KÖTÜLÜĞÜN SÖZDE ZAFERİ

En son güncellendiği tarih: Ağu 4


Zamana yenik düşen saçları ağarmıştı adamın. Elleri buruşmuş, gözleri çökmüştü. Kendisi bile ömrünü ne kadar hızlı tükettiğini anlayamamıştı. Oysa bir zamanlar hayalleri vardı. Bu hayallere ulaşmak için de hevesi. Ne zaman vazgeçmişti onlardan? Ne zaman düşmüştü içinde bulunduğu çukura? Kendisinin bile haberi olmadan ne zaman bu kadar çamura bulanmıştı? İnsanların gözünde saygı ve memnuniyet görmeyi isterken şimdi kendisine çevrilen her gözde korku ve tiksinti vardı. Bir canavara dönüşmeyi kendisi mi tercih etmişti? Bilmiyordu. İşin garibi bunca yıldır bunu hiç sorgulamamıştı. Yere çöktü, başını ellerinin arasına alıp ağlamaya başladı. İntikam duygusunun mahvettiği hayatına dışarıdan baktığında kendine öyle çok acıdı ki bu acıma duygusu kendisini bile incitti. Kuşlar cıvıldıyordu ağaçlarda. Çocuklar parklara doluşmuştu. Bahar bütün işvesiyle ağaçlara ve kelebeklere can vermeye başlamıştı. Cilveli bir rüzgâr esiyordu. Ilık ılık kahkahalar vardı havada. Oysa kendisi yıllardır kara kışta titreyip duruyordu. Isıtmıyordu onu hiçbir güneş. Taşlaşmıştı yüreği. Kız kardeşinin intikamını almıştı. Peki, kendinden nasıl alacaktı intikamını? Kendi hayatını kendi mahvetmişti. Ona kıyanlara en ağır cezayı vermişti. Yine de hala soğumamıştı içindeki yangın. Parklarda oynayamadan, diploma alamadan, beyaz gelinlik içinde baba evinden ayrılamadan veda etmişti hayata. Bunun sorumluları cezasız kalamazdı, kalmadı da. Peki bu kirli oyunun neresinde yitmişti onun hayatı? Nerede kaybetmişti kendi benliğini? Onu yalnızlığa mahkûm eden kimdi? Sevgisizlik neyin kefaretiydi? Bir çocuğun başını okşamayalı yıllar olmuştu. Bir çiçek koklamayalı, bir sevgi dolu el tutmayalı… Sevgisizlik en güzel idam cezasıydı. Ölmeden öldürüyordu insanı. Bundan emindi. İnsan bir kere bir hata yapmayagörsün, devamı geliyordu. Herkes hata yapıyor; ama herkes çamurlaşmıyordu. İradesi eksikti belki adamın. Kötülük, daima kötülüğü çağırıyordu. Kazandın hissi veren o çirkin haz, kötülüğün sana armağanı olan sözde zafer ve gittikçe batan sen. Bunu daha önce neden göremedi ki? Kötülükten gelen sahte gücü bırakamadığını kendisi de biliyordu. Yalnızlığını ve sevgisizliğini unutturan bu sahte zafer ve korkuya dayalı güç ne zaman bu derece vazgeçilmez olmuştu onun için? Hayatını onun yerine yöneten kimdi? Olanlara dur diyemeyecek kadar iradesizleşmesi ne kadar zaman almıştı ki? Artık çok geç kalmıştı her şey için. Büyük değişiklikler yapacak kadar gücü yoktu, zaten buna yetecek ömrü de kalmamıştı. Ömrü olsa gücü yoktu, gücü olsa ömrü. Arada kalmış bir hayatın eksiltili yaşanmışlıklarına hasreti günden güne kabarıyordu. Öylesi bir hasretti ki bu içinde unuttuğu ne varsa gün yüzüne çıkarıyor ve acımasızca canını acıtıyordu. Oysa belki güzel olurdu. Belki mutlu olurdu. Parmakları dolaşırdı belki de uçarı bir çocuğun saçlarında. O an daha da acıdı içi. Uzun zamandır hissetmediği kadar çaresiz hissetti kendini. Güzel şeylerin hayalini bile kuramıyordu artık. Her şey için çok geçti. Böyle devam etmeye mecburdu. Başka yol bilmiyordu. Nerden, nasıl başlayacak bulamazdı. Ağzından kan sızıyordu. İçindeki onulmaz yaralara direnemiyordu artık bedeni. Kanına gözyaşı karışan ve bir köşede ağlayıp sızlayan bu adam mıydı gözlerde korku, insanlarda tiksinti yaratan? Acı acı güldü sadece. Hırıltılı nefesine karışan kan tadıyla midesi bulandı. Salyası sızdı dudağından. Öksürüğü karıştı hıçkırığına. Bağıra bağıra ağladı koluna kapanarak. Yapacak başka şey bilmiyordu. Kapkara bir hayvan pençesini andıran parmaklarından yol yol kirler akıyordu. Öyle çok ağlamıştı ki sanki arınmaya başlayacaktı. Bedenini bile temize çekemeyen gözyaşları Başını kaldırdığında karşısında mavi birer boncuk gibi ışıldayan gözleriyle bir çocuk gördü. Şaşırdı. Bu kadar yakınına sokulan bu başak sarısı oğlan da nerden çıkmış olabilirdi ki? Birkaç saniye bakıştılar. Bu tanıdık yüz onu düşündürmüştü. Çıkaramıyordu kim olduğunu. O da çocuğun yüzünü okşamak istedi. Kolunu kaldıramadığını fark etti. Korkunç bir ağrıyla uyuşan kolunu oynatamıyordu. Çok mu heyecanlanmıştı acaba? Soluğu kesilir gibi oldu. Boncuk gözlü başak sarısı oğlan ay gibi parlıyordu. Karşısında nefes alamadığı için yaralı bir hayvan gibi hırıldayan bu adamdan nasıl oluyordu da korkmuyordu. İki kısa nefes arasında konuşabildi adam. “Adın ne senin?” Ona döndü çocuk. Cevap vermedi. Şefkatle baktı gözlerine. Elinden tuttu adamın. Az önce yerinden kımıldamayan o kol çocuğun elini tuttu. Ayağa kalktı adam. Artık ağrı hissetmiyordu. El ele tutuştular. Birlikte yürümeye başladılar. Kafasının içinde sürekli konuşan adamın ağzından tek bir söz bile dökülmedi. Ya sesi çıkmıyordu artık ya da vücuduna hükmü geçmiyordu. Adam, karışan kafasını düzeltmeye nereden başlayacağını da bilmiyordu. Kafasını yerden kaldırdı. Karşısındaki ışığın içinde kız kardeşini gördü. Afalladı. Neredeyse dünyanın başlangıcında kendi elleriyle vermişti onu toprağa. Kardeşi seslendi uzaktan o billur sesiyle. “Abi, sonunda gelebildin mi?” Adam ağzını açamadan cevap verdi çocuk. “Evet. Asya’m, sonunda seninleyim.” 22.03.2019

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube