En son güncellendiği tarih: Nis 23


Erdem işinden çok sıkılmıştı ama değiştirmeye cesaret edemiyordu. Piyasa karışıktı, eşiyle de bir süredir araları iyi değildi. Kötü iş tercihi evliliklerini tamamen bitirebilirdi. Aşağı yukarı iki yıldır çöküşteydiler. Erdem çok çaba gösteriyordu yürütmek için ama nedense Aylin çok uzaktı ona. Evlilik terapisine başlamışlardı en son. Fayda göreceklerine inandığından değil, eşinin gönlü olsun diye.


Yola çıkmadan önce yine kavga etmişlerdi. Kızları Ceyda ve Ezgi baba da baba diye tutturmuştu. Aylin, kızları susturmuş ama her ay gittiği eğitimlerden şikâyet edip kafasını ütülemişti. Bu kadın hiç anlamıyordu halden. Dışarı kırk yılda bir çıkardı, içkisi-kumarı, kötü alışkanlığı yoktu. Uzun saatler çalışıyor, işten çıkar çıkmaz evine koşuyordu. Ama Aylin ne yapıyordu, incir çekirdeğini doldurmayacak meseleler yüzünden tartışma çıkarıyordu. Hiç konuşası yoktu ama merak ederlerdi, aralarındaki soğukluk da iyice artardı. Yatağa uzanıp istemeye istemeye evi aradı.


Kısa konuşmanın ardından telefonu kapatınca sıkıntıyla yataktan doğruldu. Valizdeki takım elbisesi iyice kırışmadan çıkarsa iyi olurdu. Yolda tutulmuş belini ova ova bavulun yanında diz çöktü, sonra da fermuarı açtı.


Bu onun valizi değildi. En üstte duran iç çamaşırlarına bakılırsa bir kadına aitti. Sinirle kapattı, ön tarafına yapıştırılmış I love İzmir çıkartmasını söküp yırttı. “Aylin ve gereksiz önerileri,” diye homurdandı sinirle. “Kolay bulmak için işaret koyacakmışım… Başkası da aynı şeyi düşünmüş işte!” Kendine daha çok kızıyordu, aktarma sırasında yanında taşımak istemediği için bagaja vermişti. Al işte, tembelliğin bedeli.


Hava yolu şirketini aradı hemen, alınmamış valiz var mı sormak için. Yoktu, ancak bir müşteri arayıp yanlış çantayı aldığını bildirmiş ve arayan olursa numarasının verilmesi talimatını bırakmıştı. Not ettiği numarayı tuşlamadan önce merakına yenilip tekrar valizi açtı. Sahibi de iş seyahatine çıkmış olmalıydı, sadece temizlik ve giyim malzemeleriyle doluydu çünkü. Eşyaların karıştırıldığı anlaşılmasın diye el yordamıyla bakıyordu ki, tabanda bir cep hissetti. Dikdörtgen biçiminde, yassı bir nesne vardı dipte. Boyutlarından tablet bilgisayar olduğunu tahmin etti.


Ancak yanılmıştı, havalı poşetle sarılmış bir aynaydı bu. Gümüş çerçevesi sadeydi ama aynanın üstüne simle işlemiş zarif süslemeler vardı, Erdem’e Yüzüklerin Efendisi’ndeki Elf ürünlerini hatırlatmıştı. Elinde evirip çevirdi, arkasına baktı, ışığa tutup camın kalitesini bile kontrol etti. Bir insan neden iş seyahatine çıkarken yanına ayna alırdı ki? Belki de hediyeydi, tıpkı müdürünün eğitim ekibine yolladığı İzmir hatıralıkları gibi, kim bilir.

Sonra, zayıf bir ışıltı gördü aynada. Kaynağını merak ederek tekrar baktığında, yansımasını göremedi. Ne oluyor demeye kalmadan ışık güçlendi ve ellerini gözlerine siper eden Erdem’i sardı.



***

Işık sönüp de Erdem gözlerini açtığında otel odasında yerde yatıyordu. Ama bir terslik vardı, her şey yer değiştirmişti. Bozulan dengesini sağlamak için ellerini iki yana açtı. Sol elinde olması gereken alyansı sağ elindeydi. Gözlerini odada gezdirdi, tüm yazılar ters duruyordu, aynadaki yansımalar gibi. Panikle banyoya koştu, aynadaki aksine baktı; yaramaz çocukluğundan yadigâr yara izi diğer yanağındaydı. Ellerini aynaya yasladı destek arar gibi, görüntüsü bir an için dalgalandığında aklını kaçırdığını sandı. Bu kez banyoyu doğru açıyla gördü ancak aynanın ardından.


“Bir rüya” diye mırıldandı, “Bir rüya olmalı. Kâbus. Uyanacağım ve geçecek.”

Ama ne kadar beklese de geçmedi, uyanmadı. Aynayı yumrukladı, eline geçen her şeyi fırlattı ama bir çizik bile oluşturamadı. Uyanıktı işte, canı yanıyordu, parmak eklemleri kanıyordu, göz yaşları akıyordu, çocuk gibi ağlıyordu. Dünyasına ne olmuştu, nasıl bir yanılsamaya hapsolmuştu böyle? Tabloid gazetelerin hikayeleri kadar akıl dışıydı.


“Uzaylılar beni kaçırıp bir aynanın arkasına attı!” diye bağırırken geçebileceği bir nokta keşfetti. Aynanın diğer yüzeyine ulaşacağı umuduyla atıldı, tekrar gözlerini açtığında, kendi evinde, kendi yatak odasındaydı. Yine aynanın arkasında.

Aylin ve en yakın arkadaşı yatakta oturmuş fısıltıyla konuşuyorlardı. Kulak kesilip iki kadının konuşmasını dinledi.

“Terapi işe yaramıyor mu?”

“İşe yaraması için dürüst olmak gerekir. Orada önemli sorunları söylemiyorum ki.”

“Ama Aylin,” dedi Seda, “O zaman ne anlamı kalıyor? Erdem’le aranızı düzeltmek istemiyor musun?”

“Erdem kusurlarının önüne konulmasına alışkın bir adam değil. Daha basit bazı şeyleri anlattığımda verdiği tepkileri görünce vazgeçtim çabalamaktan. Zaten artık evli kalmak istemiyorum. Kafeste gibiyim, nefes alamıyorum.”


Aylin bugüne kadar kimseye dertlerini söylememişken şimdi hiç çekinmeden eteğindeki taşları döküyordu bir bir. Erdem ise duyduklarına inanamıyordu. Aylin onu sorumlu tutuyordu evliliklerinin bozulmasından. Oysa ki adamın tek istediği ailesinin iyiliğiydi. “Bunu nasıl göremezsin!” diye bağırıyordu ama aynaya çarpan sesi geri geliyordu Erdem’e.

“Bana söylediği işi reddettiğimden beri çok aksi ve soğuk. Biliyorum, maaşı iyiydi ama paradan önemli şeyler var. Kızlarla ilgilenecek vaktim kalmayacaktı. Annemin işi yüzünden neler çektiğimi biliyorsun, Ezgi ve Ceyda’nın aynı şeyi yaşamasını istemiyorum.”

“Maddi durumunuz Erdem’in şikâyet ettiği kadar kötü mü?”


Aynanın arkasındaki Erdem bağırdı, “Kötü tabii ki! Eğer o duygusal saçmalıklara kapılmasaydın şimdiye lüks sitelerden ev almıştık!” Ancak Aylin aksi görüşteydi. “İdare ediyoruz. Evimiz ve arabamız var, iyi kötü birikim de yapıyoruz. Çocukların geleceğini kuracağız derken bugünlerini yaşayamamak ne kadar doğru?”


“Sana göre hep ben kabahatliyim zaten!” diye bağırdı Erdem. Yorgun argın işten geldiğinde sıcak yemek beklemek, hafta sonu ayaklarını uzatıp gazete okumak, işe giderken ütülü gömlek bulamadığından şikâyet etmek hataydı Aylin’e göre.


“Kişiliğimi eziyor. Sürekli benden çok kazandığını kafama kakıyor, daha çok çalışan o olduğu için evin bütün işlerini üstüme yıkıyor. Yetişemeyip yardımcı çağırdığımda da tembel olduğumu ima ediyor. Anneliğimi aşağılıyor, işimi aşağılıyor, becerimi aşağılıyor, koynuma girmeye çalıştığında reddedersem kadınlığımı aşağılıyor. Kaldırana kadar uğraşmayı ön sevişme zanneden adamla neden seks yapmak isteyim ki?”


Erdem daha fazla dayanamadı. Sinirle başka yol aradı, akıl sağlığından kalanları korumak istiyorsa o odadan kaçmalıydı, neresi olursa olsun. İlk çıkışa yöneldi, bu kez annesinin evindeydi. Bildik sıcaklığı içinde hissetti, ulaşamayacağını bilse de annesinin yanında olmak kalbini ısıttı. Annesi üzgün ve çökmüş görünüyordu, sanki bir günde yaşlanmış gibi.


Salonun aynalı konsolunun ardındaydı bu kez, çocukluğundan beri sadece misafir gelince açılan odada. Yaşlı kadın ile komşuları sehpaların üstünde duran Yasinler, başlarında mevlit örtüleri konuşuyorlardı. “Üç yıl geçti kaybolalı” dediğini duydu annesinin, “Ölseydi yerini bilirdim, mezarında ağlardım. Böylesi daha acıymış, içimin yangını hiç sönmüyor.” Kaybolan kimdi? Daha dün annesini görmüştü, ne olmuştu birkaç saatte?


Kadınları dinledikçe işin içinden hiç çıkamadı. Çaresizce yeniden çıkış aradı. Az önce vardığı evden kaçmak adına düşünmeden ilk gördüğü açıklığa yöneldi, gözlerini kapatıp ışığa kapıldı.


Bu kez ağabeyinin evindeydi, girişteki vestiyerin aynasında. İşten gelip ceketini asan adamın saçlarındaki kırların artmış olduğunu gördü, yüzündeki çizgiler de derinleşmişti. Yengesiyle konuşuyorlardı ayak üstü. “Aylin uğradı bugün,” diyordu kadın, kocasına bir zarf uzatarak. “Annen kabul etmiyor diye bana bıraktı, ‘Bir ihtiyacı varsa alın’ dedi. Çok vefalı kızmış, Erdem ortadan kaybolalı yıllar geçti, hala kendi annesi gibi bakıyor.”

Adam iç geçirdi, “Annem çok destek olmuştu zamanında. Hala onun minnetini duyuyor herhalde.”


Karısı onaylarcasına başını sallarken adam konuşmaya devam ediyordu. “İlk başlarda ona kızmıştım, kardeşimin başını yedi, onun yüzünden adam sırra kadem bastı diye. Sonraları Aylin’e hak vermeye başladım. Tamam, Erdem tek kardeşim, canım, ciğerim ama insan haber vermeden gider mi? Çocuklarına acımaz mı? Annesine bile haber vermez mi? Öldü mü, kaldı mı, ne oldu bu adama?”


Kaybolan oydu demek. Hem de yıllar önce? Ama daha bu sabah çıkmıştı evinden, gözü duvardaki takvime ilişti, altı yıl sonrasını gösteriyordu, altı yıl! Artık aynalar arasında geçiş yapmayı öğrenmişti, gerisin geri annesinin evine döndü, salona. Bu kez kadın yalnızdı, beli bükülmüş gibiydi, ağır ağır odanın tozunu alıyordu. Duvardaki takvimden yırtılan sayfaya odaklandı ve o zaman kesin olarak anladı her aynadan geçişinde yıllar kaybettiğini. Kendi aksini göremiyordu ama ellerine baktığında kırıştıklarını ve ilk ihtiyarlık lekelerinin oluştuğunu gördü; sadece gerçek dünyada değil, bulunduğu boyutta da zaman ilerliyordu.


Önünde yeni bir yol açıldığında duraksadı. Vakti daralıyordu, titrek adımlarla ilerledi. Artık geri dönmeyi başarsa da ne hayatı eskisi gibi olacaktı ne de kendisi. Nereden baksan dokuz yıl kaybetmişti şimdiye dek. En azından kızlarımı görürüm diye düşünerek evine yoğunlaştı, açıklıktan geçti. Tanımadığı bir kızla göz göze geldiğinde yanlış yere geldiğini düşünerek geri çekildi ama tekrar baktığında, tuvalet aynasına eğilmiş makyaj yapan genç kadını gözlerinden tanıdı. Büyük kızı Ceyda’ydı, yüz hatları belirginleştikçe annesine daha çok benzemişti. Odada iki yatak vardı, belli ki hala Ezgi’yle aynı odayı paylaşıyorlardı. Yatakta kitap okuyan kız Ezgi olmalıydı o zaman. O da annesinin kopyasıydı ama babasından da izler taşıdığını gururla gördü Erdem. Geçen onca yıldan sonra kızlar bir babaları olduğunu hala hatırlıyor muydu? Kitaplıkta duran resme bakılırsa evet, hatırlıyorlardı ama artık bambaşka insanlardı ikisi de. Günlük olaylardan söz ediyorlardı, zaman zaman Aylin de gelip konuşmalara katılıyordu. Erdem hayatlarında hiç var olmamıştı sanki, dimdik ayaktaydılar ve gayet mutlu görünüyorlardı. Ayna tekrar parlamaya başladığında, artık sonun gelmiş olmasını umarak gözlerini kapadı.


***

Otel odasında, valizi karıştırmak için diz çöktüğü yerde buldu kendini. Sendeleyerek ayağa kalktı; tarihi, saati, telefonundaki son aramaları kontrol etti. Olması gereken yerdeydi, olması gereken zamanda. Banyoya gidip yüzünü inceledi, aynıydı. Gündüz vakti düş mü görmüştü yoksa Bir Noel Şarkısı’ndaki gibi ikinci bir şansa mı layık görülmüştü? “Kimin umurunda?” dedi aynaya gülümseyerek, kaderini çizmek için hala vakti sonuçta. Yeniden başlamak mümkün müydü bilmiyordu ama içinde henüz dönüşü olmayan noktaya gelmediklerine dair iyi bir his vardı.


© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube