İSTİLA FİNAL

En son güncellendiği tarih: Nis 23


Gözlerini açtığında etrafında beyaz yüzlü, donuk bakışlı, göz bebekleri, insanlara nazaran daha büyük olan insana benzeyen varlıklar vardı. Önce kendini yokladı, yara almamıştı. Ve bağlı da değildi. Yerinden kalkmak istedi, ama kımıldayamadı. Garip frekans sesleri duyuyordu. İçlerinden biri yavaşça yaklaştı.


“Merhaba”

“……”

“Merhaba”

“…..”

Duyduklarına inanmadı. Tekrar kulak kabarttı ve yine aynısını duydu. “merhaba…” istemsizce bir şeyler mırıldandı.

“Merhaba, şu an Dünya yörüngesindeki transfer aracımızdasın. Uçağın düştükten sonra, seni ormanda ele geçirdik…”


“Nasıl Dünya yörüngesi? NerEdeyim lan ben? Cevdet, oturduğu yerden ayağa kalkmaya çalışıyor, çırpınıyor, ama bir türlü kımıldayamıyordu. Vücudundaki adrenalin derecesi iyiden iyiye yükselmeye başlamış ve ciğerleri patlayacak gibi soluk alıp vermeye başlamıştı. Karşısındaki uzaylı; “sakin ol…” diyerek telkinde bulunmaya çalıştıysa da bir türlü kendine hakim olamıyordu. Çok geçmeden de tekrar bayıldı. Sanki 100 yıldır uyuyor gibi uyandığında; değişen hiçbir şey yoktu. Karşısında insan görünümünde uzaylılar vardı ve onu izliyorlardı.


“Sakin ol Cevdet, Dünya’nızın içinde olduğu savaş henüz sona ermedi. Seninle birlikte yüzlerce asker şu an bu gemide bizim gözetimimiz altında. Kısa sürede savaşı sonlandırıp ait olduğumuz yıldızlara geri döneceğiz. Sen ve diğer Dünya askerleri iş birliği yaparsanız, Dünya’da kurulacak yeni insan medeniyeti kolonisinde siz de olabilirsiniz.”


“Ne iş birliği, benden ne istiyorsunuz?”


“Komutanların sana bir emir verdiler. O esnada oluşan bir teknik aksaklıktan dolayı bunu duyamadık. Senden o emirin ne olduğunu ve üçüncü şifrenin nerede saklı olduğunu bize söylemeni istiyoruz.” Bir anda aklına Gökmen Paşa’nın Göbeklitepe’yle ilgili verdiği emir geldi. Göbeklitepe bombalanacak ve yerle bir edilecekti. Her asker gibi, emri sorgulamamış sadece uygulamak üzere harekete geçmişti. Şimdi aklındaki tek soru buydu; Göbeklitepe’de ne vardı? Uzaylı, O’nun konuşmaya başlamasını beklemeden konuşmaya başladı.


“Cevdet, senin de mensubu olduğun insan medeniyeti bundan binlerce yıl önce, bir avuç insandan bu hale geldi. Atlantis olarak adlandırdığınız kayıp kıta, aslında bir ülkeydi ve insanın Dünya’ya sürgün edilmesindeki en büyük etkenlerden biriydi. Atlantisliler, Dünya’ya geldikten sonra çok hızlı bir gelişim süreci geçirdiler ve sizin bugünkü teknolojinizle hayal bile edemeyeceğiniz bir medeniyet oluşturdular. Haliyle silah teknolojisinde çok ileri gittiler. Ürettikleri en büyük silah ise bir anti madde silahıydı. Bu silahla, tüm evrene saldırılar gerçekleştirebilecek ve Galaktik Konsey’i ele geçirerek evrenin mutlak hakimi olacaklardı. Hırsları ve düşmanca hisleri, onları takip ettiğimizi görmelerine izin vermiyordu. Tıpkı bugün size olan gibi, yaptığımız müdahale sonucunda onları engelleyebildik. Ancak zaman içerisinde Atlantis, Amerika kıtasında, Amerika adlı ülke olarak tekrar doğdu. Önce tüm Dünya’yı kendi güdümü altına altı, yeraltı kaynaklarını sömürmeye başladı ve öylesine tehlikeli işler yapmaya başladı ki; hiçbiriniz bunun farkına varamadınız. Hep onun gibi güçlü olmayı ve hükümdar olmayı istediniz. İnsanlığın bu hissi hiçbir zaman değişmedi. Hırs ve kibir beraberinde saldırganlığı getirdi. Oysaki bizim yaptığımız gibi, ortak yönetim ve kaynakları ortak kullanma yoluna gidebilseydiniz, bugün her şey bambaşka olabilirdi. Gezegeninizde, henüz bilmediğiniz o kadar çok enerji kaynağı var ki; sizin bugün parayla sahip olduğunuz her şeyi aslında bedelsiz kullanabilecek durumdasınız. Tesla gibi bir dâhinin, tüm Dünya insanları için geliştirdiği tüm dünyaya ücretsiz elektrik projesini bile, para dediğiniz kağıtlara sahip olabilmek için yok ettiniz. Bugün artık yolun sonuna geldiniz Cevdet! Başta Amerika olmak üzere tüm nükleer güce sahip ülkeler, içinde yaşayan halklarıyla birlikte yok edilecekler. Geriye sadece, eğer şifrenin yerini söylersen; seninle birlikte gemiye getirdiğimiz askerler ve seçilmiş bir avuç insan kalacak. Tüm evrenin geleceği için bize yardımcı olmalısın. Antarktika’daki konsey uzmanları silahın yerini tespit ettiler. Arkadaşlarımızın 51. Bölge’de yaptığı başarılı operasyon neticesinde ‘Falcon Room’ ele geçirildi. Bir an önce silahı yüzeye çıkartıp enerji ve güç modüllerini söküp farklı boyutlarda muhafaza etmek için gezegenden ulaştırmamız lazım…” Cevdet, sakin olamasa da sakin davranmaya çalıştı. Yutkundu. Derin derin nefes aldı.


“Tüm insanlığı yok edip, sadece bir avuç medeniyetsiz insanı sağ bırakacağınızı söylüyorsunuz. Neden insanlığın, ailemin, sevdiklerimin, hatıralarımın, ülkemin, doğanın; yani yaşama dair ne varsa, neden yok olmasına sebep olayım ki?”


“Bize bu bilgiyi vermeyerek de buna sebep olacaksın zaten! 10 yıla kalmaz gezegeninizde dinler savaşı adı altında çok büyük çatışmalar başlayacak ve bu çatışmalar zamanla yerini devletler arası sıcak temaslara dönüşecek. Ardından bu çatışmalar büyük nükleer güçlerin işin içine girmesiyle tam anlamıyla nükleer savaşa dönüşecek. Tüm eko sistem ve canlı formları değişecek. Evrimsel takvim normalden binlerce kat daha büyük hızla ilerleyecek.”


“Madem gezegene Amerikalılar zarar veriyor, neden sadece onları durdurmuyorsunuz?”

“Onlar olmasa başkası olacak! Konseyimiz tüm insanlığı yok etmek istemiyor. Bu yüzden belirlediğimiz insan grupları Dünya’da yaşamaya ve medeniyet kurmaya devam edecek. Ancak bu sefer konsey üyeleri daha yakından takipte olacak…” Kötü bir kabusun tam ortasında gibiydi. Bir türlü uyanamıyordu. Ne kadar zamandır buradaydı hiç farkında değildi. Evi geldi gözlerinin önüne; hayatının kısa ve hızlı bir özetini izliyordu göz bebeklerinin önünde. Silkelendi kendi gelmeye çalıştı.


“Bakın bu durumdan çok sıkılmaya başladım. Madem o kadar yüksek teknolojileriniz var. Madem tüm evrene siz hükmediyorsunuz. Neden benim zihnimi okumayı denemiyorsunuz? Tüm bilgiler beynimde kayıtlı değil mi nasılsa? Ve artık kımıldamak, hareket etmek istiyorum. Böyle hareketsiz durarak kendimi iyi hissetmiyorum.” Cevdet gemide olduğu sürede, farkında olmadan etrafı incelemiş neler olduğuna, nasıl bir yerde olduğuna dikkat etmişti. Bulunduğu odada hiç pencere yoktu. Bugüne kadar kullandığı uçakların panelleri ya da kokpitine benzer hiçbir şeye rastlamadı gözleri. Arkasından bir kapı açılma sesi geldi ve kapının açılmasıyla ayaklarının ucuna bir ışık hüzmesinin uzandığını gördü. Hareket kısıtlaması azalmaya başladığında, arkasını dönmeye çalıştı. Kısa kısa bakışların ardından; ayak uçlarına doğru süzülen ışıkların, koridor boyunca uzandığını ve koridorun sonundaki gözetleme penceresinden yansıdığını fark etti. Eğer uzayda olsaydı, güneş ışığının olamayacağını hatırladı. Dünya’daydı. Onu kaçıranlar sorgulamak için pencereleri panellerle kapalı ve Dünya’da olan bir UFO’da mı tutuyorlardı? İyice emin olmak için vakit kazanması gerektiğini biliyordu. Bunun için yapılacak tek şeyin sözü uzatmak olduğunun da farkındaydı.


“Kendimi bildim bileli askerim ve uzun yıllardır savaş pilotuyum. Bu yaşa kadar her duyduğumda g*tümle güldüğüm uzaylılar tarafından kaçırılıp bir UFO’da sorgulanıyorum. Ve siz hala benden mantıklı cevaplar vermemi ve olan biteni akışına bırakmamı istiyorsunuz öyle mi?”

“Kesinlikle!”

“Anlattıklarınızın hiçbirinin gerçek olduğuna inanmıyorum!” Kafasındaki sorular tek tek cevap bulmaya başlamıştı. Silahın yerini bulsalar bile, son şifre olmadan hiçbir işe yaramayacaktı. Ne yapıp edip gemiden çıkmalıyım diye düşünmeye başladı. Bütün düğüm Göbeklitepe’ deydi…


…..

Gökmen elinde dürbünü kontrol odasında; gökyüzündeki çetin çatışmaları seyrederken, Korkut’un revire kaldırıldığını haber verdiler. Kalbi bu kadar strese dayanamamış ve olduğu yerde yığılıp kalmıştı…


“Komutanım, Korkut Bey’in sağlık durumu iyi. Bir nevi panik atak geçirmiş. Doktorlar gerekli müdahaleleri yaptılar. Ancak tansiyonu yüksek seyrettiği için sığınak bölgesindeki yoğun bakım odasına tahliyesine karar verdiler.”


“Anlaşıldı çocuğum. Cevdet’ten ve filosundan bir haber var mı?”

“Filoda zayiat yok. Bi’ tek Cevdet Yarbay’ın uçağı düşürüldü. Son görüntülemelerde kendisini fırlattığı tespit edildi. Görüntülerden anlaşıldığı kadarıyla; hayatta olduğunu söyleyebilirim.”


“Şimdi beni iyi dinle! Erzincan bölgesindeki yer altı hangarlarında tam 10 tane F23 uçağımız daha var. İvedilikle bunlardan beşini tam donanımlı hareket ettirin. Hedefiniz Göbeklitepe! Bölgede o yerleşim yerine ait 1 cm. den büyük taş kalmayacak. Tekrar ediyorum 1 cm. den büyük taş kalmayacak!!! Anlaşıldı mı!”


“Emredersiniz komutanım!” diyerek kararlı, tok ve kendin emin bir ses tonuyla; selam vererek koşar adımlarla ayrıldı. Cevdet’ten haber alınamadığına göre, planı uygulamaktan başka çare kalmamıştı. İnsanlık tarihinin en büyük sırlarını taşıyan Göbeklitepe; birkaç dakika içerisinde sadece fotoğraflarda olacaktı…



….

Cevdet, zihninin sınırlarını zorlayarak kaçmanın bir yolunu arıyordu. Tam o sırada gemide hareketlenmeler ve koşuşturmalar olmaya başladı. Karşısındaki insan görünümlü uzaylılar koşarak odadan çıkmaya başladılar. Koşar adım oradan uzaklaşırken, artık insan formunda değillerdi. Birden ani bir patlama sesi ve büyük sarsıntı hissedildi. Sarsıntının etkisiyle oturduğu koltuktan yere düşen Cevdet’in gözleri fal taşı gibi açıldı.


“Aha geldiler. Ulan tam Türk Polisi’siniz yemin ediyorum. Bi’ şeyi de zamanında yapın a*ına k*yim!” diye söylenerek düştüğü yerden kalktı. İçinde bulunduğu gemi isabet almıştı. Tüm kontrol panelleri hata vermeye başlamıştı. Hızla kontrol panelindeki düğmelere baktıysa da üzerinde yazanlardan hiçbir şey anlayamıyordu.


“Hay ben sizin yazacağınız yazı diline, sizi buraya gönderen konseyinize de Atlantis’inizi de!… Bu ne la böyle!” O an yapılacak en iyi şeyin panelleri imha etmek olduğuna karar verdi. Az önce oturduğu sandalyeyi yerinden aldı ve etrafta ne var ne yok tek tek kırmaya başladı. Pencerelerin kapakları açıldı ve dışarısı gözükmeye başladı. Dünya’daydı. Hatta Türkiye’deydi, ilk bakışta neresi olduğu anlaşılmasa da Türkiye’deydi. Gemi, yerden yaklaşık 10 m. yukarıda dört ayağın üzerinde duruyordu. Etrafı incelemeye devam ederken, uzaylıların geri geldiğini duydu ve ne yapacağını bilmez halde bayılmış gibi yere uzandı. Karşısında yeşil, ince; koca kafalı yaratıklar vardı. Üç kişiydiler. Aralarından komutan olduğu anlaşılan,


“Sen benimle gel. Sen de odada kal ve hasarı gidermeye çalış!” diyerek odadan ayrıldı. Diğer ikisinin gittiğinden emin olan Cevdet, sessizce yerinden kalktı. Bir iki adım atarak uzaylının arkasına yaklaştı.


“A*ına kodumun kurbağa suratlısı!” deyip atik bir hareketle uzaylının üzerine hamle yaptı kısa süren boğuşmanın ardından uzaylının elbisesindeki küçük silahı almayı başardı ve silahı ona doğrultarak silahın üzerindeki kırmızı tuşa bastı. Karşısındaki yaratığın bir anda ayakları yerden kesildi ve şiddetli bir şekilde karşıdaki duvara çarptı ve çarptığı yerden dumanlar yükselmeye başladı. Panik halinde kapıyı kontrol etti. Koridora doğru hızla ve kendinden emin adımlarla koşmaya başladı. Geminin içi neredeyse boşalmıştı. Merdivenlerin olduğu kapağı buldu. Kapak açıktı, arkasına bile bakmadan yere indi. Şaşkındı. Arkasına döndü ve yukarıya doğru şaşkın gözlerle baktı. Düşünmenin, durmanın zamanı değildi. Koşmaya başladı ve ormanın içinde kayboldu…


Ormanın içinde saklanarak ilerlemeye başladı. Kısa bir süre sonra tank paletlerine benzeyen sesler duymaya başladı. Sesler yaklaştıkça ışıkları da görünüyordu. Artık iyice emin oldu gelenlerin tank olduğuna, yola doğru yürümeye devam etti. Gelen bir askeri konvoydu. Yolun ortasına geçerek ellerini kaldırdı ve konvoyu durdu. En öndeki tanktan kımıldamaması için bir anons geldi.


“Dur! Yaklaşma! Ellerin havada arkanı dön!” Söylene söylene arkasını döndü. O’na doğru bir astsubay elinde tüfeğiyle yaklaştı ve tam 2 metre kala durdu. Cevdet sinirden iyice deliye dönmüştü.


“Evladım senin amacın ney! He! Nedir derdiniz? Üzerinde pilot üniformalı uzaylı gördün mü?”

“Af edersiniz komutanım! Tanıyamadım”

“Komutanınız nerede?”

“Tankın içinde komutanım…”


Cevdet ve astsubay tanka doğru yürümeye başladılar. Tankın içindeki teğmen, tankın kapağını açarak onları içeri aldı. Cevdet acil olarak hava kuvvetleriyle görüşmek istediğini söylediyse de nafile, uzay gemisinin manyetik alanı haberleşmeye izin vermiyordu. Bir tankın gidebileceği en yüksek hızla bölgeden ayrıldılar. Çatışmalar tüm şiddetiyle devam ediyordu. Telefonun başındaki astsubay artık telefonların çalıştığını söyledi ve hızla Hava Kuvvetleri Komutanlığı’yla iletişim kurmayı denemeye başladı. Hiçbir hiyerarşi yoktu artık. Tam anlamıyla bir var olma direnişi sergiliyordu insanoğlu ve bu direnişin en önemli cephelerinden birisiydi Türkiye. Gökmen Paşa’nın emriyle Göbeklitepe yerle bir edilmişse de tehlike henüz geçmemişti. Cevdet yaşadığı kısa esaret süresinde Yeşillerin planlarını öğrenmişti ve bir an önce karargaha ulaşması gerekiyordu.


“Komutanım bağlandı hazır.”

“Sağ ol astsubayım…” Cevdet derin bir nefes aldı. Karşısında Hava Kuvvetleri Komutanı vardı.

“Yarbay Cevdet! Emir ve görüşlerinize hazırım komutanım!” Karşı taraftan derin bir “Oh!” sesi duyuldu.

“Aslanım benim nasılsın?”

“Sağ olun komutanım, uçağım isabet alınca atlamak zorunda kaldım, ama çok şükür yara almadan yere indim.”

“E bunca saattir neredeydin evladım?”


“Bir UFO’nun içindeydim komutanım. Yakalandım ve esir alındım. Korkunçtu. Bizim çocuklar gemiyi vurunca, bir uzaylıyı etkisiz hale getirip kaçmayı başarabildim.”

“Peki neler oldu, hemen özetler misin?”


“Komutanım, durum sandığımızdan da vahim, ancak bir o kadar da iç açıcı. Her şeyden önce; bunların niyeti tüm insanlığı ve medeniyeti yerle bir etmek. Geriye sadece bir avuç insan bırakıp sıfırdan başlamamızı istiyorlar. Hatta bana da planlarımızı sordular, geçmişte neler olduğunu anlattılar. Ben hiçbirine cevap vermedim. Tam sorgu esnasında bizimkilerin ateşi neticesinde gemileri isabet aldı ve panik halinde ne yapacaklarını şaşırdılar. Komutanım, gemileri yerdeyken çok zayıf, silah sistemleri neredeyse çalışmıyor. Sadece manyetik bir kalkanları var o aktif halde. Fiziki olarak da çok güçlü değiller.”


“Amerika’dan gelen haberler kötü; ‘Anti Madde’ silahının demonte edilmesi için gerekli olan şifrelerin saklı olduğu oda ele geçirilmiş durumda. Ne yapıp edip Antarktika’daki ana gemiye saldırmamız ve bu istilayı püskürtmemiz gerekiyor. Çocuklar, senin yokluğunda Göbeklitepe’yi ortada kaldırdılar ve bizde olan şifre artık yok. Senin bir an önce üsse gelmen ve bir şekilde Rusya ve Çin’in de desteğiyle Antarktika’ya müdahale etmemiz gerekiyor…”


“Komutanım biz şu an en yakın üsse doğru yol alıyoruz. Oradan bir hava aracıyla Ankara’ya hareket etmemi ister misiniz?”

“Hayır hayır! Sen direkt olarak Erzincan 3. Ordu Komutanlığı’na ulaş. Orada şu an 5 tane F23 uçağımız kaldı. Filonu direkt olarak uçuşa hazırla, önce Çin’e oradan da yakıt ve mühimmat ikmali yaparak Antarktika’ya doğru harekete geçin. Sizi Çin’de Rus ve Çin Hava Kuvvetleri karşılayacak. Onların da katılımıyla bir an önce bölgeye intikal edin. Var gücünüzle saldırın! Gerekirse kamikaze dalışı yapın, ama insanlığı kurtarın. Biz burada var gücümüzle havadan ve karadan istilayı engellemeye çalışıyoruz…”


“Emredersiniz komutanım” diyerek telefonu kapattı ve yanındaki başçavuşa dönüp acil bir araç ayarlamasını ve onu Erzincan’a ulaştırması gerektiğini söyledi. Başçavuş yanındaki astsubaya hemen bir araç ayarlanmasını, aracın sivil ya da askeri olmasının fark etmeyeceğini söyledi…


Astsubay 10 dakika sonra beyaz bir 4X4’le yanlarına geldi. Başçavuş ve Cevdet tankın içindeki tüfeklerden ve mermilerden alarak araca binip, Erzincan’a doğru yol almaya başladılar. Yolda biraz olsun dinlenebildiyse de gözlerini her kapadığında aynı kabusu görmekten kendini alamıyordu Cevdet ve her seferinde “Ananı s*kimmmmm!” diye çığlık atarak uyanıyordu.


Nihayet birkaç saatlik yolculuğun ardından Erzincan’a vardılar. Ordu Komutanlığı’nın girişinde onları karşılayan subay, Cevdet’i direkt olarak hangara götürdü. Hangarda hazır halde onu bekleyen bir yüzbaşı ve iki üsteğmen daha vardı. Kısa bir brifingin ardından uçaklarını kalkışa hazırladılar ve rotalarını Çin’e çevirerek ülkeden çıkış yaptılar.

Çin’e vardıklarında etraf sakin gözüküyordu. Rus Hava Kuvvetlerinden, Çin’den ve Türkiye’den giden küçük filonun da katılımıyla, uçaklar son hazırlıklarını tamamlayıp teker teker hangarlardan havalanmaya başladılar.


Hedefe yaklaştıkça çatışmalar yaşanmaya ve giderek şiddetini artırmaya başladı. Cevdet ve filosu diğerlerine nazaran daha küçük yapıda olan F23’lerle, ani dalışlar, kıvrak manevralar yapıyor, ancak bir türlü manyetik kalkanı aşamıyorlardı. Deyim yerindeyse; alev olup yağıyor, ama yine de başarılı olamıyorlardı. Normal şartlarda böylesine bir bombardıman orta büyüklükte bir şehri ortadan kaldırmaya yeter de artardı. Hem yerdeki ana gemiyi hem buzulun üstündeki arama faaliyetini hem de havadaki UFO’ları aynı anda durdurmaya çalışıyorlardı.


Çabaları boşa gitmeye başlamıştı… Tüm insanlığın kaderi bu taarruza bağlıydı. Kazanmaktan başka hiçbir alternatif düşünülemezdi. Cevdet’in aldığı son emir kulaklarında çınlıyordu; “Gerekirse kamikaze dalışı yapın…” ya kazanacak ya da yok olmayı göze alacaklardı…


Bombardıman devam ederken Çinli filo komutanından, aynı anda aynı noktaya bomba bırakma önerisi geldi. Fikir herkese mantıklı geldi. Birkaç saniye içinde pozisyon aldılar ve belirledikleri noktaya kilitlendiler. 21 uçak, aynı anda aynı noktaya tonlarca bomba bırakmaya başladı. Bir, iki, üç…. derken plan tutmaya başladı. Kalkan, gözle görülür şekilde güç kaybetmeye başladı ve uçaklar tekrar dağınık düzene geçip bombardımana devam ettiler. Dikkatlice yere baktıklarında ana geminin de isabet aldığı görülebiliyordu. Çok geçmeden havadaki UFO’larda birer birer gözden kaybolmaya ve atmosfere doğru yol almaya başladı. Ana gemiden de yeni çıkışlar olmuyordu. Şans dönmeye başlamıştı. Bütün güç sisteminin ve kontrol mekanizmasının yerdeki ana gemide olduğunu anlaşılınca tüm atışları geminin gövdesine yapmaya başladılar. Bombalamanın şiddetinden Antarktika yanmaya başlamıştı neredeyse…


Yerde hiçbir yaşam belirtisi kalmadığından iyice emin olduktan sonra buzulların üzerine iniş yapmaya başladılar. Uçaklarından inen askerler koordineli bir biçimde enkaza yaklaşmaya başladılar. Yaklaştıkça, dumandan ve alevlerden göz gözü görmez bir hal alıyordu. Söndürme için bölgeye kimsenin ulaşması imkansızdı. Önce beklemeyi düşündüler, ancak yangınlar çok büyüktü. Bir süre beklediler ve operasyonun tamamlandığını haber vermeye karar verdiler. Çinli komutan uçağındaki uydu telefonundan hava kuvvetlerini arayarak operasyonun başarılı bir şekilde tamamlandığını, bölgedeki faaliyetin sonlandırıldığını bildirdi. Ardında Rus pilot ülkesine haber verdi. Ve son olarak Cevdet Ankara’yı arayarak tüm olan biteni anlattı…


Bir anda başlayan savaş, birkaç saatin içinde son bulmuştu (!)

Anti Madde Silahı saklandığı yerden çıkarılamadan Dünyalılar, üstün gelmiş ve istilayı sonlandırmışlardı (!)


Son 100 yılda Dünya’yı koca bir mezbahaya çeviren süper güç (katil) artık tamamen darmadağın olmuş, tüm gücünü yitirmiş durumdaydı. Aslında daha önce Atlantis’e yapılan kıyım farklı bir şekilde başarıya ulaşmıştı. Tehdit unsuru ortadan kaldırılmıştı. Silahın şifreleri de imha edilmişti…


UFO haberlerinin başladığı gibi, bittiği de hızla yayılmaya başladı. Operasyonda görevli askerler ülkelerine geri dönmüş ve büyük sevgi gösterileriyle karşılanmıştı. Tüm Dünya koca bir şenlik alanına dönmüş, tek yürek olmuş ve kenetlenmişti.


Bin yıllar boyunca birbirini öldüren insanlık, çizdiği sınırların aslında olmadığını; onların birer şizofrenik yanılsama olduğunu anladığında karşı koyamayacağı hiçbir şey yoktu. Aslında tüm kurtuluşun tek bir yolu vardı; ‘KENETLENMEK ve BİRLİK olmak’ .



© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube