En son güncellendiği tarih: Nis 25


Oturduğu sandalyeden kalkıp dışarı bakabilseydi, yıllardır gide gele taşlarını bile ezberlediği sokaktaki o ağacı görebilirdi. Hani, eve girmeden önce altında oturup derin nefes çekmeyi adet edindikleri, şehrin her yanını saran çirkin ve yüksek binalara inat, yeşilin ne demek olduğunu insanlara hatırlatan o koca çınarı…


Her akşam yoğun trafiğe, egzoz dumanına, gürültüye maruz kalan ruhlarını, o ağacın altında arındırır öyle girerlerdi evlerine. Ağacı, taşı, toprağı, dağı, ormanı severlerdi. En çok da çiçekleri. Bu yüzden bütün evi çiçek bahçesine çevirmişlerdi.


Dalları iyice sarkan kuşkonmaz, her sene saksısını değiştirdikleri yaprak güzeli, yazları verandaya çıkardıkları yeşim bitkisi ve aslında sadece adını çok sevdikleri için aralarındaki sehpada duran, bir zamanlar şen kahkahalarının şahidi, şimdi ise, her yaprağı sessizlikle kaplanmış beni unutma çiçeği.


Karısının çay ister misin sorusu uzun süre asılı duran sessizlik perdesini yırttı bir anda. Kafa salladı karısına. Zaten başka bir şey de yapamazdı. Elinde çay bardaklarıyla mutfağa giden karısını seyretti. Ayağa kalkıp ona sarılmayı, kokusunu içine çekmeyi çok isterdi. Şimdi onun yanına gitmek istese, önce kapının yanında duran tekerlekli sandalyesine ulaşması gerekirdi. Bunun için de karısı sandalyeyi getirmeliydi. Sonra vücudundaki tüm gücü kollarında toplayıp, bedeninin o çalışmayan, işe yaramaz kısmını mahkûm kaldığı sandalyeye bırakmalıydı.


Elinde iki ince belli çay bardağıyla dönen karısına baktı. O bulut ne zaman yerleşmişti cam misketler gibi bakan gözlerine. O olaydan hemen sonra mı? Yoksa zaman geçtikçe, yarım bir bedenin yükü omuzlarını acıtmaya başladıkça mı? Hem yarım hem sessiz hem de hiç hak etmeyen bir adama hala tahammül edebildiğine göre, Nermin sevginin kaçıncı mertebesindeydi acaba? Yoksa merhamet miydi tüm bunların sebebi? Onun merhameti mi daha çok yakıyordu canını, sevgisi mi, bilemedi.


Birazdan karısı evden çıkıp işe gidecek, Selim, Nermin eve gelene kadar, içini kavuran sorularla, sonu gelmez ihtimal hesaplarıyla ve az sonra gelecek olan bakıcıyla baş başa kalacaktı. Nermin akşam olup da eve döndüğünde, bugün de beni bırakmadı diye düşünecekti Selim.


Kapıyı bol neşeli bir günaydınla açan Aysel, yine her zamanki gibi :


-Ooo, Selim Bey bugün yine erkencisiniz. Çayınızı da içmişsiniz, bir bardak da ben alayım da karşılıklı içelim diyerek, beni unutma çiçeğinin diğer tarafına oturdu.


-Biliyor musunuz Selim Bey? Aslında bu kadar üzgün olmamalısınız. Biraz şükredin canım. Öyle büyük bir badireden sonra, bakın hayattasınız, yaşıyorsunuz. Tamam, şimdilik tekerlekli sandalyedesiniz ama doktorlar düzelebileceğinizi söyledi. Hem zaman neye çare olmuyor ki. Aysel derin bir nefes çekti içine. Nefesini bırakırken, içindeki tüm kötü duyguları da salıverdi havaya.


-Bakın işte, böyle derin derin nefes almalı insan. Nefes almanın ne büyük nimet olduğunu düşünmeli. Hem herkesin hayatı güllük gülistanlık mı? Ah, ah! Ne dertler var şu dünyada, diyerek ayağa kalktı. Ben evi bir toplayayım, sonra da süpürür, yemek yaparım… Sesi mutfaktan geliyordu hâlâ. Bir ara kafasını uzatıp, hem bugün kitap da okurum size dedi.


İlginç kadındı Aysel. 45 yaşında, iri yapılı, güçlü kuvvetliydi. Kocasının ölümünden sonra iki çocuğuna bakmak için, evlere temizliğe gitmiş, merdiven silmiş, tuvalet yıkamış, en son Nermin Hanım’ın çalıştığı şirkete yaptığı iş başvurusunun olumsuz olduğu haberiyle tam üzülecekken, Nermin ondan kocasına bakmasını istemişti. Çok sevinmişti Aysel. Sürekli bir işe çok ihtiyacı vardı. Tanrı’ nın talihsizler çuvalından dünyaya düştüğü andan beri sıkıntılarla uğraşmıştı. Ama yaşadığı her kötü olay, onu hayata daha çok bağlamış, işi felekle inatlaşmaya götürmüş, türlü işkencelerine maruz kaldığı eşinin bir gece ansızın ölmesiyle, kendi tabiriyle şeytanın bacağını kırmıştı. Sakin ve huzurlu bir hayatı tırnaklarıyla kazıyordu gün geçtikçe kaderine. Bu yüzden de Nermin’in iş teklifini hemen kabul etmişti. Sakinlik isterken, bir karmaşanın ortasında kalacağını nereden bilebilirdi.

İşlerini bitirince Selim’in yanına geldi tekrar.


-Hadi bakalım Selim Bey, bugün de biraz çalışalım, yakındır Nermin Hanım'a müjdeyi veririz. O zaman bu asık suratın da gülümser artık.


Selim’in sağ kolunun altına girip, onu ayağa kaldırmaya çalıştı. Selim sol eliyle sandalyeden destek alıp ayağa kalktı. Bugün düne göre birkaç saniye daha fazla ayakta kaldı, Aysel’e gülümsedi.


-Ha şöyle, şimdi bir kitabı hak ettiniz, diyerek Selim’i sandalyeye bırakıp kitaplığın önüne geçti.


Ne okusam, ne okusam diyerek kitaplığı şöyle bir taradı gözleri. Kitabı seçtikten sonra, kitaplığın önündeki masayı düzeltti. Kalemleri kalemliğe koydu. Tam gidecekken, ajandaların arasından görünen bir zarf dikkatini çekti. Zarfı eline aldı.

Nermin’ e yazıyordu üstünde. Başkasına ait bir eşyayı almanın hiç de ahlaklı olmadığı düşüncesiyle, içindeki merak duygusu anlık bir çatışmaya girdi ama dünyadaki çoğunluğa uyarak merak duygusunu seçti. Mektubu açıp hemen okumak istiyordu aslında ama Selim Bey’i bekletmemek için, bunu erteledi. Mektubu katlayıp cebine koydu. Elindeki kitapla Selim'in yanına gitti.


Kitap okuması bittiğinde Selim " uykum geldi" kağıdını kaldırdı. Bu kağıtları Nermin Hanım, kazadan hemen sonra, eve ilk geldiklerinde hazırlamıştı. Selim’in bir süre – ne kadar süreceğini bilemeyiz diyordu doktorlar- konuşamayacağı anlaşılınca, iletişim kurabilmek için, “uykum geldi”, “tuvalete gitmeliyim”, “acıktım”, “dışarı çıkmak istiyorum” gibi ihtiyaçları yazmıştı. Kısa bir süreliğine kullanacaklarını düşündükleri kağıtların yazıları solmaya başlamıştı bile. Dile kolay iki sene geçmişti. Üstelik artık Selim, isteklerini kağıtlara kendi de yazabiliyordu.


Aysel, Selim' i yatırıp mutfak balkonuna çıktı. Önce cebinden sigarasını çıkardı sonra da mektubu. Zarf açıktı. İçinde kargacık burgacık bir yazıyla dolu iki sayfa vardı. Sigarasından bir nefes çekip, bakalım neymiş diyerek okumaya başladı.


Sevgili Nermin ,

Söze nereden başlayacağımı bilmiyorum ama bunu bilmeye hakkın var diye düşünüyorum….


Aysel mektubu bitirir bitirmez aceleyle zarfına koydu. Okumamış olmayı diledi, neden merak edersin, sana ne be kadın diye kendini suçladı, bitmemiş sigarasını söndürüp yenisini yaktı. Ayağa kalktı, oturdu, velhasıl öğrendiklerini ne yapacağını bilemeden, döndü durdu kendi çevresinde.


Akşam olmak üzereydi, Nermin Hanım da gelirdi birazdan. Acaba o gelmeden gitse miydi, yoksa her şeyi anlatsa mı? Mektupta yazan "seni tüm bu sıkıntılardan kurtaracağım" cümlesi yankılanıp duruyordu beyninde.


Tam o sıralarda Nermin bir arabanın içinde kara kara düşünmekteydi. Yanındaki adam Nermin’in elini avuçları arasına aldı.


-Bak hayatım. Artık kendini suçlamaktan vazgeç. Yaşanılanların ne seninle ne de benimle bir alakası var. İki yıl geçti üzerinden, tam iki yıl. Bak Selim kurtuldu, kim bilir zamanla da tamamen iyileşecektir.


Nermin’in saçlarını okşayarak devam etti.


-Biliyorsun Selim hızı sever. Bir anlık dikkatsizlik işte.


Nermin’i biraz daha kendine çekti. Artık sadece Nermin’in dudaklarına bakarak konuşuyordu.


İki eliyle Nermin’in yüzünü avuçladı. Hafifçe kulaklarının arkasını okşuyordu. İşte Nermin buna dayanamıyordu. Ayrıyken bir an bile aklına gelmeyen bu adam, ona dokundukça, tüm benliğini ele geçiriyor, parmak uçlarından garip bir elektrik yayıyordu vücuduna. Nermin, Selim’i seviyordu. Selimsiz bir hayat düşünemiyordu. Ama şu ellerden yayılan sıcaklığa da karşı koyamıyordu.


Dudakları birbirine yaklaşırken Nermin iki sene öncesini düşündü. O güne kadar iş arkadaşına hiç farklı bir gözle bakmamıştı. Birlikte çalışıyorlar, bazen birlikte yemek yiyorlar, genelde şirketten en son ve beraber çıkıyorlardı. Yine böyle geç vakitte işten çıktıklarında Kemal, seni eve bırakayım demiş, Nermin de arabayı Selim aldığı için yağmura yakalanmayı göze alamamıştı.


Yağmur yağmıyor da gök deliniyordu sanki. Otoparktan çıktıktan beş dakika sonra, bu yağmurda, trafikte bekleyeceklerine otoparka geri dönmüşler, yağmurun biraz dinmesini beklemişlerdi. Bu arada Nermin ofise geri çıkıp, Selim’e telefon etmişti. Selim de trafikteydi. Çok kısa konuşmuşlardı. Dikkat et demişti ona.


Kemal, Nermin’in arkasından ofise gelmiş, üşüdün mü diyerek ellerini tutmuş, ve nasıl olduğunu anlamadan, Kemal’in vücudundan Nermin’e doğru inanılmaz bir şehvet akışı olmuştu. Kemal iyice yaklaşmış, Nermin’in yüzünü avuçlarına almış, kulaklarının arkasını okşamış ve onu deli gibi öpmüştü. Sonraki yaşananlar Nermin için hem vicdan azabı çekerek hem de her defasında tüm zerrelerine kadar zevke büründüğünü hatırlayacağı bir anı olmuştu. Bir daha hiç sevişmemişlerdi.


Nermin bir anda kendini geri çekerek Kemal’in elleri arasından kurtuldu. Lütfen, dedi. Eve gitmem gerek. Selim bu haldeyken artık seninle olamam, bu kararı çok ama çok önce vermeliydim.


Nermin sokağın köşesini döndüğünde, evlerinin önündeki kalabalığı gördü. Eve doğru koşarken, sessizdeki telefonu titreşip duruyordu sürekli.


Kapıya geldiğinde, sağlık görevlilerinin sedyeyle taşıdığı kocasını gördü. Aysel bir yandan ağlıyor, bir yandan ah Nermin Hanım ah, size hemen haber vermeliydim, bilemedim böyle olacağını, ah Nermin hanım, ah, diye sayıklar gibi konuşuyordu.


Ambulansla hemen hastaneye gittiler. Trafikteki tüm araçların ambulansa yol vermesi, o yoğun trafikte mümkün olan en hızlı şekilde acile giriş yapmaları bile Selim’i kurtaramamıştı. Sonrası ise tam bir muammaydı Nermin için. Gelen polisler, alınan ifadeler, şehirden ayrılma sakın sözleri, yapılacak olan otopsi, kesin ölüm nedeni…


Aysel ile birlikte eve döndüklerinde gün geceyi aşmış, sokaktaki ağacın yeşili siyaha dönmüştü. Nermin’i koltuğa oturtan Aysel çantasından çıkardığı zarfı Nermin’e uzattı. Boş gözlerle zarfa bakan Nermin ,zarfı açınca Selim’in yazısını tanıdı hemen.


Aysel’e yüzyıllar gibi gelen bir sürede mektubu okuyan Nermin, başını kaldırdı.


- Vicdan azabı çekiyormuş, tüm ilaçları beni unutma çiçeğinin saksısında saklamış, kaza günü, meğer o gün o da başka bir tene karşı koyamamış.


Cümlesinin bitmesiyle birlikte havaya bıraktığı histerik kahkahaları, tüm sokağı çınlatıyordu artık.

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube