Kalem mi? İnsanlar mı?




Bazen içimde yaşadıklarım ağır geliyor ve yazamaz hale geliyorum. Sanki dolup taşan bir yağmur bulutuyum. Bazen de ruhuma yapılan bu şiddetin bedenime olmasını istiyorum. Ruhum acı çekiyor, bedenim ise yalnızca göz yumuyor; ruhum acının ve yalnızlığın süngüsü. Her zamanki halim diyebilirim çünkü çocukluğumdan beri böyleyim. Hep gülüyorum, sevecen ve sıcak kanlı davranıyorum; insanlar da mutlu olduğumu düşünüyorlar ancak ben, bazen sevdiklerime hiçbir şey yansıtmamak için kendimi zorluyorum. İçimdeki çocuk kırgın, yalnız, gözyaşı döküyor, mutsuz ve acı içinde yaşıyor. Ruhuma hapsolan çocuğa bir şey olmaz sanıyorlar ama en çok içimdeki çocuk ve ben üzülüyoruz. Yalnızca bedenim mutlu fakat ruh ve beden ayrılınca insanların bir anlamı kalmıyor. İnsanlar yarım kalıyor. Bu yüzden, artık kendimden verecek bir parçam kalmıyor. Bazı insanlar kendinden bir parça vermek yerine, ruhunu ve duygularını kâğıda akıtıyor. Kâğıdın üstünde iz bırakıyor. Bana en çok koyan soru şu: Ben onlar için ödün veriyorum fakat içlerinden biri çıkıp da benim için kendinden ödün verecek mi? Hayır, hayır, hayır, hayır birçoğu... diyorum defalarca çünkü unutmamam gerekiyor. En azından bir çoğu öyle; hep şüphe ile yaklaşıyorum ve bazen şüphe beni yoruyor. Bazen de... Beni öldürüyor.


Daha sonra anladım ki ben doğarken ölmüşüm de bunca zamandır kendimi kandırıyormuşum. Şüphe sonu olmayan bir girdapta dolaşmak gibi. Ve bu sonsuzluk asıl sonumuz. Ben sonsuzluğun içindeki karanlığım. Bazen ay ile yaşamayı öğrenmeye çalıştım, bu sayede karanlığın güzel olduğunu öğrendim. Karanlığın içinde o insanlar yok, beni üzen yok. Ben sonsuzluğun içindeki karanlığa hapsolurken güneşim söndü; yaşam enerjim bitti çünkü geriye ne yıldız kaldı ne de ay. Yolumu aydınlatan hiçbir şey yok artık. Artık karanlık benim için başka bir anlam ifade ediyor: Yalnızlık! Yalnızlığın karanlığı...


Acı bir gerçek olsa da yüzleşiyorum. Bazen kabullenmek en iyisi, bazen de bana kamçılanmak gibi geliyor ve bu yaraların en acısı. En yakınlarım tarafından bu yara açılıyor. Daima kalemime sarıldım çünkü kalemim ve yazdıklarım tek umudum. Körelmiş bir bıçağın kesen tek tarafı, cesetler ile kokuşmuş bir okyanusun üstünde alabora olan gemi tek umudum. Onları kaybedersem tamamen biteceğini biliyorum, beni hiç sevmeyen insanlardan ötürü verdiğim üç günlük yaşam savaşım var.


Acılarımız bizi büyütüyor. Sevindiğim oluyor bazen çünkü onlar olmasa, kim bilir daha ne tür acılar yaşayacaktım? Tanrının yarattığı dünya güzel değil belki fakat benim kurduğum hayal dünyam yaşanmaya değer bir yer. Şirret ve ziyankâr insanlar hep hayallerimi öldürmeye çalıştılar, ne yazık ki birçok insan başardı. İnsanlar siyah bir boyayla tozpembe ve beyaz hayallerimi ve düşüncelerimi boyadı. Yaşadıklarımı anlamam zaman aldı. Anladığımda ise çektiğim acıların ne sancılara bedel olduğunu öğrendim. Şu an ise benim umudum hayallerim ile birleşiyor. Ruhum, acılarım, yalnızlığım, inancım, hayalim, sevgim, ihanetim, terk edilişim, içimdeki çocuk, gözyaşlarım... Kalemim demek artık. Çünkü beni var eden, hayata tutunmam için ağacın dalı olan şey, kalemim. Kalemim olmasa yarım kalırım. Gözyaşlarım okyanus olurdu. Alabora olan bir gemi olurdum ve gözyaşlarımın altına yirmi bin fersah süzülürdüm.


Gün geçtikçe artık siyahın içindeki beyaz olmak istediğimi öğrendim. Ama insanlar buna izin vermiyorlar, her zaman beni karanlığa çekiyorlar. Yalnızca siyahın içindeki beyaz olmak istiyorum ki hayallerimin arasında sıkışmayayım. Eskiden yavaş yavaş ilerleyen akrep şimdi hızlandı ve yelkovan eşliğinde tüm zehrini yeryüzüne dağıttı. Hamhalat insanlardan sıkıldığım için kendimi kitaplara verdim. Bazen şarkılar sığındığım liman oluyor. Bazen de yazdıklarım... Bu üç şey beni hayatın kıyısındaki ince ufuk çizgisinden insanlara karşı koruyor. Bu zehri yayan akrep, yelkovan ya da bütün olan zaman değil, insanlar...


Güzel insanlar hep uzakta olur ama biz arayış içinde olduğumuz için yakınımızda ya da yaklaşmakta olanın farkına bile varamıyoruz çünkü gözümüz hep uzaklarda. Tıpkı şu an bizim uzakta oluşumuz gibi... Bunu hiçbir zaman anlamayacak insanlar; körelmiş, karanlığın içinde prangalanan ve güneşi söndürerek ışığı kaybedenler olacak. Keşke anlayabilseler diyorum ama yok, anlamıyorlar. Sönen güneşin yanında kalan ay ve yıldızlar ışığını kaybedecek. İşte o zaman ay ve yıldızlar yok olacak. Yok olan ayın ve yıldızların gerisinde kalan galaksi karanlığa boğulacak. Ay ve yıldızlar karanlığın içinde prangalanan insanlarla beraber geçmişin tozlu sayfalarında satırlara kazanacak, zamanla da anlamını yitirecek. Ay ve yıldızlar bir hiç uğruna, yani insanlardan ötürü kendini feda etmiş olacak. Her şey zamanla kaybedecek anlamını fakat zamanla bazı şeylerin yeri dolacak. Bazı şeylerin de yeri asla dolmayacak. Sevginin yeri asla dolmayacak...


Sevgi kutsal bir saf ışık bana kalırsa. Hatta şunu anladım ki zamanla kazanan asıl kaybeden, kaybeden ise asıl kazanan olacak. Bu döngü yer değiştirecek. Herkes derinden sarsılacak, geriye dönen ay ve yıldızlar ise yer değiştirecek. Bu yüzden de ay ve yıldızlar yeryüzüne inecek, insanlar da gökyüzüne yükselecek. Yer değişiminden ötürü insanların hayatı sonsuzluk içinde olacak. Yeryüzünün taşıyamadığını gökyüzü taşıyabilecek mi? Gökyüzü yeryüzü kadar sabırlı olmayacak ve öfkesini haince insanların üstüne kusacak. Sabırlı olmayan gökyüzü ise insanları gökyüzüne bırakacak. Ama bu sefer yeryüzü eskisi gibi sabırlı olmayacak. İnsanları reddeden yeryüzü ile gökyüzü hiçbir şeyi umursamayacak. Artık insanlar bulutlara düşecek, yeryüzü ile gökyüzü arasındaki tek köprü... Peki bulutlar yeryüzünü ve gökyüzünü gördükten sonra insanları isteyecek mi? Bulutlar da insanları reddedince, insanlar ebediyen yeryüzünden ve gökyüzünden yok olacak.


Yazan: Zeki Çeçan ve Nur Sena Balbey

Editör: Demet Yener

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube