En son güncellendiği tarih: Nis 23


Ben Profesör Doktor Angelina Deckhard, kısaca Angie Deck. Milattan sonra 2149 yılındayız, ya da ben öyle tahmin ediyorum, çünkü kıyametten beri güneşi görmedik, günlerin, ayların hatta yılların bile hesabını karıştırmış olabiliriz. Köstebek gibi yer altında, üstelik de her saniye ecel terleri dökerek yaşamak insan aklına beklenmedik oyunlar oynuyor bazen.


Size hikayemi anlatmak istiyorum ama aslında bu benim hikâyem değil, dünyanın son günlerinin hikâyesi. Kendimle başlayayım, hayatım boyunca elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım, çizgimden hiç sapmadım. Güç, ne zaman istersem kullanmam için elimin altında duruyordu ama hiç uzanmadım, isteğim de olmadı. Toplumun kendi kendini yok etme noktasına ilerlediğini görebiliyordum, gezegenimizi yaşanmaz hale getireceğimiz belliydi. Her şeyi bırakıp kendimi işime adadım, özellikle de eşimi ve oğlumu kaybettikten sonra. Ortalama insan ömrü 2000li yılların başında yüz yaşın üstüne çıkmıştı, çalışacak çok zamanım oldu anlayacağınız.


“Evrende dünya dışında hayat varsa, o zaman herkes nerede?” sorusunun cevabı bugün hala cevap bulabilmiş değil. Benim görüşüm, belirli bir zekâ seviyesine ulaşan toplulukların çöküş sürecine girdiği teorisiyle aynı yönde. Bilim dünyasına profesyonel olarak girdiğim günden beri böyle düşünüyorum ve fikirlerim virüsün yapım aşamasında kesinleşti. Hepimiz yıldız tozu olduğumuza göre diğer gezegenlerde de durum üç aşağı-beş yukarı aynıdır diye düşünüyorum.


Bilim kurgu edebiyatının ve sinema sektörünün bayıldığı kıyamet sonrası senaryolarından birinde yaşıyoruz son bir yıldır. Evet, laboratuvarda üretilen ölümcül virüs gerçekten vardı. Evet, temasla, havayla, beden sıvılarıyla, her şeyle bulaşabiliyordu ve evet, tedavisi yoktu. Evet, bulaşması ani ölüm demekti; kısa ve acısız. Hayatta kalmanın tek yolu bağışık olmaktı ve ölüm oranı tahmini %65’ti. Daha açık söylersek serbest kaldığı takdirde her üç kişiden ikisini öldürecekti. Dedikoduların aksine, olası bir 3. Dünya Savaşında kullanılmak üzere biyolojik silah olarak tasarlanmamıştı, önlenemeyen nüfus artışına son çare olarak icat edilmişti. Ne yüce bir merhamet emaresi değil mi?


Sırrı bilen az sayıdaki kişiler virüsün imhası için çok uğraştı. Ama hükümetler üç-beş idealist bilim insanından daha güçlüdür, bilgiyi basına sızdırdığımızda bile sonuç elde edemedik. Kısa sürede halkın Stephen King’in romanına ithafen M Virüsü adını taktığı ölümcül silah espri malzemesine dönüştü. Biz de çabamızın karşılığını işimizden olarak, hapse girerek, vatan haini diye damgalanarak hatta ölerek ödedik. Uzmanlık alanım Astronomi ve Uzay Bilimleri olduğu için kimse benden şüphelenmemişti. Ben de gözlerimi yeryüzünden gökyüzüne çevirmeye karar verdim. Kaçacak bir delik aramak için.


Yakalanmaktan kıl payı kurtuluşumun ardından üç, virüs faciasının ardından bir yıl sonra -tahmini olarak konuşuyorum, çünkü az önce dediğim gibi zaman kavramımız kesin değil- hayatta kalan tek arkadaşım Jim’le tartışırken aslında kendi kendimle tartışıyordum.


“Nasıl yani? Gerçekten solucan deliği açabilecek bir makinen var ve bundan kimsenin haberi yok? Öyle mi?”

“Tam üstüne bastın.”

“Angie ciddi ol, bu nasıl gizlenebilir ki?”

“Çok basit kadim dostum, bilenlerin hepsi ÖLDÜ. Kıyamet koptuğunda daha yakındaki sığınaklara gitmek yerine Gray Havens’a gelmemin sebebi buydu.”


İşin aslı şu, M virüsün tam olarak nasıl tesisten dışarı sızdığını hiç öğrenemedik. Kaza olduğuna inanıyoruz çünkü korunmaya alınacak kişilerden çok kayıp verildi; politikacılar, dini liderler, ultra zenginler... Alarma geçecek vakit olmadan insanlar ölmeye başladı, hükümet ölümleri örtbas edebilmek için nükleer reaktör sızıntısına attı suçu. Bu arada, sızıntı bilinçli olarak yapılmıştı elbette, radyasyondan harap olan bedenlere otopsi yapmakla kimsenin uğraşmayacağı düşünülmüştü. Virüsün etkisinin atom altı parçacıklarla birleşince artacağını hesaba katmayacak kadar aptaldılar. Ama bir konuda haklı çıktılar, dünya nüfusunun %99,6’sını ölüp de dokuz milyardan insandan kala kala tahmini yüz bin kişi kalınca, kimse cesetlere otopsi yapmayı düşünmedi. Farklı kıtalarda, farklı ülkelerde sağ kalanların büyük çoğunluğu ilk panik dalgasında kaçmaya çalışırken can verdi. Akıllı davranıp olaylar yatışana kadar evlerinde kalmayı tercih edenlerin bir kısmı da yağmalarda öldü. Böyle zamanlarda insanlığın üstün yönlerinin öne çıkmasını beklerdik, dayanışma, fedakârlık, hayatta kalma arzusu… Ama ortaya çıkan insanoğlunun pisliği oldu. Resmi ve gayriresmi sığınaklara giden yollarda yeni cesetler bırakıldı. O zamanlar iletişim ağımız vardı, ben de hazırlıklıydım -zaten boş eve dönmek yerine rasathanede sabahlıyordum çoğu zaman- haberi alır almaz koruyucu giysilerime bürünüp yer altındaki uzun zamandır kullanılmayan metro tünellerinden Gray Havens’a geldim. Zahmetli ve uzun bir yolculuktu ama hayatın tükendiği Dünya’mızdan çıkış imkânı sunabilecek tek yerdi.


Kod adı Tırtıl olan makinenin yapımında emeği geçenlerin bazıları ilk fırtınada can vermişti, bazıları da sonrasında. Geriye sadece ben kalmıştım. İstemediğim halde lider seçilmenin verdiği avantajı kullanarak hayatta kalmaya çalıştığımız aylarda bütün testleri yapıp Tırtıl’ın çalıştığını gördüm, en azından teoride. Eğer uzay araçlarına ulaşabilirsem, eğer yolculuğa yetecek yakıtı temin edebilirsem, eğer kalkışı sağlayacak kadar personeli eğitebilirsem, eğer göç edebileceğimiz uygun bir gezegen bulabilirsem, insan soyunu tükenmekten kurtarabilirdim. İşimiz üç nalla bir ata kalmıştı anlayacağınız.


Aslında gideceğimiz yer, yani nallardan biri, en başından belliydi. Alfa Centauri uzun yıllardır ilgi alanımızdı, Dünya’ya sadece 4,3 ışık yılı uzakta; evrenin sonsuz büyüklüğünü düşünürsek kapı komşumuz sayılır, hep gözümüz üstündeydi. Gezegenlerden en büyüğü, Phaethon, evimize çok benziyordu: Kayalık bir gezegen, oksijen içeren atmosfer, sıvı halde bolca su, güneş benzeri bir yıldız. Hatta gezegenin uyduları bile vardı, geceleri mehtabı izleme lüksümüz elimizde kalacaktı! Radyasyon oranı sorundu, zayıf bünyeli insanların kaldıramayacağı kesindi ama yerküredeki kirlenmenin yakınından geçemezdi, Phaethon’da sağ kalmayı başaranlar iki nesil sonra tamamen adapte olurdu.

Gideceğimiz gezegeni seçince geriye at’ı bulmak kalmıştı. Uzay gemisine dönüştürülmüş asteroidlerden birine ulaşmamız lazımdı, yakıt sorunu da otomatik olarak çözülecekti, çünkü bu araçlar kendi karbon çekirdeklerinin gücünü kullanarak çalışıyordu. Üstelik, dört ışık yılını kat etmeyecektik, solucan deliğinden geçecektik, kalkış ve iniş için rahat rahat yeterdi. Otomatik pilotta gideceğimiz için personel eğitimi de minimum düzeyde verilecekti. Ama önce o araca ulaşmamız lazımdı ve iletişim ağımız tamamen çöktüğü için diğer sığınaklarda yeterli büyüklükte bir taş var mı bilmiyordum.


Ayrıntılara girip sizi sıkmayacağım, taşı beklediğimizden çok daha kolay bulduk, aslında o bizi buldu bile diyebilirim. Aylardır haber alamadığımız Vorga sığınağındakiler, kaynakları tükenmeye başlayınca kazma-kürekleri alıp eski usul madenciler gibi kaza kaza Gray Havens’a ulaşmışlar. Elbette pek huzurlu bir yolculuk olmamış, göçükler, hastalıklar, açlık ve insanların hırsı yüzünden çok kişiyi yolda kaybetmişler. Ancak varmayı başaran bir avuç insandan ihtiyacım olan bilgiyi almıştım. Yeni gelenlerle beraber yaklaşık altı yüz kişiydik, aynı yolu kullanarak herkesle beraber Tırtıl’ı uzay gemisine götürebilirdim. Ancak bir ikilemde kalmıştım, konuyu Jim’e açmamın sebebi de buydu zaten. Biz gidersek kalanlara ne olacaktı? Ya Vorga’daki gibi yaşam mücadelesi verenler varsa? Omelas’ta, Merderan’da, Caladan’da? Bir kez gidince, geri dönüş yoktu. Onları öylece kaderlerine mi bırakacaktık? Beklemeye devam ettiğim takdirde bu kez sorumlu olduğum insanların sonunu getirecektim. Doğru seçenek diye bir şey var mıydı?


“Bizi doğruca cehenneme götürmeyeceğinden emin misin Angie?”

“Hangi cehennem? Ne oldu, ecel kapıya dayanınca tekrar inançlı olmaya mı karar verdin?”

Jim’in tuhaf imalarını anlama konusunda hep çuvallamışımdır. Sürekli filmlerden alıntı yapar, ama gerçek bir sinema tutkunu olduğunu iddia etmesine rağmen 1900lerden sonra çevrilen filmleri izlemeyi reddettiği için ne dediğini anlayamazsın. Yine bir filme gönderme yapıyordu, solucan deliğinden geçip kendini cehennemde bulan bir grup astronotun hikayesine. İçinde yaşadığımızdan âlâ cehennem olmadığı için, o konuda korkum yoktu.


“Gemimiz, yakıtımız ve gidecek yerimiz olduğuna göre durduğumuz kabahat. Tırtıl ve sen olmasaydın, Gray Havens için de kaçınılmaz son belliydi. Yangından mal kaçırır gibi düşün, kaç kişiyi kurtarabilirsen…”


Kaynaklarımız bizi altı ay bile idare etmezdi. Vorga’dan gelenlerden sonra insanlar birbirini öldürüyordu daha fazla yemek ve yer için. Yola hemen çıksak bile asteroide ulaşana kadar epey fire verirdik. Peki, biz Yer’den ayrılırsak, Phaethon’da yaşayanlara ne olacaktı? Gezegen, bizim keşfedip yerleşmemiz için beklemiyordu, zaten hayat vardı. Aksi düşünülemezdi, yarım yüzyıldır süren gözlemler ona işaret ediyordu. Yüksek zekâmız ve silahlarımızla gidip o gezegenin de canına mı okuyacaktık? Dünyaya yaptıklarımızın aynını el değmemiş bir yere daha mı yapacaktık? Kısa tarihimizde imza attığımız yüzlerce katliamdan sonra, insan ırkı olarak bu metaforik ikinci şansı hak ediyor muyduk? Buraya gelirken amacım insanlığı kurtarmak iken, şahit olduklarımdan sonra haritadan silinmeyi hak ettiğimi düşünüyordum. Kendime soramadığım soruyu Jim sormaktan çekinmemişti, “O zaman neden uğraştın?” Galiba, başaracağıma hiç inanmadığım için.


Vicdanımı denedim ama olmadı diyerek rahatlatmak için.

İnsanlık için son bir umut kaldığını söyledim.

Kaçabileceğimizi.

Yola çıktık ve Vorga’ya ulaştık.

Gerçeği söylemiştim ama yalan da söyledim.


Yeterli yerimiz olmadığını, mürettebat hariç sadece üç yüz kişiyi alabileceğimizi.

Ne beklediğimi ben de bilmiyorum. Belki insanlığa karşı umudumu yeşertecek bir şey. Sevdiklerinin hayatta kalabilmesi için geride kalmaya gönüllü kişiler belki. Bir işaret.

Beklediğim işaret gelmedi.


Sadece güçlü olanlar hayatta kalmıştı zaten, daha güçlü olanlar daha zayıfları ezmeye başladı, sanki yeterince cenaze kaldırmamışız gibi.

Vazgeçtim. Kurtarılmaya değmezdik.

Makineyi göktaşına yerleştirdim. Her ayrıntıyı bir daha inceledim ve Jim’e kontrolün onda olduğunu söyledim, artık tek yapması gereken bir düğmeye basmak.


Sadece çocukları alacağını söyledi. Onayladım.

Vedalaştık.


Bu kaydı hazırlamak için geminin arşivine girdim. Biter bitmez dışarı çıkacağım. Saatten emin değilim ama gün batımını kaçırmadığımı ümit ediyorum.

Ben Profesör Doktor Angelina Deckhard. Bu odada insanlığın tüm tarihi dijital olarak kayıtlı. Eğer bu bandı dinliyorsanız, Jim’in soyumuzu temsilen seçtiği kişilerden birisiniz demektir. Şansınızı iyi kullanın, aynı hataları tekrar etmeyin. Bizi utandırmayın.

Yolunuz açık olsun.



Hatırlatma

*Adı geçen yıldız sistemleri ve gezegen isimleri doğru olmakla beraber haklarında verilen bilgiler hayal ürünüdür.

*Selam gönderilen eserler: Paslanmaz Çelik Sıçan, Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? Yüzüklerin Efendisi, Serçe, Kaplan! Kaplan! Rüzgargülü, Perg Efsaneleri, Dune, Ufuk Faciası.


Editör: Burçin Kahraman

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube