Her Güzel Olanın Dikeni Vardır... / Bölüm-1



Bulaşık makinasının kapağının altında toz toplayan bölgeyi ilk fark ettiği gün, her şeyin başladığı gündü. Sarsılarak bir kabustan uyanıp daha nice kabuslara gebe olan uykuya yeniden dalmış olma gafletine düştüğünü anladığı gün. Bir uyanış. Terler içinde titreyerek, ne olduğunu, nerede olduğunu, hayal mi yoksa gerçek mi anlamaya çalışarak uyanılanından hem de. “Neden bu kadar adanmışlık?” diye sorgulamaya başladı. Sahi, ne ara bu kadar evinin geyşası olmuştu ki? Ne ara bu kadar vazgeçmişti kendinden? Güzelim mesleğini neden bırakmıştı? Zenginlikten kaçıp normal bir hayat yaşamak isterken nerelere sürüklenmişti böyle?


Çok gençlerdi evlendiklerinde. 22 yaşında, çiçeği burnunda stajyer hemşireydi Aydan. Eşi ise marangozdu ve Aydan’dan beş yaş büyüktü. Bir iş kazası sonucu acile gelmesiyle hastaneye yatışının yapılması vesile olmuştu tanışmalarına. Tedavisi ile ilgilendiği iri yapılı, kumral saçlı, yanık tenli bu adama dört günde içi ısınıvermişti Aydan’ın. O güçlü eller sonsuz bir güven hissettirmişti. Hoş bir minyonluğa sahip olan Aydan, tabiri caizse “kapılardan geçmez” bir heybeti olan bu adamın yanında elbette ki kendini güvende hissedecekti. Aydan’ı en çok etkileyen ise; Mustafa’nın aile desteği olmadan kendi kendine bir şeyler başarmaya çalışıyor olmasıydı. Oldukça zengin bir ailede büyüyen Aydan’ın başarmak istediği şey de buydu. O artık zorluğu tatmak istiyordu ve Mustafa da ona çok iyi bir öğretmen olacaktı. Birlikte daha iyi öğrenir, yeni bir hayat kurabilirlerdi. Sonraki günlerde hemşire Aydan’a gelen el oyması ahşap gül, tüm hastanenin dilindeydi. Hemşire Aydan ve marangoz Mustafa’nın aşkı böyle başlamıştı işte.


Aydan’ın babası en ünlü inşaat şirketlerinden birinin sahibiydi. Lüks siteler, özel konutlar, okullar, hastaneler… Hatta Aydan’ın çalıştığı özel hastane bile babasının şirketinin elindeydi. Aydan o hastanede çalışmayı hiç istememişti başlarda. Torpilli diyeceklerdi. Arkasından konuşulacaktı. Bir kez olsun kendi kararlarını vermek istiyordu. Bir kez olsun kendi çabası ile kazanmak. Kendini bildi bileli her şey önüne seriliyordu. İstemese bile tüm oyuncak çeşitleri ile dolup taşıyordu odası çocukken. Markaların ilk çıkardığı ürünler hep Aydan’ın elinde olurdu. Lise bittiğinde babası şirkette çalışması için baskı yapmıştı. Üniversite için şirkete uygun bir bölüm seçmesi gerekiyordu. Hatta Türkiye’de değil, yurt dışında okumalıydı babasına göre. Hemşire olmak istediğini söylediğinde elbette ki büyük bir tartışma çıkmıştı fakat Aydan’ın da büyük bir kozu vardı. “Annem ve sen tüm ilgisizliğinizi maddi olarak kapatmaya çalıştınız. Artık bunu yutmuyorum.” deyince babası tek bir şartla kabul etmişti. İllaki hemşirelik istiyorsa babasının seçtiği okulu tercih etmesi gerekiyordu. Ufacık da olsa zafer saymıştı bunu Aydan ve kabul etti. Babasının zenginliğini hep arka planda tutmaya çalıştı ve tek başına bir mücadeleye girerek burs aldı. Çok çalıştı. Babasının ünü ile değil kendi çabasını kanıtlamaya çalıştı her seferinde. Mezun olduğunda “Ataman olana kadar kabul et.” diyerek teklif etmişti babası o hastanede çalışmasını. Hiç istemese de o hastane hayatının aşkını getirmişti ona.

Bir yandan atanmak isterken bir yandan da Mustafa’dan ayrı kalacak olmak korkuttu ilk başlarda Aydan’ı ama Mustafa’nın büyük bir sürprizi vardı. “Gelirim seninle.” demişti. “Her nereye istersen…”


Aydan atandıktan sonra ailesine Mustafa ile evlenmek istediğini söylediğinde daha büyük bir kriz yaşanmıştı. Hayatının dönüm noktasıydı bu karar. Tüm mirasından feragat etmek zorunda kalmıştı. Yıllarca her istediği önüne gelmiş olan Aydan, bunu hiç umursamadı çünkü satın alamadığı tek şey sevgiydi ve artık o sevilmek istiyordu.

Yola çıktıklarında sadece kıyafetlerini koydukları küçük bir valiz vardı ellerinde. Atandığı ile vardıklarında ilk işleri nikah tarihi almak oldu. Ceplerindeki az miktar birikimle bir otele yerleştiler ve kiralık evlere bakmak için şehri dolaşmaya çıktılar. Çalışacak olduğu hastaneye yakın bir ev bulmuşlardı birkaç günün sonunda. Tek göz odalı ahşap ev biraz eski de olsa o genç, delikanlı halleri her şeyi göze almaya yetiyordu. İkinci el dükkanları gezerek, gözlerine temiz görünen ve iyi kullanılmış ev eşyalarını toplamaya başladılar. Kiraladıkları ev günden güne bir yuvaya dönüşüyordu. Aydan hastaneye gittiğinde Mustafa da evdeki işleri halledip mesleğine devam edebileceği yerlere iş başvurusunda bulunuyordu. Mustafa’nın tek bildiği marangozluktu. Üstelik lise mezunu bile değildi ama çok yetenekliydi. Ahşap üzerine olan bilgisi, yeteneği ve deneyimi olduğuna emin olduğu için gelmişti Aydan’ın arkasından. Taşı sıksa suyunu çıkarır, kuru toprakta adım attığı yeri yeşillendirirdi. Kendine güveni tamdı. Bu sayede çok geçmeden o da bir iş buldu kendine. Arı kovanı üretilen bir imalathanede çalışacaktı. Mustafa bunu ilk yıllarda sorun etmedi. “İş, iştir.” diyordu hep. Onun da hayalleri vardı ve hayallerini gerçekleştirmede en büyük desteği Aydan’ın her şeyi bırakıp onu tercih etmiş olmasıydı.

Böylece aylar gelip geçiyordu. Aydan hastaneye, Mustafa imalathaneye gidip geliyordu. Aydan’ın tatlı dili, Mustafa’nın çalışkanlığı kısa sürede kendilerine bir arkadaş çevresi edinmelerine yetmişti. Arada dedikodular olsa da ilk birkaç yıl sevgileri oldukça üstün gelmişti. Öyle ya biri üniversite mezunu bir hemşire, diğeri lise mezunu bile olmayan bir imalathane işçisi.


Ailesi ile tüm bağını koparan Aydan her şeye sıfırdan başlamış olmanın verdiği zorluğu hissediyordu zaman zaman. Eşi ile birlikte kurduğu bu yuvayı daha sıcak hale getirmek istiyordu. Bir bebek. Bir bebekleri olmalıydı ama hiç kimseyi tanımadıkları bu şehirde imkansızdı. Mustafa annesiz büyümüştü. Babası da kendi halinde yaşamını sürdürmeye çalışan yaşlı biriydi. Bir yandan birikim yapmaya çalışıp arada Mustafa’nın babasına da para göndermeye çalışıyorlardı. Bu şartlar altında bir bebeğin bakımını üstlenmek çok zordu. Birkaç yıl daha geçtiğinde Mustafa biraz değişim göstermeye başlamıştı. Aydan hiçbir zaman üstünlük sağlamaya çalışmamış olsa bile zaman içinde Aydan’ın daha fazla maaş alıyor olması, Mustafa’yı rahatsız eder olmuştu. Dedikoduları artık evliliklerinin ilk yılındaki gibi duymazdan gelemiyordu Mustafa. Üstelik kıskançlık krizleri de dahil olmaya başlamıştı artık. Tartışmalar Aydan için kırıcı hale gelmeye başladığında oturup bir karar verdiler ve evliliklerinin beşinci yılında Mustafa tüm birikimlerini bir marangoz atölyesi açmak için harcadılar.


Oturdukları il, geniş bir ormanlık alana sahipti ve Mustafa kaliteli ahşap malzeme nasıl işlenir çok iyi biliyordu. Becerisini kullanarak ağaç ev işine girdi. Başlarda rağbet görmedi elbet ama zekâsı ile reklam işini de iyi kıvırmıştı. Zamanla maddi durumlarında orta halli bir aile haline gelmişlerdi. Birlikte geçen yedi yılın sonunda, Mustafa’nın kendine olan güveninin yerine geldiğini gören Aydan bebek arzusunu tekrar gündeme getirmişti. Yedi yıl içinde Aydan hem işe gitmiş hem de evle ilgili tüm işleri kavramıştı. Ütünün neye benzediğini bile bilmezken tüm çamaşırları elinde yıkamıştı bunca yıl. Durumları biraz düzeldiği için çamaşır makinesi almışlardı tabi ama bulaşık makinesini hala gereksiz görüyordu. İki kişiydiler sonuçta. Bulaşık makinesinden daha önemli konular vardı gündemde. Anne olabilmek için yeterince beklemiş ve bu geçen zaman içinde yeterli kapasiteye ulaştığını düşünüyordu. Hastanede yeni annelere emzirme eğitimi verilirken o da katılırdı. Çocuk doktorları ile bebek bakımı hakkında sohbetlere girerdi. Ek gıdaya nasıl başlanır, onu bile öğrenmişti.


Bir nakkaşın fırça darbeleri ile ilmek ilmek resmettiği gibi kurmuşlardı bu hayatı. Zorlukla geçen yedi yıla artık bir bebek yakışmalıydı fakat Mustafa’nın bir şartı vardı. Hemşireliği bırakacaktı Aydan. Hala kirada oturdukları için bunu kabul etmeyi akılane bulmuyordu Aydan ama bu konuşmanın geçtiği ertesi gün Mustafa bir anahtarlık ile sürpriz yapmıştı. Kredi çekip ev almış olması Aydan’ı çok kızdırmıştı. Üstelik haber bile vermemişti. Büyük bir tartışma yaşamış olsalar da Aydan’ın bebek arzusu başı çekmiş ve kabullenmişti bu durumu.


Aydan işi bıraktıktan kısa bir süre sonra hamile olduğunu öğrenmişti. Sorunsuz bir hamilelik ama zor bir doğum sonucu bir oğulları olmuştu. Oğulları iki yaşına geldiğinde işleri biraz daha büyüten Mustafa, yaşlı babasını da yanına getirtmişti. Yıllar geçtikçe Mustafa işlerini daha da büyütmek için elinden gelen her şeyi yapar olmuştu. Aydan ise yalnızca evdeydi. Evliliklerinin ilk yıllarında birlikte yemek yaptıkları o sevgi dolu anları yaşamıyorlardı artık. Evin tüm iş yükü Aydan’ın üzerindeydi ve Mustafa’nın bir dağ gibi büyüyen hırsı artık Aydan’ı korkutmaya başlamıştı.


Ağaç ev fikri yıllar içinde çok büyük kazanç getirmeye başlamıştı ve Mustafa bu işi daha da büyüterek bir şirket kurmuştu. Üst üste krediler çekmiş, sürekli telefonda birileri ile tartışmaya başlamış ve daha fazla para kazanmak için daha fazla araştırma yapmıştı. Ağaç evlerden ayrı olarak el yapımı mobilya işine de başlamıştı. Evliliklerinin on yedinci yılında Mustafa’yı gördüğü tek yer yemek sofrası olmuştu artık. İlgisiz bir ailede büyüyen Aydan, şimdi aynı hüznü oğlunun gözlerinde görüyordu. Kendisi de o hüzünlü çocukla, kendi çocuk haline gidiyordu zaman zaman. Mustafa evin bahçesine kocaman bir park kurdurmuştu oğulları küçükken. Bunun ne demek olduğunu en iyi Aydan biliyordu. Bu zenginlik baba evindeki olduğu gibi rahatsız etmiyordu Aydan’ı. Onu asıl rahatsız eden, kocası ile hiçbir duyguyu paylaşamaz hale gelmeleriydi. Günden güne kendini daha fazla kaptırıyordu ev işlerine. Çeşit çeşit yemekler yapıyor, yeni tarifler deniyordu. Eve yardımcı birini almayı bile reddetmişti. Mustafa’nın bütün kıyafetlerini elleri ile ütüleyip hazırlıyordu. Mustafa artık imalathaneye inmediği için kıyafetlerini özenle seçer olmuştu. En ufak bir kırışıklıkta bile hafifçe paylıyordu Aydan’ı. Yaşlı babanın bakımı da Aydan’ın üzerindeydi. Sessiz sakin adamcağızın bir zararı yoktu kimseye. Mustafa dışında herkes kocaman evin içinde birlikte lakin kendi içlerinde yapayalnızlardı.

Her işe kendi isteği ile koşuyor olsa da bulaşık makinesi alma zamanının geldiğinden bahsetti bir gün kocasına. Birkaç gün sonra makine mutfaktaki yerini almıştı ve haftalar sonra işte o gün bugündü. Her şeyin patlak verdiği gün. Kahvaltı sonrası herkes bir yere dağılmıştı. Aydan da bulaşıkları makineye yerleştiriyordu. Bardak elinden kayıp yere düştü ve tuz buz oldu. Kırıkları toplamak için makinenin kapağını yarı kapalı hale getirince o alt kısımdaki tozlanmış bölgeyi fark etti. Makine eve geleli ne kadar oldu diye hesapladı. “Bardak kırılmasaydı ne zaman görecektim acaba burayı?” diye düşündü ve zincir halkaları yüksek bir çınlama ile birbirlerine girmeye başladı Aydan’ın kafasında.

Gece uygun olmayan saatlerde gelen aramalar, fısıltılı usul konuşmalar, alakasız zamanlarda ortaya çıkan alakasız iş gezileri, mesaj kutusunda gördüğü kırmızı güllerin fotoğrafı...


“Sana almıştım ama arabada unutmuşum. Yaprakları solunca getirmedim. Alırım sana yine.” demişti kocası. Öyle ya. Çiçek bu. Yeniden alınır ne olacak ki? Peki ya 17 yıllık bir evlilik de alınır mı yeniden? 17 yıllık emek, 17 yıllık adanmışlık…

Usulca yaşlar süzülmeye başladı gözlerinden. Beyni durmuştu sanki. Gözlerinin bulanıklığına aldırmadan cam kırıklarını topladı. Ellerinin kanıyor olmasına aldırmadan mutfağı temizledi ve kendini banyoya kapattı. Küvetin içinde oturmuş, hıçkırıklar içinde bağıra bağıra ağlarken bile beyni hala orda mı değil mi diye sorguluyordu. Rüzgarla oradan oraya savrulan elektrik yüklü bir yağmur bulutu gibiydi. Sakinleştiğinde kaç saat ağladığını, ne kadardır banyoda olduğunu bilmiyordu. Sıcak bir duş alıp, elindeki cam kesiklerini sardı. Şimdi düşünme zamanıydı. Aklını tekrar aktive edip, plan yapma zamanıydı…


Editör: Demet Yener

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube