Herkesin Adı “Aslan”




İçlerinde ben de dahil olmak üzere; bir arada, bu ne kadar deli? Bu ne kadar çok kafadan kontak insan? Nerede ne yapacağı belli bile olmayan… Yolda sokakta ya da herhangi bir mekânda, hatta bir cenazede bile, birdenbire hiç güleceğiniz yokken ortaya çıkabilecek muazzam patlamalara sebep bunca delice durum.


Şu güzelim dünyada öyle zamanlar vardır ki bir cenazeden sonra, bir tanıdığı kaybedip onu toprağa verip de döndükten sonra o acı içinizde kalır. Moraliniz dibe vurur. Can sıkıntısı, hayattan zevk almama durumları, bunalımlar, sıkıntılar tavan yapar. Fakat ben öyle bir dünyanın içindeyim ki -ki bu benim için büyük şans- susuzluktan kırılan ve aylar boyunca tek bir damla yağmur almayan Afrika savanlarındaki gibi birdenbire çakan şimşekler ve ardından boşalan yağmur selleri misali olur, böylesi anlarda bile benim hayatımın gülmece tarafları.


Çok küçüktüm. Hiç unutmam, annem elimden tutup bir cenazeye götürdüydü beni, mahallemizdeki bir cenazeye. Ama karamsar ve kasvetli bir havayı henüz yeni tatmış birisi olarak hiç sevmediydim, çocuk aklımla o anki ortamı. Havadaki o yoğun kederle birlikte bağırış çağırış, ağlayan ve mutsuz yüzlerle dolu bir dünya insan vardı cenaze evinde. Ta ki, Güneş abla bizim peşimiz sıra cenaze evine giriş yapıncaya kadar…

Güneş ablamız adıyla müsemma, “güneş” gibi kadındı. Şendi, şakraktı. Onun olduğu yerde gırgır şamata eksik olmazdı. Bu; kapıdan içeri girer girmez -kesinlikle kasti değil ama- tanıyıp sevdiği de bir insanı kaybetmenin üzüntüsüyle dili sürçerek “Allah sabırlar versin!” diyeceği yerde, cenaze sahipleriyle sarılıp kucaklaşırken, “Allah kavuştursun!” dediydi birdenbire… Sonrası malum.


Afrika’nın çöllerine yağmur yağmaz, yağmaz ama yağınca da sanki bizim “Güneş abla misali” olur ortalık. Canlanır, yeşerir her yer. Ardından cenazede bile kahkahalar… Adı konulamaz bir anlık patlamalar… İşte o an herkes, derecesi olmayan üzüntüleri bırakır. Acının içinde bile güller açar yüzlerde.


Bu olaydan çok yıllar sonra, aradan geçen upuzun senelerin içinden bir gün, çok sevdiğim bir yakınımın cenazesinden döndüm. Üzüntülüydüm... Başım önüme eğik, keyifsiz bir hâlde bizim Ayhan’ın bürosuna uğramak istedi geçerken canım. Hem bir çay içerim hem de iki sohbetle biraz dağılır kafam diyerek.


Girdim dükkâna. Yanında, hiç tanımadığım ve daha öncelerde de hiç görmediğim bir misafiri olmasına rağmen Ayhan’ım sağ olsun ayağa kalkıp karşıladı beni. Kucaklaştık. O zamanlarda da dilimize pelesenk hitaplar var onunla… Çok eski ve çok samimi arkadaşlar olmamıza ve gayet tabii ki herkesin de herkesin ismini bilmesine rağmen, aramızdaki samimiyetten olacak, dönem dönem şu tarz genel lakaplarla hitap ediyoruz o zamanlar birbirimize her nedense.

“Amca ne haber?”

“İyi Amca.”

Ya da, o anki modaya göre;

“Ajan nasılsın, ne var ne yok?”

“Ne olsun Ajan, çok şükür iyiyim.”

Veya;

“Moruk, nasıl gidiyor?”

“İyi Moruk yaa! Ne olsun işte?”


Ben Ayhan’ın dükkanına girdiğimde: beni “Oooo Aslan, hoş geldin!” diye karşıladıydı bu… Ben de karşılığında, “Hoş bulduk Aslan, aslan gibisin bugün yine!” diye cevapladıydım. Oturduk, sakinlik var. Ayhan, evrak türü bir şeylerle bir yazı yazmaya çalışıyor. O arada çay söyledi, çay içiyoruz. Az sonra bizim Osman da geldi. Doğaçlama gelişen diyaloglarsa, biz hiç farkında olmadan aynen şöyle gelişti:


“Aslan neredesin ya? Geç kaldın!”

“Sorma Aslan, takıldım yine demin bir deliye. Yakamı zor kurtardım.”

Beni kucaklarken;

“Aslan sen nasılsın? Hiç görüşemedik bu ara?”

“Sorma Aslan iş güç işte, ne yaparsın?”

Derken Tevfik girdi içeri. Ona da “Aslan” muhabbeti hoş beş içinde… Başaran geldi, aynı. Bir başkası, bir başkası? Aynı… Akşam üstü ya, dükkân kalabalıklaştı. Ama ne hikmetse, her gelen “Aslan,” giden “Aslan”.

Bir köşede sakin sakin oturmuş bizimkilerin muhabbetini şaşkınlık ve hayretler içinde dinleyip sadece çay içmekle kalan tanımadığımız misafir bu duruma daha fazla dayanamadı. Bize gerçekte, hepimizin adının aynı olduğunu hissettiren şu cümleleri de kurarak;


“Valla Aslanlar, ben ömrümde böyle bir şey görmedim. Burada şapkanı çıkarıp sallasan Aslan’a çarpıyor! Bu ne hikmet, bu ne hâl! Ben de bizim Bayburt’ta niye benden başka hiç tanıdığım “Aslan” yok diye sorar sorar dururdum kendi kendime. Meğerse Aslanların alayı burada toplanmış! Bari tanıştırayım ben de kendi kendimi: Ben de Aslan ASLAN”

Kahkahalardan ve Aslan’lardan göz gözü görmez, bir deli akşamüstü!


Afrika’nın çöllerine yağmur yağmaz, yağmaz ama yağınca da sanki, bizim “Aslan ASLAN misalidir” ortalık. Canlanır, yeşerir her yer. Ardından cenaze sonrası bile kahkahalar… Adı konulamaz bir anlık patlamalar… İşte o an insan, derecesi olmayan üzüntüleri bırakır. Acının içinde bile güller açar yüzünde.


Yazan: Murat AKYOL

Düzeltmen: Tolga ZİYAGİL



© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube