© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

İŞKEMBE ÇORBASI


1970’lerin Türkiye’sinin başkentinde bir sonbahar gününde mesai bitmiş, caddeler, sokaklar insanlarla dolmaya başlamıştı. Kilometrelerce uzayan dolmuş kuyruklarında insanlar bir an önce evlerine gitme telaşında dolmuşa binebilmek için sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı. Bu günlerde pek dışarıda kalmak istemiyorlardı, sokak olayları her gün biraz daha artıyordu. Okulların açılmasıyla daha bir fazlalaşmıştı.


Dolmuşlar valiliğin önündeki büyük alandan kalkıyor. Kuyruklar jülian sütununu dolanıp, Ankara’nın eski semtlerinden İsmet Paşa’ya kadar uzanıyordu. Eskiden merkezi, iyi semtlerden sayılırmış, şimdilerde meyhaneler, tavernalar, gizli kapaklı işlerin döndüğü kahvehaneler, lokantalarla dolu bir semt oldu. Bir zamanlar ailelerin yaşadığı, sokaklarında çocukların oynadığı mahalle tamamen değişmişti. Eski Ankara evleri bir bir meyhane, taverna oluyordu. Artık sokaklarda kimliği belirsiz insana korku veren kadınlar, erkekler geziniyordu. Genç her akşam dolmuş beklerken orada ki hayatı, insanları renkli perdeler arkasından gözlemlemeğe çalışıyordu. İçinde sonsuz bir merak vardı orayla ilgili. Sürekli ayak da dolanan sarışın boyalı kadınlar, beyaz gömlekli, siyah pantolonlu, saçları biryantinli adamlar. İçeriye giriyor çıkıyorlardı, müzik sesi onlara kadar ulaşıyordu.

Kuyruk bir türlü ilerlemiyordu. Kaza olmuş, yol kapanmış, dolmuşlar gelemiyordu. Genç yorgunlukla ayaklarını değiştirdi. Beklemekten sıkılmıştı. Akşama kadar ayak da çalışıyordu. Bir an önce dolmuşa binip eve gitmek uzanmak istiyordu. Güneş batmak üzereydi güneşin kızıllığı ufukta kalmıştı karşı meyhanelerin ışıkları da yanmıştı. İçerinin sarı ışığınaa karşın kapanın etrafında renkli küçük ampuller aydınlatıyordu. Ara sıra kadın kahkahası müzikle birlikte kulaklarına kadar geliyordu.


“Dolmuş gelse de binsek. Bu gün kimseye yer vermeyeceğim ne kadın ne yaşlı. Belim koptu. Keşke Sakarya Caddesi’ne gitseydim. Bir birahaneye girip ayaküstü bir bira içseydim. Yanında taze kızarmış çıtır çıtır patatesler. Kafayı bulanlara kadeh kaldırsaydım şerefe, abiciğim sağlığınıza diyerek dost olsaydım oradakilerle birkaç saatliğine. Politikadan, hayat pahalılığından kadınlardan konuşsaydım. Yarım yamalak konudan konuya atlayarak memleketi kurtarsaydık lafla. Kafasından gecen düşüncelere güldü. Onunki salt durumuyla alakalıydı. O kadar yorgundu ki bir an önce eve gitmek istiyordu.

“Yürüsene be sıra sen de” diyen sesle düşüncelerinden sıyrıldı. Kendini dolmuşa attı. Arkadan ikinci sıranın çam kenarı boştu. Hemen geçti oturdu başkasına kaptırmadan. “Biraz sıkışın hadi birkaç yolcu daha alalım.” diyen şoförün komutuyla on dokuz kişi bindi arabaya, üst üste. Kendini et balık kurumunun kamyonunda sandı şu halleriyle; oradan farkları yoktu. Üst üste atılmış koyun, kuzu dana butları gibiydiler. Solukları tenleri, terleri birbirine karışıyordu. Onları ölü hayvanlardan ayıran yüzü kızaran genç kız, kıza tacizde bulunan adamın kayıtsızlığı, kotlu delikanlının olay karşısında sıkılan yumruğu, gerilen yüzüydü.


Başını cama dayadı. Dışarıyı seyretmeye başladı. Yol üzerindeki dükkânları, dükkândakilerini tanıyordu. Müşterisi hiç eksik olmayan aynalı berberi. Aynasız berber olurmuş gibi… Tezgâhında hiç taze canlı yeşillik görmediği yaşlı manavı, bakkalından çok dışarıda oturan kel bakkalı, ayakkabı tamircisi, terzi Arif’i hiç konuşmadan tanıyordu. Metruk binalardan giren çıkanlara aşınaydı. Hele Anafartalar karakolunun yanında binanın önünde küçük bir tabureye oturan orta yaşları geçmiş şişman kadına hayrandı. Her akşam onu görebilmek için bütün dikkatini verir içinden dolmuşun yavaş geçmesini dilerdi. Dolmuşa bindiğinde hemen bir merak uyanırdı içinden acaba bu gün hangi renk

elbise giymiş diye. Aylar önce fuşe rengi elbisesi oldukça acık yaka dekoltesine dökülen boyalı siyah saçları aynı renk bantla toplanmış. Kırmızı ruju ile göze çarpıyordu. Her akşam onu orada canlı, parlak renkli elbiselerle fütursuzca oturuşu, sigarasının dumanını efkârlı efkârlı savuruşu dikkatini çekiyordu. Kimdi bu kadın? Hiçbir kadının giymeyeceği kadar renkli parlak giyinen. Etrafa bakıp sigarasını dumanını savururken yüzündeki acı, umursamazlık ifadesi ile her akşamüzeri gördüğü kadını sonsuz merakla bir iki saniye dolmuşun içinden görmek onu rahatlatıyordu.


Minibüsün içindeki hava gittikçe ağırlaşıyor, sarsıntıdan insanlar birbirlerine daha çok yaklaşıyorlardı. Ter, ayak kokusuna ağır bir işkembe kokusu karışıyordu. Önlerden biri şoförden camı açması istedi. Temiz hava kalabalıktan onlara gelemedi.


“Yok gardaşım yok eski işkembeciler tarihe karıştı. Nerde bol sarımsaklı, sirkeli çorbalar. Eskiden sabah çorbasını çarşıda içerdim. Ne çorba yaparlardı. Ama sıcak sıcak iki tas işkembe çorbası içti mi kendime gelirdim. Dükkânımda üzerine köpüklü bir kahve oh. Gel keyfim gel. Şimdi içine pişerken sarımsak koymuyorlar. Masalara küçücük şişelerle koyuyorlar ki herkes kendi dökecekmiş sarımsağını sirkesini. Sevmeyenler varmış. O zaman ne diye işkembe çorbası içiyor demi gardaşım! Midesi kaldırmıyorsa gitsin mercimek çorbası içsin. İşkembe çorbası dediğin bol sarımsaklı, sirkeli olur. Sakadatçıdan işkembe aldım, hanıma temizletip güzel bir çorba yaptıracağım bol deneli sarımsaklı, sirkeli. Bizim Köroğlu da güzel yapar işkembeyi..”


Arkadaki koltukta işkembe çorbasını ballandıra ballandıra anlatan adama dönüp baktı. Adam altmışında vardı. İri yapılı, göbekli, boğazına keyfine düşkün olduğu her halinden belli oluyordu. Yanında oturan sıska adam anlattıklarını midesi bulanarak dinliyor, minibüsün içindeki ağır kokuyu, işkembe çorbası ile karşılaştırıyor, içindeki bulantı gittikçe artıyordu. Keyfine düşkün adam anlattıkça anlatıyordu. Sıska adam dayanamadığından, ineceğinden mi “Uygun bir yerde inecek var” diye bağırdı. Onunla birlikte üç kişi daha indi. Sıkıştırılan kızın yüzünde rahatlama oldu. Oturacak yer açılmıştı. Şu it adam da orasına burasına dokunamayacaktı. Araba durmuşken o da indi. Sıska adam gibi onunda midesi bulanmıştı.


Derin derin nefes aldı. Fakat ciğerlerine temiz hava dolmadı. Hava kirliliği şimdiden başlamıştı. Kışın daha da fazlalaşıyordu, nefes almakta güçlük çekilecekti. Kış geldiğinde televizyon ekranlarında boy boy endam gösteren profesörler, bilim adamları demeç üstüne demeç veririler Ankara’nın hava kirliliği konusunda. Yazın ise kimsenin sesi soluğu çıkmıyordu.


Ne gerek vardı canım Türkiye’nin güneşi bol havası temiz bir sürü kenti var. Gitsin oralarda yaşasınlar. Ankara’da yaşamaları şart değil ya! Çözüm Maria Antonetiye’nin halk açlıktan kırılıyor dediklerinde söyleyin pasta yesinler demesine döndü. Onun kendi kendine gülüşüne yanından gecen kadın yabansı yabansı baktı, delinin biri daha düşünmüştür. Deliler çoğalıyor. Nasıl delirmeyelim, on üç kişilik dolmuşa yirmi kişi alan şoförler, İşkembe çorbasını ballandıra ballandıra anlatan, keyfine düşkün adamlar bitmeyen kuyruklar delirtiyor. Sağına soluna bakındı hızlı adımlarla karşıya geçti. Büfeden sigara istedi her zamanki gibi büfeci yok dedi. Tekelden kısıtlı verdiklerinden dert yandı. Genç yorgun adımlarla yürümeğe devam etti oturdukları yer sanayi bölgesindeki gecekondulardı. Tamirhanelerin bulunduğu mahallede araba hurdaları, çöplükler… Naylonlarla yapılmış barakalarla çevriliydi. Akşam olunca daha bir izbe, korkunç gözüküyordu. Her an hurda arabaların arasından birileri çıkıyor sağcımızın solcumuzun necisin diyerek sille tokat girişiyorlar. Gözlerini bir köşede ya da ikinci şubede acıyordun. Gereksiz yere dayak yemektense. Bir an önce eve gitmeliydi.


Adımlarını sıklaştırdı köşeyi dönerken hurda arabaların arkasında boğuk bir ses duydu. Arabanın arkasına yöneldi. Gördüğü manzara karşısında dondu kaldı. Köşe elektriğinin yarı aydınlattığı yerde genç bir adam yatıyor, ağzı köpük köpük, gözleri yarı açık akları gözüküyor, hırıltıya benzer sesler çıkartıyor, vücudu elektrik akımına tutulmuş gibi gerilip açılıyordu. Başında iki genç yardım etmeye çalışıyordu. Biri ayakta duruyor diğeri üzerine eğilmiş kaldırmaya çalışıyor ne oldu diye sarsıyordu. Hareketlerinde acıma duygusu yoktu. Adam belli sara nöbeti geçiriyordu. Sarsmaması gerekiyordu. Hallerinden, kendilerinin de yardıma ihtiyaçları olan adamların bir başkasına yardım etmelerine sevindi. Fakat sevinci yarım kaldı. Adamlar yardım etme bahanesiyle hasta adamın ceplerini karıştırıyor, diğeri gözcülük yapıyordu. Adamı yan çevirdi. Arkaca ceplerine de baktı ayaktakine yok bir şey diye işaret etti. Saralı adamın gömleğinin düğmeleri çözülmüş, ceketinin kolu yırtılmıştı. Kasılmaları daha da artmıştı. Ağzından çıkan köpükler yüzünün her tarafına bulaşıyordu. Ayaktaki adam sağına, soluna bakındı eğildi ayakkabılarını çıkarmağa başladı.


Adam manzara karşısında donmuş kalmıştı. Midesindeki kabaran bulantıyı öğürerek istemsiz gürültüyle boşalttı. Adamlar ses karşısında afalladılar, araban altından bir kedi fırladı. Uzaklaştı adamlar bir birlerine bakıp. “Bu çok sarhoş ayılmıyor da leş gibi kokuyor. Daha akşamdan bu kadar içilir mi arkadaş kendine gelse de evine götürsek. Ne biçim yer burası adam ölüyor bir Allahın kulu yardım etmiyor.” Haklısın valla bizim oralarda adamın köpeği ölse üç gün yas tutar. Okullarda şakır şakır öğrencileri vuruyorlar. Sokakta yollarda böyle insanlar ölüyor hesap soran yok. Bizimkiler dedelerinin kan davasını güdüyor hala. Zavallı adam şuracıkta ölecek bizden başka yardım eden yok. Bizim de paramız yok ki atıp taksiye hastaneye götürsek

İçini boşaltmıştı. Ama karşıya baktıkça adamların riyakârlığı karşısında midesi bulanıyor, başı dönüyordu. Dayanamayacağını anladı koşar adamlarla uzaklaştı.


Bu giden de sarhoştu galiba. Ulan akşam akşam nerde ziftleniyorlar böyle amma kustu adam bizi görmedi bile. İŞKEMBESİNİ YARSAN BİR ŞEY ÇIKMAZ BUNDAN. Hadi tüyelim. Bakarsın polis bekçi gelir hiç yoktan ikinci şubeyi boylamayalım.



İlk yazılış tarihi: 1 Ekim 1978

Fatma Sarıkaya RAVLI 16 Şubat 2019/02:16


Editör: Mehmet Keklikçi