HEPİMİZ MASTERCHEF’İZ




Sizi bilmem de karantina sürecinde beni en sinir eden şey hiç durmadan sosyal medyada yemek paylaşanlar. Ev yapımı ekmek görmediğim tek günüm geçmedi. Önceleri insanlar fırından almaya korkuyor sanıyordum, temizlik kaygısı arşa çıkmıştı malum. Ama sokağa çıkma yasakları başlayınca gördüm ki can sıkıntısından yapıyorlarmış. Eğer sorun hijyen olsaydı yasak açıklanır açıklanmaz alışverişe koşmazlardı. Neyse çok dalga geçmiyorum çünkü laf söylenecek daha sinir bozucu şeyler var.


Çalışma düzenim normaldeki gibi devam ettiğinden duvarlara baka baka kafayı serinletenlerden olmadım. Eve tıkılmalarım hafta sonu ve resmi tatillerden ibaret kaldı. O bile can sıkıcı ama şu son iki ayı daha önce ne yapıyorsam aynılarını yaparak geçirmeyi başardım. Telefonda oyun oynadım, kitap okudum, film izledim, bir şeyler karaladım, dört sezonluk bir dizi izledim. Arkadaşlarımla iş çıkışı kahve içmeyi, oğlumla sahilde yürümeyi, çat kapı annemin evine dalmayı ve sinemaya gitmeyi özledim. Ama masterchef izleyip izleyip “Sonradan Gurme” olmadım, olmayacağım.


Aslında yemek programlarına gıcık oluşum eskiye dayanıyor. Mutfakla aram hep iyi olmuştur. O zamanlar televizyonla bağımı tamamen koparmamışım, ara sıra yemek programlarını izliyorum. Pratik ve lezzetli yemek tarifleri veren aşçılar hoşuma gidiyor, zaman zaman uyguluyorum. Sonra “Yemekteyiz” ekranlarda yerini aldı. Arkadaşlarım da gaza getiriyor, yok elim hızlıymış hem de lezzetliymiş, çok tarif biliyormuşum, katılsaymışım. Yarışmayı izleyeyim, dedim; demez olaydım. Yarışmacıların çirkefliği ve cahilliğinden başım döndü. Zaten arkadaşlarım da beni bildiklerinden kavga çıkarırım, diye gaz veriyormuş bana. Düdüklü tencerede kırk beş dakika piştikten sonra kuşbaşı doğranıp bir kez daha pişen ete “Çiğ kalmış,” diyen oldu. İçine sığabileceğim bir tencere bulursanız kırk beş dakikada ben bile pişerim, bu gariban sığır nasıl çiğ kalmış olabilir? Mantıyı bıçakla kesip çatala takarak yiyen gördüm. Yemek programına katıldığı halde sarımsak, dereotu, taze nane sevmediği için puan kıran gördüm. Yarışmacının yemek takımını, masa örtüsünü, fırınını, yemek odasını eleştiren gördüm. Bu terbiyesizlik değil de nedir? Her tabaktan gönülsüzce iki lokma yiyip üçüncü lokmada bırakan tiplerin yaptığı israfa ne demeli? Kazara o ortama girsem servis çatalını boğazlarına batırıp et döveceğiyle kafataslarını dümdüz ederdim herhalde. Farkında mısınız bilmiyorum ama önünüzdeki nimet! Ülkemizde ve dünyada açlıktan ölen ya da sağlıklı gıdaya ulaşamadığı için düşük kaliteli


karbonhidrat tüketmekten çeşitli hastalıklara yakalanan insanlar var. “Dünyadaki israfın yanında bu ne ki?” demeyin, bir yerden başlamak lazım. Karbon ayak izini azaltmak için kadın bağı ya da tampon kullanmayıp adet kabı kullanacak kadar duyarlı insanların eline su dökemeyiz belki ama en azından petrol türevlerini minimum seviyede kullanıp geri dönüşüm kumbaralarına fazlalıkları atabiliriz. Hiç olmadı annelerimiz, anneannelerimiz gibi kalan pilavı dökmek yerine çorbaya, köfteye dönüştürürüz. Ama hayır, olmaz, zinhar! Bir lokma alıp çöpe atacağız. Bakkaldan aldığımız suyun yarısını için şişesini fırlatacağız bir yerlere.


Yemekteyiz furyası geçti, bu sefer profesyonel aşçılık yarışmaları başladı. Bu programla insanların içindeki görgüsüzü bir kez daha gördük. Kırk yıldır çılbır dediğimiz yemek oldu “Poşe Yumurta.” Teknik adı o olabilir ama yıllardır çılbır dediğinizi bilen insanlara “Dün bir poşe yumurta yaptım, aman ne lezzetli oldu.” dediğinizde sahanda yumurtaya “sunny side up” diyen özentilere dönüyorsunuz. Dostça uyarayım.


Jüri üyeleri görev veriyor, en afilisinden yemekler yarım saatte pişiyor, havalı şekilde sunumu yapılıyor. Çok güzel, çok hoş… Yemekler kılı kırk yararak eleştiriliyor, yarışmacılar aşağılanıyor. En psikopat davranan en çok seviliyor. Seyirciler tatmadıkları yemek için oy kullanıyor. NASIL YANİ?


En son “Masterchef”e maruz kaldım misafirlikteyken. Özetleriyle beraber bütün bir bölümü izledim. Ev sahibine “Ben sana ne ettim?” diye çemkirsem de fayda etmedi, sonuna kadar izledik. Bir bakıyorum, restoranda sipariş etseniz maaşınızın yarısını bırakacağınız yemek yapıyorlar, bir bakıyorsunuz anneanne yemeği. Bulgur aşı istedi jüri. Üstüne başa basa da ‘aş’ istediklerini, ‘pilav’ istemediklerini belirtti. Ne alaka? Bulgur, dünyanın en zengin insanı da olsam yemekten asla vazgeçmeyeceğim bir gıdadır ama menüsünde bulgur aşı olan lokanta gördünüz mü siz? Yaklaşık yirmi yıldır çalışıyorum (yani yaklaşık yirmi yıldır öğle yemeğini dışarda yiyorum) ne şık restoranlarda ne salaş kafelerde ne kamyoncuların takıldığı dinlenme tesislerinde ne de esnaf lokantalarında bulgur aşı görmedim. Yarışmacılar nerede çalışacak da bulgur aşı pişirecek af edersiniz? Beş yıldızlı otellerde kullanılan pişirme takımları ve indüksiyonlu ocaklarla köylü teyzelerin kalayı dökülmüş alüminyum tencerelerde pişirdiği bulguru gurme yemek olarak sunmak abesle iştigal değil de nedir?


Yeni pişirme teknikleri öğrendiğiniz doğru. Ama sizi uyarırım, evde denemeyin. Onların ocakları sizinki gibi değil. Endüstriyel ocak kullanıyorlar, sizin geceden ıslattığınız, düdüklü tencerede bir saat haşladıktan sonra pişirdiğiniz fasulyeyi yarım saatte, ıslatmadan hazır ediyorlar. Bir de çoğu şey damak tadımıza uygun değil. Patlıcan oturtmayı çiğden yaptığımda “Böyle yavan oluyor.” diye beğenmeyenler gelmiş “Terletme yöntemiyle bir damla yağ koymadan pişiriyorsun, sırf lezzet, sırf sağlık.” diyor bana. Patlıcan ne kadar faydalı olabilir bilmiyorum da patlıcanı kenara ayırıp içine koyduğunuz soğan, sarımsak, domates, biber ve maydanozu doğrayıp üstüne iki kaşık zeytinyağı ve limon suyu gezdirseniz daha vitaminli olacağı kesin. Üstelik mutfak tüpünü de bitirmezsiniz.


Buraya kadar yazdıklarımdan televizyonda çıkan her şeye sinirlenme potansiyelim olduğunu anlamışsınızdır. Ama elinizi vicdanınıza koyun da söyleyin, haksız mıyım? Televizyon tam bir aptal kutusu oldu, doğru dürüst bilgi yarışması bile kalmadı. Misafir çağırdığımda açıyorum ya da misafirliğe gittiğimde izliyorum ve her seferinde çıldırma aşamasına geliyorum. Yüksek sesle müzik dinlediğimde “Kafam kaldırmıyor kızım.” diyen anneannemin tepkilerini veriyorum. Çocukken izlediğim Bay Yanlış ve Doğru Ahmet’i özler oldum. Önce alışveriş, sonra fiş kamu spotları bile günümüzün yapımlarından iyiydi. O kadar yemek programı izliyoruz, birinde sofra adabı anlatılmıyor. O kadar moda programı izliyoruz, birinde nerede ne giyilir anlatılmıyor. Yüzlerce dizi izliyoruz, bir tanesinde adabı muaşeret kurallarına uyan yok. Bunlar zor şeyler değil. Aslında hepsinin temeli son derece basit. Ama bir bakıyoruz, önündeki yemeği mundar edip bırakan aşırı derecede titiz yarışması daha bıçağı hangi eliyle tutacağını bilmiyor.


Kıyafetini kombinleyeceği ayakkabı ve çantayı bulmak için saatlerini (ve parasını) harcayan kişiler tayyörün altına siyah muz çorap giyiyor ya da kışlık ayakkabıyı çorapsız kullanıyor. Dizilerde insanlar “Günaydın, iyi günler, iyi akşamlar, teşekkür ederim.” demekten, telefon açtıkları kişiye müsait olup olmadığını sormaktan aciz. Aile bireyleri birbirine düşman, herkes birbirini satma peşinde. Eski filmler daha mı iyiydi, derseniz, onların da kusurları vardı ama en azından insanlık kavramından bu kadar uzak değillerdi. Araya sıkıştırmadan edemeyeceğim, yeni filmlerden Arakçılar’ı sevme sebebim de bu aslında. Rezil bir ortamda, rezil koşullarda, rezil hayatlar sürmelerine rağmen aile bağına sahip insanları anlatıyordu. Belki de şov uğruna aslında kimsenin umursamadığı “story”ler atmak, tek tip robotlara dönüşmek yerine karantinayı fırsat bilip içimize dönmeliyiz, sosyal medyayı sınırlayıp televizyonların fişini çekerek. Sizi bilmem ama ben artık bu saçmalıklara tahammül edemiyorum.


Editör: Damla Güler Öztürk



© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube