İSTİLA - 3.BÖLÜM

En son güncellendiği tarih: Nis 25


“Evet, aynen öyle! Ulan oğlum kazanamazsak, adamlar zaten hepimizi imha edecekler ya!”

Savaş her zaman böyleydi işte, kararlar kesin ve acımasız olmalıydı! Bir yandan ABD Savunma Bakanlığı’yla irtibata geçmeye çalışıyorlar, diğer yandan ne yapacakları konusunda hızlı stratejiler geliştirmeye çalışıyorlardı. Gökmen, eliyle çenesini ovuştururken odadaki görevli subaya, Kara Kuvvetleri Komutanı’ nı bağlamasını söyledi.


“Komutanım bağlantı hazır.” Gökmen, askerin telefonu getirmesini beklemeden hızlı adımlarla yerinden kalktı ve kendine doğru uzatılan telefonu aldı.

“Komutanım merhaba.”

“Merhaba komutanım, biz de sizden haber bekliyorduk…”

“Paşam durum sandığımızdan kötü, uçaklarımız çok etkili olamıyor. Malumunuz, daha fazla mühimmat yükleyebilmek için, uçakların yakıtlarını minimum seviyede tutuyoruz ve bu sebepten dolayı çok uzun uçuşlar gerçekleştiremiyoruz. Bu bağlamda, karadan yapacağımız top ve havan atışlarıyla savunmaya destek olmanız gerekiyor. Bu, çok etkili olmasa da onları bir süre oyalayacaktır.”


“Anlaşıldı. Ama diyelim ki, toplarla ya da füzelerle ya da ne bileyim karadan yaptığımız hiçbir atış fayda etmedi ve saldırıyı durduramadık. Siz ne yapmayı planlıyorsunuz?”

“Orası biraz muallak paşam, bütün ihtimalleri gözden geçirip, farklı stratejiler geliştiriyoruz. Ama şu an büyük bir belirsizlik söz konusu. İlk olarak ABD Savunma Bakanlığı’ ndan gelecek haberlere göre hareket edeceğiz. Siz kontrollü, ancak şiddetli bir şekilde atışlara başlayın. Daha sonra tekrar irtibata geçeriz.”

“Anlaşıldı paşam! Gazanız mübarek olsun.”


Gökmen telefonu kapattıktan sonra, telefonu subaya uzattı. Asker kaldığı yerden Amerika’ yla irtibat sağlama çalışmalarına devam etti… Çok kısa süre sonra elini heyecanla havaya kaldırarak bağlantının sağlandığını söyledi ve telefonu beklemeye alarak hızlı adımlarla Gökmen’in yanına geldi. Karşıda ABD Savunma Bakanlığı’ ndan bir general vardı. Gökmen heyecanla yanına yaklaşan Korkut ve Oğuz’un da konuşmaları rahat bir şekilde duyabilmesi için telefonun diafonunu açtı. Kısaca selamlaştıktan sonra, telefonun ucundaki general, hem içeriden hem dışarıdan saldırıların olduğunu ve dirençlerinin git gide kırıldığını Falcon Room’un şu an için güvende olduğunu ve güvenlik protokolünün uygulanmaya başlandığını söyledi. Gökmen, protokol detaylarını sorduğunda, son olarak direnişin başarısız olması durumunda, özel olarak hazırlanmış odanın kendini imha etmeye programlandığını anlattı. Korkut panik halinde, odanın içinde başka ne olduğunu sormasını söyledi.


“General, odada yok edilecekler arasında başka neler var?”

“Efendim, odada saklanan başka hiçbir şey yok. Sadece silahın şifreleri saklanıyor. Biz hattı kaybedersek, sizin de üçüncü şifrenin olduğu bölgeyi imha etmeniz gerekecek.”

“Tamam general çok teşekkür ederim.” Dedikten sonra telefonu kapattı ve “e ne diyorsun?” der gibi Korkut’a baktı. Korkut suratını ekşitmiş ve ne olduğunu anlayamadığını belli eden bir ifadeyle, kafasını iki yana sallıyordu. Bakışmalar devam ederken telefonun çalmasıyla irkildiler. Telefonun diğer ucunda Yarbay Cevdet vardı, subay telefonu doğrudan Gökmen’e uzattı, Cevdet soluk soluğa, sanki koşarmış gibi bir ses tonuyla konuşmaya başladı.

“Komutanım! Komutanım! Acil durum! uçağım isabet aldı! Kendimi fırlattım. Şu an ormanın içindeyim, beni bulmala….” Telefon hattı aniden kesildi. Gökmen defalarca, “Cevdet! Aloooo! Duyuyor musun evladım? Aloooo” dediyse de bir yanıt alamadan telefon kapanmıştı…


Cevdet sırtındaki paraşütten kurtuldu. İyice sarıp sarmalayıp bir çalılığın altına tıkıştırdı. Kaçamayacağını bildiği için saklanmaya uğraşmadı. Uçuş tulumunu çıkarttı sırt çantasındaki beylik silahını eline aldı ve sırtını bir ağaca verip beklemeye başladı. Öylesine hızlı soluk alıyordu ki, neredeyse kendi nefes sesinden kulak zarları patlayacaktı. Sakinleşmeye çalışsa da başaramadı. Göz bebekleri büyümeye ve görüş netliğini kaybetmeye başladı. Eliyle alnından gözlerine doğru akan terleri sildi. Bir sağa bir sola baktı görünürde hiçbir şey yoktu. “Gelsenize lan O***pu çocukları!” diye fısıldadı kendi kendine. Çok geçmeden, gözlerini kör eden ışık topları belirmeye başladı karşısında, tam dört defa tekrar etti ışığın yıldırım gibi belirmesi. Gökten düşer gibi gözünün önünde beliren ışık hüzmeleri; aniden insan şekline dönüşüp ona doğru ilerlemeye başladılar. Cevdet, panikle silahını ateşlemeye çalışsa da başarılı olamadı. Karşısındaki varlıklar onu kıskıvrak yakaladılar…


HAVA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI


Cevdet Yarbay’la irtibatın aniden kesilmesinin ardından tam bir panik havası yaşanmaya başlamıştı. Gökmen sağa sola emirler yağdırıyor, sinirden deliye dönmüş şekilde ne yapacağını bilmez halde odanın içinde sağa sola koşturuyordu. Oğuz, oturduğu sandalyede öylece hareketsiz duruyor, Korkut bilgisayarından bir şeyler bulmaya çalışıyordu. Televizyonlarda, bir Türk jetinin havada vurulduğunu ve infilak ettiğini patlama sonrasında pilotun kendini fırlattığını, ancak sağlık durumu hakkında bir bilgiye ulaşılamadığını ve paraşütün ormanlık bölgeye doğru süzüldüğü bildiriliyordu…

Gerisi çorap söküğü gibi gelir olmuştu. Tüm uçaklar vurulmaya ve düşürülmeye başlamış; Gökmen neredeyse hiç uçağı kalmayan bir ordunun hava kuvvetleri komutanı olmuştu. Devletin hiçbir kurumu faaliyetlerini sürdüremiyordu. Hükümet yetkililerine ulaşılamıyor, genel kurmay başkanlığından bir türlü cevap alınamıyordu. Dış dünyayla tek iletişim araçları TV’ler ve odada bulunan uydu telefonuydu. Korkut dişlerini sıkarak homurdanmaya başladı.


“Bilerek yapıyorlar Gökmen! Bilerek yapıyorlar! TV uydularını bilerek imha etmiyorlar. Bu görüntüler insanın zihnine iyice kazınsın istiyorlar. Bu iş bittikten sonra sağ kalan bir avuç insan bunu hep hatırlasın ve nesilden nesile aktarılsın istiyorlar!” Çok geçmeden Amerika’dan 51. Bölge’deki direnişin kırılmak üzere olduğu ve Falcon Room imha protokolünün ilk aşamasının başlatıldığı bilgisi de geldi. Korkut artık iyice kontrolü kaybetmişti. Kendi kendine konuşuyor, küfürler ediyordu. Cevdet’ten haber alınamamış, Amerika’dan 51. Bölge’nin kaybedildiği haberi gelmiş; neredeyse tüm devletler yıkılmış ve Dünya’yı sadece birbiriyle haberleşebilen bir avuç subay savunmaya çalışıyordu.


Gökmen aniden ayağa kalktı.


“Burada böyle oturup beklemenin bir anlamı yok! Elimizde ne var ne yok bütün güçlerimizle taarruza geçmenin zamanı çoktan geldi. Ben yukarı çıkıyorum, siz burada bekleyin. Oğuz sen de hükumet yetkililerine ulaşmaya çalış. Kim nerede ne oldu hiçbi’ boktan haberimiz yok.” Gökmen ayağa kalkınca odadaki subay da onunla birlikte ayaklanıp birlikte odadan dışarı çıktılar. Koridorda koşarak asansöre doğru ilerlemeye başladılar. Korkut dayanamayarak, “durun ben de geliyorum!” diye bağırarak arkalarından koşmaya başladı…


Zemin kata gelip avluya çıktıklarında, gördükleri karşısında dehşete kapıldılar. Sanki kıyamet günü bugündü. Etrafta, sağa sola koşturan askerler, tepelerinde hiç durmadan uçan jetler ve UFO’lar vardı. Kazakistan’dan kalkan S-Tiger’lar bir türlü Anadolu’ya ulaşamamış ve hava kuvvetleri envanterinde neredeyse hiçbir hava aracı kalmamıştı…



© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube