısaca durumu izah etti, Maktul, katil ve azmettirici üçgeninde gelişen olayda maktul ve azmettirici kaderin bir cilvesi olarak hayatını kaybetmiş, katilse teşkilatın uyanık elemanlarınca kıskıvrak yakalanarak, adalete teslim edilmiş, dosya kapanmıştı.


Washington…


-Dilaver Bey iyi bir ekip arkadaşı olabilirdi, yazık ki hazin bir kazada hayatını kaybetti öyle değil mi Marcus?

-Evet efendim.

-Bir ay sonra bölgede araştırma yapmak için şirketlerimiz Türk hükümetiyle görüşme yapsın, malum onlar şu an bununla ilgilenemeyecek kadar acılılar.

-Emredersiniz efendim.


İstanbul…


Dedektif Kemal herkesi gönderip her zaman yaptığı gibi olayı gözden geçirmek için odasına geçti. Dosya kapansa da içine sinmeyen yerler vardı. Her şeyi gözden geçirmesi tam 2 saatini aldı ama Okan’ın dediği gibi kuşku uyandıran bir şey yoktu. Yarın gazetelerde yine onun adı büyük puntoyla yazılmış olacak, yine sevmediği kahramanlık methiyelerinin yanına resmi basılacaktı. Odanın lambasını söndürüp çıkarken masanın üzerinde duran zarf gözüne çarptı, içinde teknik bilgilerin olduğunu söylemişti Okan. Zarfı kolunun altına sıkıştırıp evin yolunu tuttu. Stresli zamanlarda yaptığı gibi, müzik setine Vivaldi’nin “Four Seasons” unu koyup zarfı açtı. İçinde bir çok resim, kroki, el yapımı harita ve uydudan alınan uzaktan algılama çıktıları vardı. Bir süre anlamsızca bakıp sehpanın üzerine bıraktı, kendine kahve yapmak için ayağa kalkarken sehpadaki evrakları yere düşürdü. Usturuplu bir küfür savurup, yerden aldı sehpaya geri koyarken az önce baktığı uydu çıktısına baş aşağı baktığını fark etti. Gördüğü şeyin ne olduğunu algılaması birkaç saniyesini aldı. Saatin geç olmadığına kanaat edip, jeoloji mühendisi olan çocukluk arkadaşı Levent’i aradı. Yarım saat sonra çaylarını yudumlarken Levent çıktıları inceliyordu. Kemal’in gösterdiği uydu çıktısını eline alır almaz “ooo artezyen açmak için iyi yer seçmişsin, nerede bu arazi, eminim çok bereketlidir” diyerek Başkomisere takıldı. Kemal bunun yer altı su kaynağı olduğunu öğrenince yüzünü buruşturdu. Levent devam etti “eğer bu uydu çıktısı batı da değil de doğuda bir araziye ait olsaydı işte o zaman heyecanlanabilirdin, çünkü bu tip çıktılar az detay gösterir ve suyla petrolü birbirinden ayırmak zordur, onun için daha detaylı görüntü veren uydular kullanılıyor”. Dedektif Kemal, çocukluk arkadaşından aradığı cevabı daha sormadan almıştı. Aldığı cevapla bu soruşturmanın artık gerçek anlamda bittiğinden emindi. Çocukluk arkadaşının omzuna dokunup “ister misin petrol bulmuş olalım” diyerek güldü.

1 Hafta Sonra Washington…


-Efendim emrettiğiniz gazeteleri getirdim.

-Yüksek sesle oku Marcus, ne diyor?

- 2 profesörün ölümüyle sonuçlanan esrarengiz kazı alanı bölgesinin yaklaşık 4000 metre derininde ham petrol olduğu anlaşıldı. Ölümlerin bu yer altı zenginliğiyle alakalı olabileceği değerlendiriliyor. Sondaj faaliyeti tamamlandığında Türkiye’nin yıllık petrol ihtiyacının %75’ine yakınını bu bölgenin karşılayacağı tahmin ediliyor. Kayaç zeminde olduğu için bu güne kadar bulunamayan yer altı zenginliğinin, soruşturmayı yürüten Başkomiser Kemal Turan tarafından tespit edildiği ve önümüzdeki dönemde ülke ekonomisine çok büyük katkı sağlayacağı belirtiliyor.

- Yeterrr , daha fazla duymak istemiyorum, o bizim petrolümüzdü. Marcus, elimde olsa Türkiye’de çocuklara Kemal isminin verilmesini yasaklarım. Ne kadar Kemal varsa hepsi başımıza bela oluyor.

-Haklısınız efendim.

-Defoool Marcus, çık dışarıııı….

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube