© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

İNSANLIĞIN SONU

En son güncellendiği tarih: 6 Şub 2019


Alnından akan ter gözlerine kadar geliyor birer gözyaşı gibi süzülüp boynundan akıyordu. Elleriyle gözlerini sildi. Tişörtü su gibi olmuştu. Elleri titriyor. Bedeni artık dayanamayacak gibi sarsılıyordu. Ahmet bir doksan boyunda esmer bir adamdı. İncecik bir vücuda sahipti. Sağlıklı beslenemediği için günden güne zayıflıyordu. Çalışması gerekiyordu. Daha altı aylık bir bebeği vardı. Canından çok sevdiği Hümeyra’sı vardı. Onlar evde Ahmet’in getireceği ekmeği sütü beklerdi. Ne çok sevmişti Hümeyra’yı köyde onunla evlenebilmek için ne kadar çaba sarf etmişti. Hümeyra’nın babası köyün ileri gelenlerinden Adnan beydi. Köyün zengini Adnan Bey .... Köyün en acımasız adamı Adnan Bey ... Köyün zalimi.... Ne büyük bir aşktı onlarınki. Adnan beye rağmen evlenmişlerdi. Gerçi şu an ne yaşadıkları yeri biliyorlardı. Nede bir haberleri vardı. Kesin öldürürdü. Ahmet hep Hümeyra’ya “Ben ölsem neyse Ama senin bir tel saçına zarar gelsin istemiyorum" derdi. Hümeyra’da gözleri dolu dolu “ senin olmadığın bir dünyada ben neyleyim “ derdi. Tabii artık öyle düşünmüyordu Hümeyra küçük bir oğlu vardı. Ona muhtaç. Günahsız bir bebek. “ oğlum için yaşamalıyız “ derdi. Çok zordu hayat şartları, büyük mücadele vermişlerdi buraya kadar gelebilmek için ama Şu an oldukları nokta açlıkla sınanmalarıydı hayatın onlara ödülü.


Gecekonduda oturuyorlardı. Çatısı yıkık bir yerdi. Sanki yağmur biraz şiddetli yağsa başlarına yıkılacak hissi verirdi. Duvarları nemden kapkaraydı. Ahmet ne kadar boyasa da yine kısa sürede eski haline geliyordu, zaten iki aydır boyamıyordu da. Hamallıktan kazandığı para bir kaç poşet yiyeceğe anca yetiyordu. Bazen onu bile alamıyor elinde bir ekmekle gidiyordu eve. Ev başına yıkılıyordu... Kapıyı açan Hümeyra’nın ekmeğe bakışı sonra arkasını dönüp gitmesi Ahmet’i yıkıyordu. O yıkık dökük ev her seferinde başına yıkılıyordu. Kendini suçluyor... Daha iyisini yapabilirim diyordu fakat bedeni buna müsaade etmiyordu. Direnci düşmüştü. Nerde köyde bir ton işi bir arada yapan birde herkesin her işine koşan oda yetmiyor gibi saatlerce araba kullanan Ahmet. Özlemişti köydeki günlerini. Arkadaşlarıyla köy kahvesinde yaptığı sohbetleri. Çocukluğunun geçtiği o yolları. Annesinin sıcacık sesini. Babasının kendiyle gururlanmasını. Sırt sırta verip onca hayvanın ve işin üstünden gelişlerini. Gün sonunda huzurla uyuduğu yatağını özlemişti. Hümeyra ile geçirdiği her gün için şükrediyordu fakat hayat git gide daha çok zorlaşıyordu. Omuzlarındaki bu yük sanki aşağı çekiyordu Ahmet’i. Köyde hiç geçinme derdi olmamıştı. Bilmiyordu parasızlık nedir.... Bir tencere yemeğin olmaması ne demektir... Kuru bir ekmek le kârın doyurmak nedir bilmezdi. Gece aç yatmak... Açlıktan memeden sütun gelmemesi, bir bebeğin ememediği için ağlamasının ne kadar acı olduğunu bilmezdi. Ne Hümeyra ne Ahmet bugünlerin bu kadar ıssız ve acınılası bir hal alacağını hiç düşünmemişlerdi. Bazen Hümeyra’nın aklına geliyordu annesini aramak özlediği o sesi duymak. Bebeğinin olduğunu söylemek. Ve “ yardım et anne “diye bağırmak... İsyan etmek... Ağlamak... Pişmanım... demek.


İçeri girdi Ahmet küf kokusu içine işledi bir anda. Köşedeki eskiciden alıp yamalarla üst kumaşını diktikleri koltuğun üstünde uyuyordu oğlu. Yanına gidip alnına küçük bir öpücük kondurdu. Uyansın istemiyordu. Ekmeği yine aynı oda içinde olan mutfağa

benzemeyen yerdeki kendi eliyle yaptığı tezgâhın üstüne koydu. “ Hümeyra biraz peynir ve zeytin koysana yiyelim. Çay varsa birde çay demlersen. “ lafı bitmeden Hümeyra sinirli bir sesle ve aslında Ahmet’inde kalbini kırmak istemez bir halle “ çay kalmadı, peynir bir kaç tanede zeytin var otur ye “ dedi. Ahmet hak veriyordu Hümeyra ya kızgınlığına, öfkesine. Ahmet’i eskisi gibi karşılamamasına. Hümeyra “ ev sahibi geldi bugün kira istedi. Söyle Ahmet’e iki aydır idare ediyorum daha fazlası yok her şeyin bir sınırı var “ dedi. Derin bir nefes aldı Hümeyra kaldığı yerden devam etti “ sevmiyorum bu adamı, kapımıza gelmek zorunda mı? Sen ona kaç kere dedin kahvede görüşürüz kapıya gelme diye ne diye geliyor hala senin evde olmadığını bile bile “ dedi. Yüzünü yere doğu eğip söyleyemediklerini yuttu içine attı. Diyemedi “ karşılığını sen öde Hümeyra” dediğini. Ahmet sırtındaki yükün altında ezilircesine zorla doğruldu. Sanki biri boğazına bastırıyordu. “ dedim gelme kapıya geliyor işte napayım hem kötü adam değil sen bakma yoksa bizi iki aydır idare eder miydi? “ Hümeyra o kadar kızmıştı ‘ ki Ahmet’in bu saf haline, içinden “ adama birde iyi diyor ne iyisi göz koymuş bana “ diye bağırmak çığlık atmak istedi.


Süleyman Efendi elli yaşlarında hafif göbekli kır saçlı bir adamdı. Mahallede kimse sevmezdi onu. Üç kere evlenmiş hepsini aldatmış üstelik hala gözü gencecik kızlarda olan bir namus fakiriydi o mahalleli gözünde. Yine de kimse kötü olmaz, saygıda da kusur etmezlerdi hem zengin hem de mahallenin yarısı onundu. Kara işlere bulaşmış hapislere de düşmüştü. Arkası çok karanlıktı. Zamanında birçok kirli işin içinden hep o çıkmıştı. Bir zamanlar bir genelev bile işlettiği söyleniyordu hatta bacağındaki aksamanın sebebinin o yıllardan kalma bir çatışmada vurulmasından olduğu söylenirdi. O kafasına bir şeyi koyduysa yapardı. O yüzden mahalleli hep suyuna giderdi. Ahmet’le Hümeyra'yı ilk gördüğü an daha Hümeyra’ya göz koymuştu bile aslında. Ondandı idare etmesi. Kimi zaman bir iki poşet bir şeyler götürmesi. Bir kaç kere bebeği görme bahanesiyle içeri girmek istemişti ama Hümeyra sert tepki vermişti. Zaten her seferinde niyetini belli ediyordu ama Hümeyra istemiyordu. “ ah ahh bir gönlümü etse ona cennet ederim dünyayı “ diyordu her seferinde içinden. Süleyman efendiye göre Ahmet sümsük herifin tekiydi. Acizdi yıllarca köyünde rahatlığın içinde gerçek hayattan uzak yaşamış erkek olamamış bir çocuktu. Çok önemsemiyordu, umurunda değildi Ahmet’in ne düşüneceği zaten bilerek hamallık işi bulmuştu ona. Hâlbuki daha iyi bir işte de çalışmasını sağlıya bilirdi. Üstelik kafasından geçenler onu çok huzursuz ediyor, her geçen gün karşılık bulamadığı ilgisine daha da bileniyor kafasında bin bir tane plan yapıyordu. Geceleri kimi zaman oturup evinde Hümeyra’nın hayalini kuruyor. Evimin kadını olsa diye iç geçiriyordu. Kendi kendine “ oğlu da oğlum olur “diyordu. “Birde evlat sahibi olurum kötümü” diye söylenip yıllardır çocuğunun olmayışına da bir çare buluyordu kendince. Bir saplantı haline dönüşmüştü Hümeyra. İçindeki öfkeye kimi zaman sahip çıkamıyor gün içinde kim görürse görsün diyerek kapısına dayanıyordu. Yine bir gün kirayı bahane edip kapıya dayandığında Hümeyra kapıyı açmamış kapının arkasında gitmesini beklemişti. Süleyman Efendi ise tehdit edip kapıyı açmasını sağlamıştı. Kapıyı açtığı anda içeri dalıp kapıyı kapatmış Hümeyra’yı ellerinden tutup “ deli oluyorum sana kadın anlasana bir evet de sana cenneti yaşatıcam” derken Hümeyra’nın korkudan büyüyen gözleri ona zevk veriyordu. Soluk soluğa kalmış hali, nefes alıp verirken kıyafetinin altında inip kalkan göğüsleri daha da delirtiyordu Süleyman efendiyi. O an kendini zor tutuyor Hümeyra’dan olumlu bir işaret beliyordu. Hümeyra’nın ise komşular duyar kaygısıyla sesi çıkmıyor sadece olağan gücüyle “git diyorum git” diye ittire biliyordu. Süleyman Efendi biliyordu ki istese oracıkta sahip olabilirdi ona. Bütün vücudunu altına alıp hasret kaldığı o hissi iliklerine kadar hissede bilirdi fakat amacı Hümeyra’nın da istemesiydi. “elbet bir gün” diyordu.


Ahmet bir kaç tane zeytine ekmekle yedikten sonra oturduğu yerden kalkıp Hümeyra’nın yanına gitti. Onun oturmasıyla Hümeyra’nın kendini toparlayıp uzaklaşması bir oldu. “ neden kaçıyorsun benden “ dedi Ahmet kırgın bir sesle. Hümeyra'nın gözlerinden ateş çıkıyordu sanki Ahmet’e doğru hızlıca dönüp omuzunu silkti sadece içinde kopan fırtınalardan bir haberdi hâlbuki Ahmet. Süleyman efendinin yaptıklarını nasıl derdi Ahmet’e. Katil olurdu Ahmet... Hapse düşerdi... Mahalleli adını çıkarırdı... Tek kalırdı... Koca şehirde ne yapardı... Oğlu. Kimsesiz. Ailesine de gidemezdi. Babası kesin öldürürdü. En iyi çözüm “taşınmak “ diye geçirdi içinden. Evet, Ahmet’i ikna etmeliydi.


Editör: Kemal Albayrak