HSA DOSYALARI- KAYIP HACKER-1

En son güncellendiği tarih: May 9


Aslında şüpheci bir insan değilim. Şu anda takip ediliyor olduğumu düşünmemin şüphecilikle alakası yok. Gerçekten takip ediliyorum ve yürüyüşümü yapmaktan vazgeçmeden yolumu değiştirip bir miktar uzatıyorum.

Yürüyüşümü tamamlayıp, oturmak biraz da işimi yapmak için çocuk parkına girdiğim zaman adamın da yan bankta oturmasına anlam veremedim doğrusu. Kafa dinlemek için gelmiştir diye düşündüm ilk etapta ama bir insan kafa dinlemek için neden kullandığım bütün yolları kullanıp çocuk parkına gelsin ki? Üstelik yan gözle bana bakması da cabası. Biliyor musunuz? Birine yan gözle baktığınızda, yahut çaktırmadan baktığınızı sandığınızda emin olun o insan bunu görüyor. Siz farkına varmadığını düşündüğünüz her an daha komik duruma düşüyorsunuz. Bu adam ise farklı! Bakışlarını fark etmemem için uğraşmıyor, her bakışını yakaladığım an tedirginliğim daha da artıyor. Yapı olarak sakin bir insan olmama rağmen telaşımı gizleyemiyorum. Not almak için defterimi çıkarırken elimin titremesine engel olmakta zorlanıyorum. Takip edilmem için hiçbir neden yok ortada. 'Neden ben?' diye sorduğumda basit bir insan olmamdan başka bir nedenim yok. Üstelik gece yatıp sabah uyanmak sadece alışkanlıktan yaptığım bir olay. Hayatı akışına bırakmış biri olarak sadece yaşamsal döngümü tamamlamak istediğim bir dönemdeyim. Yemek yemek kişisel ihtiyaçtan sayılmıyorsa eğer, kişisel ihtiyaçlarım için ekstra bir çaba sarf etmiyorum. Her gün ne giyeceğim derdi olmayan bir işte çalışmak bu yüzden vazgeçilmezim.

Diyebilirsiniz ki; takip edildiğinin farkına nasıl vardın? Evden çıktığımdan beri peşimde bir adam var. Kıyafetinin markalı olduğu, kumaşının kalitesinden belli. Özel dikim bile olabilir, moda konusunda pek fikrim olmasa da işim gereği yaptığım gözlemler bana bu sonucu çıkarmamda katkı sağlıyor. Bir insanın nereden giyindiğini bile tahmin edebiliyorum. Yolumu her değiştirdiğimde peşimden gelmeye devam ediyor ve sürekli gittiğim yönlere gelmesi şüphelerimi kuvvetlendiriyor, sadece beynimde dönüp duran soruya cevap bulamıyorum. Neden takip edildiğim hakkında hiçbir fikrim yok. İlgisini çekmiş olma ihtimalim ise fazlasıyla düşük, üzerimde dizleri çıkmış bir eşofman, üstümde çok giyildiği belli olan birkaç beden büyük bir tişört, salaş bir topuz ve spor ayakkabılarımla sırt çantam tamamlıyor bütün görüntümü.

Hayır! Sandığınız gibi depresyonda değilim, benim çocukluktan beri rutinim bu. Çocukken de kalktığımda ilk iş olarak bilgisayarı açardım, şu anda da yaptığım iş sayesinde ilk iş bilgisayarı açıyorum. Sanırım büyüdüğüm çağdan dolayı bu alışkanlığımdan vazgeçemiyorum. Evet, ben sizin kızdığınız çocuklardandım. Hani her sabah bilgisayarı açan, sosyal medyasız yaşayamayan, Youtube’ta video, film hatta oyun izleyen o çocuklardandım. Zamanla bu alışkanlığım araştırma hevesine, hayal etme dürtüsüne, son olarak da yazma ihtiyacı ve sevdasına dönüştü. Şu anda sizin telefondan oynadığınız bir çok oyunun kahramanlarını çizebiliyor, onların programlamalarını yapabiliyorum. İzlediğim videolar sayesinde hayal gücüm geliştiği için fantastik filmlerin kahramanlarını dahi yazabiliyorum. Bu yüzden hangi kıyafetle işe gideceğim, hatta işe gitmem bile önemli değil. Bir kafede oturup, kahvemi yudumlarken hayalimi kağıda, çizgiye, programlara dökebiliyorum. Bir nevi üreticilik benim yaptığım. Etrafa dikkatlice bakıp, boş gözlerle izlemediğinizde üretebilmek için çok fazla malzeme çıkıyor. Bu da etrafımı fazlaca gözlemleme alışkanlığı oluşturuyor ve bu alışkanlık bazen sizinle oturduğum zaman size farklı bir insanmışım gibi görünmemi sağlıyor bunun farkındayım ama emin olun ki siz de bana farklı gözüküyorsunuz. Bu kadar gerçek dünyanın içerisinde olmak, gerçeğin ne olduğuna bile emin olmadan yaşamak bana çok sıkıcı geliyor. Dolayısı ile ne siz benim yaşadığım hayatı, ne de ben sizin yaşadığınız hayatı anlayabiliyoruz. Sizden istediğim şey, beni anlamaya çalışmanız yerine, bana tuhaf gözlerle bakmamanız.

Yazarak, çizerek bir nevi üretim yaptığımı söylemiştim. Peki üretici olmak nedir bilir misiniz? Hepimizin hayatında bir kere bile olsa bunu düşünmesi gerektiği kanısındayım. O kadar kolay atlıyoruz ki üretici kısmını, bazı şeylerin asla bilincinde olamıyoruz. Aslında üreticiler evlerinizin, hayatlarınızın en önemli yerlerinde bulunuyorlar ve sizler üreticilerin insanların hayatlarına bir şekilde dokunduğunun bilincinde değilsiniz. Evinize giren bardaktan binlerce lira verip aldığınız arabanıza, içtiğiniz şişe sulardan yediğiniz yemeklere, giydiğiniz kıyafetlerden deterjanlarınıza, izlediğiniz filmlerden okuduğunuz kitaplara kadar üreticiler hayatınıza dokunuyor. Fabrikalarda, tekstilde, medyada çalışan herkes hayatınıza değiyor.

Oturduğum bankta huzursuzluğum daha da katlanıyor, izlenirken bir şey yazamıyorum. Parkın bu saatlerde çocuk sesleri ile dolu olması gerekirken etrafta kimsenin olmaması da bugün işimi

yapmamam, buradan bir an evvel uzaklaşmam için iyi bir neden gibi görünüyor gözüme. Benimle birlikte adamında kalkmasına şaşırmıyorum artık. Madem gölgem olmak istiyor, olsun bakalım. Bir kaç kilometre daha yürümekten zarar gelmez ikimize de. Yalnızca; eğer takip ediliyorsanız mantık sizi terk edebiliyor. Farkındalıklarınızın bir önemi kalmıyor. Vücudunuzun ürettiği hormonlar sayesinde panik, korku yaşamaya başlıyorsunuz. 'Neden?' diye sormanıza izin vermez, bu takipten nasıl kurtulacağınızın planını yapan beyniniz. Sakin kalıp, belki de takipçiniz ile yüz yüze gelmeniz gerekirken sürekli kaçmak üzerine planlar kurarsınız. Aslında bazen özellikle benim pozisyonumda, yani kimsenin işine karışmadığınız kendi hayatınızı yaşadığınız zamanlarda yüz yüze gelmek en iyisidir. Yine de siz bir çocuk parkının en sakin olduğu zamanda değil de, ortalığın en kalabalık olduğu bir yerde bunu denerseniz daha doğru yapmış olursunuz. Nereden mi biliyorum? Tecrübeyle sabit! Size bunu tavsiye ederken o hataya düşmüş olan ben, adamın silahı ile burun buruna geldim... Uzaktan bakan bir insan sadece eşine sarılmış bir adam görüyor. Oysa, beline silah dayadığı belli olmasın diye sarılır gibi yürüyen adamın yanında ki kişinin suratına baksalar anlarlar. Silahla burun buruna geldiğiniz anda içinizdeki çaresizlik, çığlık atma isteği uyandırıyor. Belki de hatam, 'sakın' diyen o tok sesi dinlemek oldu. Şu anda belimde bir silah, yanımda belime silah dayamış adam ile nereye gideceğimi bilmeden yürüyorum. İçimden dualar ederek...

'Neden' diye sormak için döndüğüm zaman, etrafta bize bakan insanların tepki vermemesi için, dönüp 'nedenini en iyi sen biliyorsun!' demesi dengemi şaşırttı. Bir an baygınlık geçireceğimi sandım, düşeceğimi anladığında belime daha da bastırdı silahını, diğer eliyle ise dengemi sağlamak için daha kuvvetli tuttu ve yüzündeki acımasız ifade sayesinde kapanmak üzere olan bilincim dengesini bularak ayıldı. Sürekli kendime 'neden' diye sormak yerine, adımlarına ayak uydurmaya çalıştığım bu adamın bayıldığımda bana neler yapabileceğini düşünerek kendimi oyalamaya, korkumu bastırmaya çalışıyordum. Parktan bir kaç yüz metre uzaklaşmış olmamız ve hala herhangi bir araca binmemiş olmamız içimi rahatlatıyordu bir nebze de olsa. Çünkü gittiğimiz bu yolun nereye gideceğini biliyordum. Bir kaç metre sonra bulunduğum semtin en kalabalık sokağına varacaktık. Yanımdaki adamın bundan haberi olmadığını düşünüp, rahatlattım kendimi. Çünkü ben silah dayadığım bir insanı semtin en kalabalık sokağına doğru sürüklemezdim. Bu işte bir sıkıntı vardı. Bir şeyleri atlıyordum düşüncelerimin arasında. Madem nedeni en iyi ben biliyordum ve bu adam evime kadar biliyordu, beni tanımış araştırmış olmalıydı. Adımlarımız yolun sonuna geldiğimizi anlatırcasına

yavaşlarken, ben beni nereden araştırmış olabileceğini düşünmeye çalışıyordum. Yolun sonuna geldiğimiz zaman, insan ve araç kalabalığının içine girdik. Buraya daha önce gelmemiş olduğunu yüzündeki anlık şaşkın ifadeden fark ettim. Bu şaşkınlığı kullanıp yavaşça uzaklaşmaya çalıştım ama beni kendine daha fazla çekti. Sanki kalabalıktan onu koruyabilecek kalkanmışım gibi beni yavaşça önüne doğru yönlendirdi. Kalabalıktan korkmuştu. Bundan yararlanmalıydım. Sakin bir yapım olduğu için şu anda yaradana minnettardım. Önünden ilerlerken kulağıma 'Sakın bir çılgınlık yapma' dedi, çıkarabileceği en sert ses tonuyla. Ben de sessizce kafamı önüme eğmekle yetindim. Şu andan itibaren yürüyüşü yönlendirmeye karar verdim. Madem buraları bilmediğini fark ettim, bunu kullanmak da benim gibi hayal gücü zengin birine düşer. Bulunduğumuz noktadan yaklaşık yüz metre sonra kafelerin bulunduğu caddenin daha yoğun olduğu kısım başlayacaktı, o kısma geldikten sonraki ikinci aralıktan dönmeyi başarırsam çıkmaz sokağın ucundaki karakol bizi bekliyor olacak...

İnsanların bu kadar dikkatsiz olacağını hiç düşünmemiştim daha önce. Ben yolda yürürken sarılmış bir çiftin muhabbet etmeden hızlı yürümesini garipserim. Yüzlerine bakar bir sıkıntı olup olmadığını anlarım fakat hiç kimse bizim bu garip halimizi fark etmiyor. Hatta adamın beni önüne almasından itibaren tam da kaçırılır pozisyonda yürüyoruz.

Sanırım gözlem yeteneği gerçekten de genetik. Annemden aldığım bu özellik sayesinde ben etrafıma daha detaycı bakıyorum. Çocukluğumda annem, 'Kızım, hayat gözlemlerden ibarettir. Bir insanın tüm duygularını, konuştuklarının doğruluğunu gözlem yaparak anlayabilirsin' derdi. Hatta işi daha ileri götürüp, 'o kişinin oturuşundan kalkışından mutlu bir ailede büyüyüp büyümediğini bile tahmin edebileceğimi söylerdi' Hiç bir zaman bu tahminde bulunamadım, ama insanların duygularını, yediklerini içtiklerini, tahmin edebiliyorum. Çok fazla yanılmam bu konuda. İlkokula başladığım zaman kendi kendime oyun oynardım. Arkadaşlarımın aileleri hakkında tahminlerde bulunup, sonrasında bunların doğruluğunu araştırır bu şekilde kendimi geliştirirdim. Yaşım büyüdükçe, kendimi ilk görüşte tahminlere yönlendirdim ve tahminlerimde yanılmamaya başladım. Hatta bunların notlarını tuttuğum defterlerimi hala saklarım. Her ne kadar sanal bir çağda büyüdüğümüzü düşünsek de, geçmişin önemli olduğunu idrak edebiliyoruz. Bir kaç gün önce defterlerimi tekrar karıştırırken başkasının kaleminden çıkmış not bulmuştum. 'Bir gün karşılaşacağız.' diyen notu unutmamın üzerinden uzun zaman geçmişti. Notu görünce tekrar o zaman ki panik hallerim gelmişti

aklıma. Tabi notun üzerinden yıllar geçtikçe dalga geçer oldum notla. Hatta tekrar okuduktan sonra 'sabırsızlıkla bekliyorum.' dedim kendi kendime. Şu anda bulunduğum konum düşünülürse, keşke sabırsızlıkla beklemeseymişim diye düşünmeden edemiyorum. Biliyorum, o notu kimin yazdığını bulamamış olsam da bugünkü olayın o notla alakası yok.

Yürümeye devam ederken, birinci aralığı geçtiğimizi ve bundan takribi elli metre sonra karakolun sokağına geleceğimizi düşünerek dalgınca adamın yüzüne baktım. Rahatsızlık duyduğum bir şey vardı bu yüzde. Şu anda beni kaçırıyor olmasının dışında rahatsızlık duyduğum bir şey bu. Eski bir anının canlanması gibi, hani hatırlamak istemediğiniz anıyı silersiniz ya hafızanızdan ama zamanı geldiğinde bir olay, bir şarkı tetikler o anıyı hatırlamanızı sağlar. Eski bir fosil gibi bir anda belirir aklınızda, bu yüzünde bende hissettirdikleri aynı duygular. Tek fark benim hatırlamıyor olmam.

Yola devam edip, karakolun sokağına yaklaştıkça damarlarıma pompalanan adrenalin kalp atışımın hızlanmasına, soluklarımın sıklaşmasına neden oluyor. Bu da yanımdaki adamın dikkatini çekmiş olsa gerek ki, beni kendine daha da yaklaştırdı. Sanki rahatlamamı istercesine kendine çekiyor, oysa bu beni daha da geriyor. Kaçırılıyorum ve bunun hafifletilecek kısmı yok. Yolun başına yaklaşık yirmi adımımız kaldı, adamı yavaş yavaş sağa doğru adımlarımla yönlendiriyorum. Sanki o da yönlendirilmeyi bekliyormuş gibi, adımlarıma ayak uyduruyor. Yolun başına geldiğimizde ise ani bir hareketle karşı tarafa yönlendiriyor, bense karşı tarafa geçmemek planımı uygulayabilmek için kendimi sağa doğru yönlendiriyorum, adamla aramızdaki güç ve boy farkını hesaba katmadan. Kolumu sıkan adam 'Direndiğin yeter, yolun o tarafında karakol olduğunu biz de biliyoruz' diye kulağıma fısıldadı. Duyduklarıma inanamamışçasına baktım yüzüne, içimden avaz avaz 'o zaman neden seni yönlendirmeme izin verdin' diye sormak geçiyordu. Mantıklı yanım, bu adamla konuşmamamın sağlığıma yararlı olacağını düşünüyor ve bu da susmamı gerektiriyor.

Birini kaçırıyorsanız, onun sizi yönlendirmesine izin verin. Edindiğim tecrübe sayesinde yönlendirmesine izin verdiğinizde direnmeden yürümesi daha kolay olur. Bu da kaçırırken sizin güç harcamamanızı sağlar. Bir de kaçırılan insanın içerisinde yeşeren kurtulabilirim umudu olmasa...

Karşı tarafa geçtiğimizde, bizi beklediğini daha önce düşünmediğim beyaz bir araç duruyor. Zaten bu ara herkes beyaz araba alıyor diye düşünürken, kolumu sıkan adamın benden yavaşça uzaklaştığını fark ediyorum. Artık sadece silahın soğukluğu belimde. Arabanın kapısını, yanımda

duran adamdan daha kısa, daha yumuşak bir yüz ifadesine sahip, orta yaşlarda olan bir adam açtı. Nedense adamı gördüğüm zaman bir rahatlama hissettim. Hani size iyi hissettiren adamlar vardır ya, gördüğünüz zaman kendinizi güvende hissetmenizi sağlayan adamlardan. Tabii ki, içinde bulunduğum durumda rahatlama hissetmem gereksiz bir ayrıntı. Rahatladığımı hisseden, adamın bana karşı tavırları biraz daha sertleşti. Kaçmak için planlar yapmak için biraz sakinleşmem gerekiyor. Her zaman bana dokunulmasından, el şakalarından ve belirsizliklerden nefret eden bir insan olarak, adamın kolumu sertçe çekip beni zorla arabaya bindirmesi sinirlerimin gerilmesine neden oluyor. Hayatım boyunca kimseyi bekletmedim, bekletilmekten de hoşlanmam. Bu huyumun burada bile kendisini göstermesi ne büyük bir ironi. Kendimi kaçmak için planlar yapmaya hazırlamam gerekiyor, ama arabanın motorunun çalışıyor olması ve hareket etmemesi sanki kaçmam için bana sunulan bir fırsatmış ama kaçarsam başıma daha büyük belalar açılacakmış gibime geliyor. Beni kaçıran adamın telefonla gülerek konuşması da, bu işte bir iş olduğunun habercisi gibi... Gerginken herkes gibi düşünemiyormuşum, yine de içimden bir ses arabanın kapısının kilitli olup olmadığını kontrol etmemi söylüyor. Çekinerek, hareketimin fark edilmemesini umarak elimi kapı koluna uzattığım anda, dışarıdaki adam kapıyı açtı. Yüzünde gerilmemi sağlayan bir gülümseme ile 'hadi ama, senin gibi yaratıcı bir kızın daha değişik planları olmalı. Kapıyı açmaya çalışmak basit bir hareket Asya.' Asya dediğini duyunca; bu adımı nereden bildiğini merak ettim. Evimi, işimi bilebilir herkes, ama bu ismi yalnızca annem ve babam kullanır. Adımın Ayla olmasına rağmen, ailemin 'Al Yazmalım' filmine hayranlıkları sayesinde bana her zaman Asya derler. Neden bu ismi koymadıklarını bilmiyorum. Sadece öyle gerekmiş. Aklıma birden annemin bir anısı geldi, tam da şu anda benden başka kimse anılarıyla uğraşmazdı eminim! 'Annem filmi seyrettikten sonra, 'Emeğin insan hayatı üzerindeki öneminden, çalışmadan hiçbir şeyin elde edilemeyeceğinden bahseder ve aşkta ve hayatın her anında emek sarf etmek lazım kızım.' diye nasihat ederdi. Bense sadece prenses olamayacağımı bildiğimi hatırlarım. Gözlerimin dolması şu anda güçlü gözüken karakterime küçük bir leke olarak kalacak. Bu kadar sorgulamadan, ağlamadan benden başka kim durabilir ki? Aylardır annemle babamı görmemenin verdiği acı boğazıma bir düğüm gibi oturuyor. Farklı bir şehirde çok yoğun çalışan bir evlatları var, üstelik telefonla da görüşüyoruz her gün diye düşünüyordum şu ana kadar. Aslında içimde bir yerler hasretleri ile doluymuş. Bu işten kurtulur kurtulmaz ziyaretlerine gideceğim. Ben duygularım ve anılarım arasında gidip gelirken yola çıkmış olduğumuzu fark ettim. Neden

kaçırıldığım, nereye gittiğimiz konusunda hiç bir fikrim yokken fazla suskun kaldım. Düşünüyorum da bugün hayatımda olan hiçbir şey hakkında fikrim yok. Aklımdan yanımda oturan adamı soru yağmuruna tutmak geçiyor. Neden, nereye, kim, niye, niye ben? Sanki aklımdan geçenleri okumuş gibi, 'her sorunun cevabını yolun sonunda alacaksın Asya. Bu zamana kadar ki suskunluğun için teşekkür ederim.' Kafamı çevirip dışarıda ardı arkası kesilmeyen ağaçlık alana baktığım sırada 'Saim abi biraz radyo açar mısın?' dedi yanımdaki adam. Buna karşılık adının 'Saim' olduğunu öğrendiğim babacan tavırlı adam 'Aynı yere mi Can?' diye sordu. Aklıma yeni bir soru eklenirken, gözlerimi kapatmam gerektiğini hissettim. Belki biraz uyuyabilirsem, her şey daha çabuk ilerlemiş olur. 'Evet aynı yere' Kiminle aynı yere sorusunu da heybeme attıktan sonra, arabada ilerlemenin sessizliğin daha iyi düşünmemi sağlamasına minnettardım. Bu kadar yazan bir insanın aklına böyle basit kaçma yolları gelmesi enteresan doğrusu. 'Tuvalete gitmem gerek, şekerim var bir şeyler yemem gerekli' haricinde bahane bulamıyorum, yazarken ya da çizerken her şey daha kolay, gerçekten yaşamak gibi değil. Kahramanınızı istediğiniz gibi yönlendirme özgürlüğüne sahipsiniz, kaçmak için ince planlar yapmak, hareketleri okuyucunun zihninde canlandırmasını sağlamak daha farklı. Burada ise bir hareket yapabilmek için çok fazla dikkat edip fark ettirmemek gerekiyor. Yavaşça hareket ettiğimi hayal ederken ve kaçmak için yollar ararken birden hayatımdaki bir rutinin yerine gelmediğini fark ettim. Telefonum bugün hiç çalmadı, belirli saatlerde yapılacak aramalarımı da yerine getirmedim. Umarım eksikliği hissetmiştir arkadaşlarım ve ailem. Çalışırken telefonumun sesini ve titreşimini kapatır belime koyarım ki, çaldığında beni rahatsız etmesin. Dikkatim dağılmasın ki daha kısa sürede daha fazla iş çıkartabileyim. Üzerimi ya da çantamı aramadıklarına göre daha önce beni takip etmiş olma olasılıkları yüksek. Çünkü ben eve dönene kadar telefonumu elime almam. Bu adamlar da yanımda telefon olmadığını düşünmüş olmalılar. Şu anda yapmam gereken telefonuma ulaşıp, teknolojinin sunduğu nimetlerden faydalanmak. Telefonlara acil durum mesajı ekleyen dahi insanlara selam olsun! Hareketlerimin şüphe uyandırmamasını sağlamak için uyur numarası yapmalıyım. Çünkü bir insan eğer uyuyorsa, hareketleri şüphe çekmez. Biraz gözlerimi kapatıp nefesimi düzenledikten sonra, belimi kaşırmış gibi eşofmanıma diktiğim iç cebe ulaşıp orada olan telefonumdan acil durum mesajı tuşuna üst üste basmalıyım. Mesaj giden arkadaşım, eğer yanlışlıkla yaptığımı düşünmez de mesajı ciddiye alırsa telefonumun otomatik konum göndermesinden faydalanarak benim yerimi öğrenebilir. Hala neden beni kaçırsınlar ki, diye düşündüğüm için

arkadaşımın ciddiye alıp almayacağına emin değilim. Sanırım hareket etmek için yeterli zaman geçmiştir. Doğru tuşa basabilmek için, önce bacağımı sonra da belimi kaşırmış gibi yapıp tuşa basmayı başardım. Biraz rahatladığım sırada, yanımda oturan Can bana yaklaşıp tedirgin olmamı sağladı. Gözlerimi açmayıp uyur numarası yapmaya devam ederken başımı cama doğru yasladım. Panik halde, stres altında daha iyi düşünüyor olmam gerekirken beynim beni terk etmiş durumda. En iyi işlerimi her zaman stres altında, teslim tarihine en yakın zamanlarda çıkarmışımdır. Uyuduğumu düşündüklerinden olsa gerek kendi aralarında sohbet etmeye başladılar.

Onlar havadan sudan konuşurken, neden tepkisiz kaldığımı merak ettiklerini, ama sormamanın daha iyi bir karar olduğunu düşündüklerini anlayabiliyorum. Uzaktan gören bu soğuk kanlı tavırlarımdan bu tip olaylar için eğitimli olduğumu, ya da duygusuz olduğumu düşünebilir. Aslında bildiğiniz korkudan dizlerim titriyor. O parktan buraya kadar nasıl zorlukla, korkudan dengemi yitirmemek için yürüdüğümü bir ben biliyorum. Eğer bayılırsam, düşersem ya da panik halinde o kalabalık yolda yürümezsem başıma gelebileceklerden korktum. Gerçi bu arabanın gittiği yolun sonunda da bir bilinmezlik bekliyor beni, ama en azından şu anda bir umudum var! Eğer arkadaşım acil durum mesajımı aldıysa, çoktan yerimi tespit etmek için kolları sıvamıştır! Hala korkuyorum, ve 'neden ben' diye meraktan ölüyorum...


Editör: Kemal ALBAYRAK

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube