Rüzgârda havalanan perdenin yüzüne değmesiyle gözlerini açtı. Halının yumuşak uzun tüylerine inat dirseklerini sertçe yere koyup doğruldu. Uzun süre yere yatmaktan beli tutulmuştu sanki ama ne zaman yere uzanmıştı ki? Ve neden? Boynunu sağa sola çevirip çıt sesini duymaya çalıştı. İlk kez boynu çıtlamamıştı hayret. Elindeki boş küçük şişeyi komodinin üzerine koyup şişenin sallanmasına aldırış etmeden çalışma odasına doğru yürüdü.


Bir zamanlar ona mutluluk veren bu oda bir yılda nasıl da bir cehenneme dönmüştü. Tavana kadar özenle dizilmiş kitaplara yaklaşıp iç çekti. İlk yazdığı kitabı aldı eline. Kitabı göğsüne bastırmakla pencereden fırlatıp atmak arasında gitti geldi. Yazdığı diğer kitapları da alıp yere bir çember şeklinde dizdi. Çemberin ortasına oturup bir ayini yönetiyormuş gibi bekledi. Kitapların canlanıp dile gelmesine ihtiyacı vardı. Kendi cümleleri konuşmalıydı. Kelimeleri bu kadar erken susamazdı…


Çemberin dışına uzanıp en son yazmaya çalıştığı hikâyenin kâğıtlarını topladı. Çemberin içinde yüksek sesle okumaya başladı.


“Benden esirgediğin tüm zamanları avuçlarına bırakıyorum usulca. Şimdi sen, tüm zamanların efendisi, istediğin gibi hükmet… Ezel de senin ebed de… İster kapat avucunu sıkı sıkı tut, ister bırak uçup gitsinler. Benim zamanla bir işim kalmadı. Kendimi bilerek attığım bu sonsuz boşlukta ne senin ne de sensizliğin bir önemi var artık.


Oysa nasıl bir dünya getirmiştim eteklerimde. Tüm baharların yeşillerini toplamıştım elimdeki çiçeğe, tüm âşıkların ateşini dudaklarımda topladığım gibi…


Kapında beklediğim o kısacık anlarda hiç açmasa derdim. O, kapıyı hiç açmasa ve ben bir ömür onun kapısına kul, ona bu kadar yakınken ulaşamamanın hazzıyla salt aşka dönüşsem. Kapıyı açtığında elini uzatmasa. Ruhumun ateşi bedenimi kavurup yok etmiş olsa da, bir yangının içinden gözlerine bakarken tek adımda ruhuyla bütünleşsem.

Ama kapıyı açardın. Elini uzatıp omzuma dokunur ve geç kaldın derdin, beni hiç görmeyen siyah bir çukuru andıran gözlerinle.


Masaya yaydığın tüm kâğıtlar aramızda uçsuz bucaksız bir yol gibi uzanırdı. Toplardım o yolu sayfa sayfa. Numaralarına dikkat ederek. Hani numaralar karışırsa yolun sonunda seni bulamayacakmışım gibi…


Sana yaptığım bir fincan kahveyi masana koyarken tüm karakterler yine gülümsedi bana satır aralarından. Biraz sonra baştan sona kim bilir kaç kez okuyacaktım onları. Bunun farkına varıp göz kırptılar, bir hayal ürünü olmanın verdiği rahatlıkla. El yazımla dolu kâğıtları bir yandan bilgisayara geçirirken bir yandan yüksek sesle okumaya başladım. Sen elini kaldırdığın anda bilirdim ki, yerini beğenmediğin bir kelime kulaklarını tırmalıyor. Elini indirip aniden ayağa kalktın, adım adım ezberlediğin salonda bir ileri bir geri gidince anladım, yeni cümlelerin doğumudur bu. Şimdi kelime kelime ezberlediğim o son cümleler ömrüm oldukça beynimde yankılanacak.


Hayatlarında hiç seçim yapmamış olanlar ne kadar şanslı olduklarını biliyorlar mı? Tanrı bize seçim yapma imkânı sunarak özgür irademizi ortaya koymamızı sağlamıyor. Yaptığımız her seçimde bir ömür seçmediğimiz tarafın yasını tutmakla cezalandırıyor bizi. Peki ya en yanlış yolu seçenler…


Sen işte o uzun yolu seçenlerdensin. Şimdi sonu bilinmeyen bir zaman kadar o yolda yürümeye mahkûmsun. Ecel kapını çaldığı zaman, o aşk acısından temizlenmiş sonsuz kadar uzun yolu seçtiğin için Azrail’e yalvaracaksın. Lütfen ölmeden önce bir kez kısa bir yolculuk yapmama izin ver diyeceksin. Ben o kısa yolda döne döne kendi merkezimi bulurken sen düzlükte boğulacaksın.”


Tüm bu kelimeleri yazmayı bitirdiğimde başını ellerinin arasına alıp yine bir titreme nöbetine tutuldun. Ve ben sana sarılıp, aç perdeleri demek istedim. Gün ışığı göz bebeklerine ulaşmasa bile ruhuna iyi gelecek, rüzgârın tenini okşamasına bir izin versen, tüm yeşillerin toplandığı o çiçeği kapının dışında tutmasan her şey daha kolay olacak demek istedim. Ama korkuyordum. Hem de ölesiye. Senin karanlık dünyanın beni ele geçirmesinden, içimi delip geçiyormuş gibi bakan gözlerinden, bakışlarının uzaklara doğru yol alıp duracak bir yer bulmasından, bir gün kapıyı açtığımda o derin çukurlarda başka bir hayatın ışığını görmekten ölesiye korkuyordum. Delilik bu biliyorum. Çok bencilce. Ama sen hep böyle kal ve sadece ben senin karanlığında kaybolayım istiyorum. Tek ışığın ben olayım… Hem aşk tek kişilik bir bencillik değil miydi? Üstelik ben bu bencilliği tek bedende, tek bir kalple yaşamayı göze almıştım. Taşıdığım yükün ağırlığıyla nasıl ezildiğimi hiç anlayamayacaktın. Çünkü sen hiç hayatında bir başkası için bencillik yapmamıştın. Ve hayatında hiç, aşk için seçim yapmak zorunda kalmamıştın.

O gün sen orada hiç bitmeyen bir titremeye tutulup, titremeler arasında gidebilirsin derken, gitmemeliydim. Yarın yine kapına gelmenin ümidiyle çıkarken, bunun son……”



Okumayı bitirmeden kâğıtları fırlattı havaya. “ Olmuyor işte, bir şeyler eksik, hiçbir cümlemin ağırlığı yok. Sanki biri onların ipini koparmış . Uçuşup duruyorlar, hiçbiri doğru yeri bulamıyor. Neden? Kafamın içinde bana cümleleri fısıldayan ses… Neredesin?”


Havaya savrulan kağıtlardan dökülen harfler tek tek yere düşerken merdivenlerden gelen seslere kulak kesildi. Birileri hızlıca merdivenleri çıkıp, kapıyı yumruklamaya başlamıştı. Kısa bir sürede onlarca kitap yazmış, her cümlesi bir yüreğe dokunmuş ama sonra tüm kelimeler küsmüştü ona. Beş senedir tek bir satır yazamamış bu yazar müsveddesini kim merak ederdi?


Havadaki kağıtlardan dökülen son harf de yere düşünce yumruklanan kapı kırıldı.

Kapıya doğru koşup “ Hey, ne yapıyorsunuz?” diye bağırdıysa da kimse ona bakmadı bile. Odalara hızlıca göz atan polisler yatak odasına çağırdı görevlileri.


Arkalarından odaya girip şaşkın şaşkın seyretti olanları. Yatağın üzerindeki telefonun ekranına kaydı gözleri. Annesinden gelen mesajlar tüm ekranı kaplıyordu. Telefondan gözünü ayırıp uçuşan perdeyi engellemek için pencereyi kapatan polise baktı. Polisin baktığı yerde bir çift el, kendi vücudundan bağımsız gibi iki yana açılmış duruyordu.


Sağlık görevlileri ise yatakla pencere arasında eğilmiş can havliyle bir şeyler yapıyorlardı. Zaman durdu sanki. Kapıdan yatağa doğru ağır ağır ilerledi. Eğilip görevlilerin ne yaptığına bakmaya çalıştı.


Komodinin üzerindeki devrilmiş boş ilaç şişesinden gözlerini ayırıp yerde yatan kişiyi görmeye çalıştı. Görevli, yerdeki adamın başını geriye doğru atıp üzerine eğilirken, yerde yatan kendi yüzünü gördü. Dondu kaldı.


Görevli ellerini üst üste koyup kalbini çalıştırmak için uğraşırken çevredeki görüntüler birbirine girdi. Tüm eşyalar havada uçuşuyor, camı kapalı perde havalanıyor, yerde yatan bedeniyle başındaki görevli hariç oda adeta bir girdabın etrafında dönüyordu. Girdap hızlandıkça sesler birbirine karışıyor ve uğultudan başka hiçbir şey duyamıyordu. Sonra uğultuların arasında bir sesi seçmeye başladı yavaş yavaş.


Ses sürekli aynı şeyi tekrarlıyordu:


“Hadi aslanım dayan, hadi aslanım dayan, hadi aslanım gençsin daha, hadi dayan…”


Uğultular kesilip, girdap durup, geriye sadece o ışıklı ses kalınca gözlerini açtı. Karşısında birini hayata döndürmenin gururuyla gülümseyen bir çift göz ışıldıyordu.



© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube