HAYDİ AMERİKA'YA

En son güncellendiği tarih: May 9


Nalan Baldil //

Editör: Kemal Albayrak

Eveeett, siz bir önceki yazımı okurken ben bir koşu Amerika’yı fethedip geldim. Kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi? Keşke gidip gelmek de yazmak kadar kolay olsa. Sözü uzatmadan hemen konuya girmek istiyorum. Çünkü yazarak bitmeyecek kadar dolu bir seyahat oldu bizim için. Dergimizin bir önceki sayısında “Yurtdışında Yaşamak” konulu yazımın sonunda bu seyahatime dair ufak bir ipucu vermiştim. En çok merak edilen konu Amerika vizesini nasıl aldığımız olmuş. Kısaca paylaşayım.

Vize başvuru ve kabul süreci bizi çok zorlayan bir süreç olmadı. Öncelikle istenilen belgeleri kısa süre içerisinde büyük bir titizlikle hazırladık, çünkü Türk vatandaşı olduğumuz için neyle karşılaşacağımızı bilmiyorduk, Lizbon’daki konsolosluğa önlemimizi alarak gittik. Bu belgeleri tek tek yazmaya kalkarsam uzun, sıkıcı ve amacının dışına taşan bir yazı olacağını düşünüyorum. Bu yüzden size önerim birçok internet sitesinden bu bilgileri edinmeniz. Bununla birlikte sormak istediğiniz soruları yorum olarak bu yazının altına yazarsanız tek tek yanıtlayabilirim. Konuya tekrar dönecek olursak, eğer siciliniz temizse ve hesabınızda geziniz boyunca yapacağınız masrafları karşılayabileceğiniz miktarda bakiye gösterebiliyorsanız, vize almanız kolaylaşacaktır. Bunlar kesin bilgiler değil ancak en önemli hususlardan birkaçı. Biz Portekiz’de yaşadığımız için süreci biraz daha kolaylaştırdığını düşünüyoruz çünkü başvuru süreci çok hızlı işledi, Cuma günü başvurduk, 3 gün sonra Pazartesi sabahı 1 saatlik bir görüşme ve incelemenin ardından vizemizin onaylandığı bize vize görüşmesinde bildirildi. Türkiye’deyken aşina olduğumuz sistemde ise vize görüşmesine gelindiğinde zaten aşağı yukarı vizenizin onaylanıp onaylanmadığının belli olduğuydu. Burada muhtemelen ilk iş gününde değerlendirmenin bizim vize görüşmemiz esnasında yapılması vize görüşmesinin süresini uzatmış oldu. Hesapta ne kadar para gösterilmesi gerektiği ile ilgili net bir bilgi yok; ancak 20 bin TL ve üzeri olursa şansınız artacaktır; çünkü vizeyi almakla iş bitti sanmayın, biz uçağa binene kadar kaç kontrolden geçtik hatırlamıyorum. Uçağa binişten önceki son bilet kontrolünde bile ayaküstü güvenlik gelip insanlarla sohbet ediyor, aslında sohbet gibi görünen bir sorgu aşaması desek daha doğru olur. Ülkenize göre sorduğu sorular da elbette değişiyor, o an aldığı cevaplar tatmin etmezse, artık kapıdan mı dönersiniz yoksa başka bir kontrole daha mı takılırsınız bilmiyorum. Biz orayı da atlatıp yerimize oturana kadar suçlu gibi etrafımıza endişemizi belli etmeyelim he heh şeklinde hafif şapşal surat ifademizle yerimize geçtik. Bu arada bir saatlik uçuşlarda bile ayarlanmış saat gibi hemen uyuyan ben, kahve içtiğim için yedi saati cin gibi geçirdim, bu şekilde geçen yolculuğun da tam bir eziyet olduğunu benim gibi hassas bünyesi olanlara duyurayım, ben yaptım siz yapmayın dostlar, yanınızdakine de yazık. Sonrası malum, artık uçak düşmedikten sonra kimse gelip bizi indiremez rahatlığıyla 7 saatlik yolculuğumuzu sıkıntısız atlattık. Derken şehre girmeden önce gümrükten geçerken pasaport kontrol işlemi biraz uzun sürdü, vize alırken parmak izi almışlardı, sanırım onu doğrulamak adına yine parmak izi aldılar ve form doldurttular. İki kişi için tek form yeterli oluyor, hatta bu formları indikten sonra hemen verebilmeniz için uçakta dağıtmaya başlıyorlar. Havalimanından şehre gidecek metro istasyonlarına ulaşabilmeniz için önce Airtrain kullanmanız gerekli. Bu geçiş için 5 dolar, şehir için kullandığınız metro için 2,75 dolar ödüyorsunuz. Biz gideceğimiz yere göre toplamda kişi başı 7,75 dolar verdik. İçinizden TL ile çarpmamanızı öneririm. Dolar ya da Euro kazanan birine göre çok absürt rakamlar değil çünkü.

Otelimizi gezebileceğimiz yerlere yakın olması açısından Manhattan’da ayarladık. Zaten gezilecek turistik yerlerin çoğu Manhattan’da. Büyük şehirlerde gezilecek yerler ve konaklanılan yerler arasındaki gidiş gelişler çok zaman aldığı için, siz de tatilinizin büyük bir kısmını ulaşıma harcamak istemeyeceksinizdir. Seyahatlerde zaman yönetimi önemli. (Bu arada bıraksalar sadece uyuyarak ve alışveriş yaparak yaşayabilirim, zaman yönetimi gibi mantıklı şeyler söylediğimde siz bana pek inanmayın.)

Nihayet gece saat 11 gibi şehre vardığımızda anladık ki tüm dünyanın söylediği gibi New York’ta yaşam 24 saat devam ediyor. New York’un bir dakikası dünyadaki çoğu metropolden çok daha farklı hissettiriyor. İnsan kalabalığı, durmayan trafik, ışıkları hiç sönmeyen gökdelenler ve genel bir hareketlilik günün hangi saati olursa olsun hep göreceğiniz manzara olacak. Bu arada tahmin edebileceğiniz gibi otel fiyatları oldukça yüksek ama gittiğimiz mevsimle mi alakalı (Eylül 2018) bilmiyorum ama vergi dahil 90 dolara gayet uygun fiyata otel bulduk. Aklınızda bulundurmanız gereken bir bilgi de, tuttuğunuz otel fiyatının üzerine ekstra vergi ücretini otele vardığınızda istiyorlar. Biz belirtilen fiyatın üzerine ek olarak %14,75 vergi de ödedik. Kaldığınız her gece için de ayrı ayrı 3,50 dolar şehir vergisi olarak birçok şehirde olduğu gibi isteniyor.

İlk günden rotamız New York’un kalbi olan Times Meydanı oldu. Broadway, 7.cadde ve 42. Sokağın kesişmesinden oluşan bu meydan her saniye dolu, her saniye ışıl ışıl. Her köşe fotoğraf çektirmek isteyenler için çeşit çeşit sokak sanatçılarıyla kaynıyor, en çok ilgi görenler ise çıplak adam ve kadınlardı tabii. Gözlemlediğim kadarıyla sokak sanatçıları alıştığımızın aksine insanlardan talep beklemek yerine özellikle turist olduğunu bildikleri kişilerin önünü kesip çeşitli şirinlikler yaparak onlarla fotoğraf çektiriyorlar. Sen “ayy ne tatlılar ya ben bu fotoğrafla ne hava atarım şimdi” diye içinden geçirirken onlar ödemen gereken tutarı söylediği anda yüzlerinin aldığı şekli bu gözler gördü arkadaşlar, gelmeyin böyle oyunlara. Kimden ne koparırsam mantığıyla 5 dolar, 10 doların altında kabul etmiyorlar ve alana kadar da peşinizi bırakmıyorlar. Bu durumun benzerini Roma’da yaşadığımız için biz hiç yanaşmadık tabii. Fotoğraf malzemesi bu kadar bol olan bir şehirde gerek de yok zaten. Times meydanı çevresinde en çok göze çarpan şeyler aşırı bilgi ve reklam akışı, rengarenk ışıklar, saniyeler içerisinde değişen görseller ve videolardan oluşan dijital gökyüzü oluyor. Buradan sonra yakınlardaki Rockefeller Center ve Bryant Park’a, Grand Central Terminal’a, 5. Cadde’ye uğrayabilirsiniz ve dinamizmi devam ettirebilirsiniz. Dinlenmek isterseniz, hemen dibindeki Central Park’a yürüyüşe geçebilirsiniz. Özellikle yaz aylarında insanların olabildiğince rahat bir şekilde çimlerine yayıldığı, spor ve koşu yaptığı, Metropolitan Sanat müzesine de ev sahipliği yapan Central Park görülmesi gereken önemli noktalardan biri. Özellikle sabah saatlerinde güne başlamak için güzel bir nokta olabilir diye düşünüyorum.

New York’ta bizi en çok şaşırtan ve hayran bırakan şey şehrin caddelerinin bir matematik defteri gibi düzenli oluşuydu. Daha önce hiç gitmemiş birinin bile kaybolma ihtimali çok düşük. Bu kadar kalabalığı ve karmaşayı bu düzenliliğiyle organize edebilmesi de normal geliyor.

Metro seferlerinin sıklığı ve 24 saat olması ulaşımı bir hayli kolaylaştırmış. Bu metrolarda seyahat ederken şehrin ruhunu özetleyen insan figürlerinin de hepsini bir arada görebilirsiniz. Gece saatlerinde daha renkli figürler göreceğinizi de söyleyebilirim. Zaten gün içinde en az bir ya da iki kez metro kullanmanız gerekecektir. Bazı turistik yerlerin birbirine yakınlığı, başka bir deyişle metrekareye düşen ilgi çekici görülecek yer sayısının fazlalığı da bir noktadan diğerine yürüyerek gitmenize ve keşfe devam etmenize olanak sağlıyor. Bu nedenle biz taksiye pek ihtiyaç duymadık, taksi demişken New York’un taksileri meşhurdur. Sayıca o kadar fazla ki, her an boş araç bulmanız mümkün ve ücreti çok da yüksek değil. Uber’den araç çağırmaya üşenirseniz, atlayın bir taksiye gönül rahatlığıyla.

Kafe ve restoran çeşitliliğine gelecek olursak, dünyanın en kozmopolit şehirlerinden biri olduğu için her kültüre hitap eden bir mekân bulmanız mümkün. Kafe ve restoranlarda yediğiniz içtiğiniz hemen hemen her şey için %8 civarı vergi ödüyorsunuz. Ne çok vergi var değil mi! Esasen her ülkede bu tarz vergiler hesaba bir şekilde dahil ediliyordur ama bundan pek haberimiz olmadan ödemeye alışmışız herhalde.

Diğer bir günümüzü de Lower Manhattan bölgesine ayırdık. Bu bölgede beni en etkileyen yapı, ikiz kulelerin yerine yapılmış “9/11 Memorial Müzesi” oldu. Gittiğimiz gün 9 Eylül’dü ve iki gün sonra anma töreni yapılacağı için o günden provalara başlanmıştı. Gördüklerim karşısında çok etkilendim, sözlerle tarifi mümkün değil. O günü tekrar yaşadım, anıt aşağıda fotoğrafta da göreceğiniz gibi sonsuz bir döngüye benzeyen bir havuz ve havuzun etrafında ölenlerin isimleri çalıştıkları bölüme göre tek tek yazılmış. Baktıkça içine alıyor sizi. Neyse hüzne ara verip şehri gezmeye devam edelim. Hemen yakınında Wall Street ve Boğa anıtını ziyaret edebilirsiniz. Ben boğa anıtının pek bir esprisini göremedim, şehrin görkeminin yanında sıradan bir heykel olarak kalmış bence; ama etrafı fotoğraf çektirmek isteyen insanlarla doluydu. Sırada beklemeden fotoğraf çektirmek neredeyse imkansız. Daha sonra o civarda sırasıyla Trinity Kilisesini ve Federal Hall’ı ziyaret ettik. Empire State Binasına girmek şehri tepeden izlemek isterseniz 30-35 doları gözden çıkarmanız gerek biz onun yerine meşhur club-barlarından biri olan 235 Fifth Rooftop’a gittik. Eğer şehri tepeden izlemek ve eğlenmek isterseniz oldukça çekici bir mekân. Giriş sırasındaki güvenlik önlemleri ve içeri girmek isteyenlerin oluşturduğu kuyruk sıkıcı gelebilir ama beklemenize değecek.

Bu arada her gördüğümde yüzümde tatlı bir gülümseme oluşturan kafe tarzında şehir parkı konseptine bayıldım. Bulvarlarla caddelerin buluştuğu birçok kavşağa renkli masa sandalyeler konulmuş. İsterseniz oturup kitabınızı okuyabilirsiniz, isterseniz çantanızdan çıkardığınız bir yiyecek ya da içeceği orada tüketebilirsiniz. Üstelik özellikle belli alanlar da seçilmemiş, kimisi üç dört yolun kesiştiği bir kavşağa, kimisi binalar arasında kalan ufak boş alanlara, kimisi de bir parkın gölgesine yapılmış özgür kafeler olmuş çok renkli ve tatlılar.

Dikkatimi çeken bir diğer konu da Çin nüfusunun beklediğimden daha fazla oluşuydu. Hatta bir bölgenin tamamında Çinliler yaşıyordu. Bölgenin adından da anlaşılacağı gibi China Town. Kendi restoranları kendi dükkânları ve hatta kendi dillerini ülkesinde yaşıyormuşçasına özgürce kullanıyorlar. Son yıllarda Çin’in zenginleşip dünyadaki hakimiyetini artırmasına benzer bir şekilde komşu semti olan Little Italy’deki birçok yeri satın alıp kendi hakimiyetlerini Manhattan içinde de artırmaya başlamışlar. China Town ufak bir Çin, Little Italy ise ufak bir İtalya deneyimi yaşatabilir, kültürel etkinliklerine denk geldiğimiz için biz bu konuda şanslıydık ve bu deneyimi de yaşamış olduk.

Şehrin ihtişamını ve bilindik manzaralarını görmek isterseniz, Manhattan Köprüsü ve Brooklyn Köprüsünü ziyaret edebilirsiniz. Akşama doğru giderseniz şehrin geceye uyanışını da görmüş olursunuz.

New York Minute (New York Dakikası) diye bir kavramı duymuştum ancak yaşamamıştım. Saatler içerisinde beyne giden o kadar çok keyif ve eğlence dolu uyarıcı var ki, insanın tüketim toplumunun bu mabedinde gezerken keyif alamaması mümkün değil. Her insana sunabileceği bir şey var ve dakika dakika yaşamak gerekiyor. Bu yüzden biz de son dakikamıza kadar New York dakikalarını sömürdük de sömürdük. Tekrar gelme sözü vererek buruk bir mutlulukla Lizbon’umuza döndük. Ama bitmedi bir sonraki sayı için Miami’ye hazır olun.

Sevgiler


© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube