HSA DOSYALARI: KAYIP HACKER-2

En son güncellendiği tarih: May 9



Can

Bu kız neden bu kadar sakin? Hayatta fazla bir şey görmediği, yaşının küçük olmasından dolayı tecrübesiz olduğu belli ama nasıl bir cesareti varsa o parkta dikildi karşıma. Çok şey bilen gözlerini dikip gözlerime boy farkımıza aldırmadan, 'Neden beni takip ediyorsun?' diye sordu. Karşılığında sadece gülüp, silahı beline dayadım ve 'Şimdi sakince benimle yürü ‘dedim. Korkusunun, o cesaretli gözlerine yansımasını an be an gözlemleyebildim, sonrasında söylediğime itaat etti. Hiç bir zorluk çıkarmadı, sürekli kafasında planlarının döndüğü belliydi. Bıraktım kendi planları işliyormuş gibi davransın diye kendi haline, bu şekilde daha kolay yürüyeceğini düşündüm. Fark etmediğim şey kız fazla zekiydi. Şu anda arabada yanımda uyuyor numarası bile yapması bunun bir kanıtı. İnsanlar bizi fazla hafife alırlar bazı konularda. Belimizde silah taşıyoruz diye, psikolojiden anlamadığımızı, mimiklerinin, vücut dillerinin neler anlattığını bilmediğimizi zannederler. Oysaki biz baktığımız anda insanların ne demek istediklerini dahi anlarız. Bu yüzden bu işte bizi tutuyorlar. Bir de bu kızı neden kaçırdığımızı söyleseler. Patronun her zaman değişik planları olur. Bu öyle mekân basma, kız tavlama, psikopat âşık gibi basit işler değildir. Her zaman karmaşık işleri düşünür ve onları uygular. Bu kızın küçük oluşu hayal gücünün geniş oluşu patronun farklı bir iş peşinde olduğunu gösteriyor. Bu kızı diğer işlerden daha uzun süre takip ettirdi, ne yer, ne içer, ne zaman nereye gider, ne iş yapar, ailesi kimdir bilmemizi istedi. Bu yüzden Asya'ya, ailesinin taktığı bu ismi kimse bilmediği halde bizim bilmemiz dengesini şaşırtmış olmalı. Bir bilse ailesinin o sahil kasabasındaki evini bile uzun süredir takip ettiğimizi, orta yaşlı annesi ve babasının bile ne yiyip içtiklerini bildiğimizi. Kızın ailesini takip eden arkadaş tesadüfen duymuş, annesinin telefonda karşısındakine Asya dediğini. Uzun zamandır takiplerimiz sonucunda kız ve annesi o saatler haricinde görüşmüyor. Aslında ilk etapta başka biriyle görüşüyor diye düşündük, ailenin başka bir çocuğunun olmaması ve sonraki günlerde ise annesinin Asya demesi, Ayla'nında buradan anne diye telefonla konuşması şüphelerimizi doğruladı. Bu kızın asıl adı Ayla olmasına rağmen ailesi ona Asya ismini vermişti. Bunu çözdüğümüzde kızın içindeki düğümün daha kolay çözüleceğini düşünüp benden önce bu bilgiyi kimse kullanmasın diye tembihledim. Eğer kız zorluk çıkartsaydı, o ismi kullanıp onu daha kolay yönlendirecektim. Gördüğünüz gibi işin kurdu olmak, biraz zekâya biraz tecrübeye biraz da kurnazlığa dayanıyor. Bu zamana kolay gelmiyor insan. Otuz yaşındayım ve okulu sevmeyen haylaz çocuklardandım. Ailemin okul baskısına aldırmadan her gün okuldan kaçar kendi hayatımı nasıl kurtarırım, nasıl daha rahat bir hayat yaşarım diye oraya buraya bakınırdım. Fakir bir aileniz varsa, sürekli kendinizi daha iyi yaşam şartlarını sağlamak için çareler ararken bulursunuz. On beş yaşımda bir gün bizim patronu gördüm, gencecik bir adamın bu kadar lüks marka arabaya binmesine şaşırmış, garipsemiş, çocuk aklımla kıskanmıştım. Sanıyordum ki bizim patronda zengin çocuklarından. Bir kaç kez gördükten sonra, girip çıktığı yerlere arkasından sormaya başladım, biraz evvel çıkan adam kim diye. Tabi insanlar garipsemiş, bana cevap vermeyen adamlar, bizim patrona sormuşlar 'bir çocuk var, her gün sen gittikten sonra seni soruyor. Her cevap vermeyişimizde boynu bükük ayrılsa da bir sonraki gelişinde yine soruyor' diye. Bizim patron tabi yılların adamı, önce kimim neciyim diye araştırmış, okuldan kaçıp haylazlık ettiğimi öğrendiğinde, birkaç adamını gönderip 'okulu bir daha asarsam patronla görüşemeyeceğimi' kesin bir dille anlattırdı. Bu babacan tavır, hem korkmamı hem de saygı duyup okula devam etmemi sağladı. Çocuk sayılabilecek on beş yaşımdaki aklımla kendi kendime söz verdim, gencecik yaşta lüks arabaya binen, etrafında adamları olan, korkutucu ama bir yandan da babacan tavırlı bir adam olacağıma yani onun gibi olacağıma.

Tekne ile açıldığı zaman kendime sandal kiralardım, sandalla yetişebilmek için az kürek çekmedim teknenin arkasından. Bizim patron babacan adam tabi, tam gaz yol verdirmezmiş tekneye çocuk peşimizde yine diye. Uzaktan izlememe izin verirmiş. Ben bunları takiplerimden yaklaşık iki sene sonra, beni yanına aldığında öğrendim. O zaman dünyanın en mutlu adamı olmuştum. Yine bir takibim sırasında beni çağırttırdı yanına. Sanıyorum ki, görmüyor benim onu takip ettiğimi. Karşımda en yakın korumasını gördüğüm zaman yüzümün aldığı rengi görmeniz gerekirdi. Kireçten daha beyaz varsa, öyle beyazdım, tabi kireç beyazı kadar masum değildi yüzüm. Takip etmenin verdiği utançla yer yer allar vardı yüzümün aldığı renkte... O günden sonra ne patron beni bıraktı ne de ben yanından bir dakika ayrıldım.

Ressam neden kaçırılır ki?

O olaydan sonra arabama her yaklaşana temkinli davranıyorum. Sanki her arabanın yanından geçen kişi yanıma oturacak da, benden yardım isteyecekmiş gibime geliyor. Bu devirde yaptığım çok mantıklı değildi zaten. O kadar telaşlanmıştım ki, panikle ne yaptığımı düşünmeden önüme ilk gelen aracı durdurmuştum. Yanına oturduğum zaman ne kadar korkmuştu şoför mahallinde oturan adam. Sanki yalan söylüyormuşum gibi davranmış ama sonra inanmayı seçerek tam zamanında yetiştirmişti beni annem ve teyzemin yardımına. Gerçi onu biraz tanıdıysam, ben oraya gitmeden veya gittikten sonra kimseye bir şey yapamazdı. Tek derdi beni ayağına getirtip, neler yapabileceğini ne kadar kaçarsam kaçayım bana ulaşabileceğini gösterip sonrasında çekip gitmekti. O günden sonra beni oraya götüren adamı, depodan bozma atölye ve ev olarak kullandığım yerin önünden geçerken bir kaç kez görmüş ve selam vermeden yoluma devam etmiştim. Beni aramak için geçmediği belliydi zaten. Bir süre sonra evime gidip gelmek zor olduğu için araba almak mecburiyetinde kalmış, bu şekilde artık yoldan geçenleri durdurmak zorunluluğum ortadan kalkmıştı. Hayatıma arkadaş olarak olsa bile yeni birini eklemek istemiyorum. Üzerinden üç ay geçmiş olmasına rağmen hala o olayın etkisinden kurtulabilmiş değilim. Oysa kendime o kadar güvenir, kafama hiçbir şey takmadığımı düşünürüm. Hayatımızın büyük bir kısmını annem ve ben yalnız başımıza geçirmiştik. Bu şehre geldikten sonra ise annemin yanımdan ayrılması ile birlikte kendime şu anda yaşadığım atölye olarak kullandığım yeri bulup, gece gündüz biraz daha adam olması için uğraşıp üstüne bir de yarı zamanlı işlerde çalışarak maddi olanak sağladım. Yalnız bir kadın olarak inanın bu kolay olmuyor. Çünkü kimseyi tanımadığınız büyük bir şehre yerleşiyorsanız, bu şehrin sizi yutması an meselesidir. Bunu hiç aklımdan çıkarmadan yoluma ve hayatıma devam ettim. Biliyorum ki, ben çaba göstermedikten sonra benim için kimse çaba göstermez. Bu sebeple kendime her zaman güvenirim. Tam da daha hayat bana ne gösterebilir dediğim anda o olayı yaşamamın beni sarsmasını da normal karşılayarak, daha fazla kendi içime kapanmamı sağladı.

ÜÇ AY ÖNCE...

“İnsanlardaki her duygu bir renktir.” demiş Aylak Adam kitabında Yusuf Atılgan. Her renk farklı bir duygu, farklı bir heyecan... Tam da bu duygularla almıştı renk paletini eline. Karşısında tuvali, aklında binlerce fikirle fırçasını daldırdı renklerin ahenkli dünyasına. Resim çizerken kendinden geçmenin hakkını veriyor, sanki dünyadan soyutlanıp başka bir boyuta geçer gibi hareket ediyordu. Bu yüzden de ardı arkası kesilmeden çalan telefonu duymadı. Ne kadar zaman geçti bilmiyordu ama karşısında duran tuvaldeki renk cümbüşünden memnun ayrıldı tuvalinin başından. Yorgunluktan gözlerini açacak hali kalmamıştı ama karnı aynı fikirde değildi. Bu yüzden de karnını doyurmaktan önemli değildi hiçbir şey ve telefona bakmak o an aklına bile gelmedi. Zaten o özgürlük kısıtlayıcı aleti bir türlü sevememişti. Yalnızlığı sever ve yalnızken zamanın nasıl geçtiğini anlamazdı. Yemeğini yemiş, tabaklarını toplamıştı ki gözüne bir elma takıldı. Onu da yese fena olmayacaktı. Elmasını yerken eline aldı telefonunu. Ekrana bakınca annesinin aramalarını gördü. Bu kadar fazla araması hiç normal değildi. Birden yüreği sıkışmaya başladı ve kesin bir şey oldu diye düşündü. Neden bu kadar aramış olabileceğini tahmin etmeye çalışarak annesini geri aradı. Telefon bir türlü açılmıyordu. Her uzun çalıştan sonra içinde bir panik duygusu yaşamaya başladı. Telefonun diğer ucundan cevap gelmedikçe yeniden arıyordu. Merakı heyecana, heyecanı telaşa yer bırakıyordu. Annesine ulaşabilmek için arayabileceği diğer kişiyi aramak istemiyordu. Teyzesi ile en son görüşmelerinde, teyzesinin onu bencillikle suçlamasını kabul edemiyordu bir türlü. Nasıl affedebilirdi ki, annesi ile yaşadıkları sel felaketinden sonra teyzesinin yanına sığınmak istediklerinde teyzesinin onlara karşı davranışlarını? Sanki başlarına gelen, evlerini yıkan sel felaketi kendi suçlarıymış gibi davranmış, teyzesinin yanında yaşamaya muhtaç oldukları için her şeyde hakkı varmış gibi davranmasını unutamamıştı. Bir süre sonra bu davranışlara daha fazla dayanamayıp annesine artık buradan ayrılma zamanlarının geldiğini söylemişti fakat annesi onunla gitmek istememiş ve kardeşiyle kalmaya devam etmişti. Kendisini başka bir şehirde, yapayalnız hissederek çıkmıştı bu depodan bozma, hem atölye hem de ev olarak kullanabileceği yeri bulmaya. Burayı düzenlemek için o kadar çok emek harcamıştı ki, gece gündüz uyumayıp burayı adam etmeye çalışmıştı. Aklından bu düşünceler geçerken, hala açılmayan telefondaydı aklı. Telefonun açılmayışı hiç normal değil diye düşünmeye devam edip, elmasını kemiriyordu. Bir daha ki aramasına da cevap gelmezse, mecburen teyzesini arayacak olmanın yürek sıkıntısını hissetmeye başladığı sırada bir sese bu kadar sinir olabileceğinin bunca zaman aklına gelmediğine şaşırdı. Telefonun her çalışı kalp ritmini bozup sinirlerini geriyordu. Dördüncü aramasına da cevap alamadığını düşündüğü sırada tam telefonu kapatacakken, karşıdan duyduğu ses ile heyecanlandı ve telefonu kulağına geri götürdü. Karşısında annesi panik halinde “alo” demiş, sonrasında da sanki duvara bir şey fırlatılmış da, parçalara ayrılmış gibi ses gelmişti. Hemen annesine “neler oluyor? Neredesin? O kim ?” Diye sorular yağdırmaya başladı. Annesi sadece “çok çabuk gel, bizi kurtarmaya yetiş” diyebildi, telefon aniden elinden düştü ve Üzerindeki kıyafetlere aldırmadan ayağına ayakkabılarını geçirdiği gibi kapının anahtarını dahi almayı unutarak koşarak çıktı atölyeden. Annesi “bizi” dediğine göre sorun üçüncü bir kişi ile ilgili olmalıydı, ama ne annesinin ne de teyzesinin ondan başka kimseleri yoktu. Bunlar aklından geçerken önüne gelen ilk arabayı durdurdu ve şoföre annesinin söylediklerini anlattı. Arabayı kullanan genç, kızın telaşından eli ayağı tutuşarak ne yapacağını şaşırdı. Kız arabayı kullanmasını rica edene kadar genç şaşkınlıkla durmuştu. Genç gaza bastıktan yirmi dakika sonra teyzesinin evine ulaşmışlardı. Teşekkür etmeyi bile unutarak çıktı arabadan, asansörü kullanmayıp merdivenleri üçer üçer çıkmaya başladı. Yukarı çıktıkça, sesler artıyordu, bağırışlar apartmanı inletiyordu. Annesinin feryadı karşısında merdivende donakaldı. Öyle bir feryat, haykırış duymamıştı daha önce... Bir çığlık daha duyana kadar hareket edemedi, sonrasında yine koşarak çıkmaya başladı merdivenleri, kapıya geldiğinde komşuların kapıda birikmiş olduğunu ama seslerini duyuramadıklarını gördü. Kapıyı yumrukluyor, açmaları için sürekli zile basıyorlardı... Bir süre sonra çığlıklar kesildi, annesi açtı kapıyı, gözleri kızını aradı. Kızını görünce panik ile içeri çekti, biliyordu dertlerinin dermanı olacağını. Kızının eski nişanlısının, kızına ne kadar bağlı ve onun sözünden çıkmayan bir adam olduğunu.


Editör: Kemal ALBAYRAK

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube