Hayallerimiz Küçük mü Olmalı Büyük mü?




“Böyle olacağı belliydi,” diyordu karım telefonda, konuştuğu kişiye. Eve geldiğimi duymamıştı. Her şeyimiz cızırtılıdır da bir tek dış kapımız sessizdir. Tereyağından kıl çeker gibi çıkartırız anahtarı kapının deliğinden. İki kez sola çevirdiğimizde sessizce içeriye buyur eder bizi, hırsızların kulağına kurşun.


İki saat erken gelmiştim. Muazzez’in sesi yatak odasından geliyordu. Belli ki cep telefonu şarj olurken hoparlörü açmış, karyolaya boylu boyunca uzanmış gevezelik ediyordu bazen hayatım, bazen şekerim, bazen de Nurancığım diye hitap ettiği arkadaşıyla. Pil mi dayanır sabahtan akşama dek vır vır, vır vır; telefona da yazık. Bir gün karyolanın üstünde kömürleşecek, durun bakalım.


“Vallahi usandım hayatım, bu herifin evlendik evleneli akla mantığa uymayan hayallerinden. İstifa edeyim, ev yemekleri yapan küçük bir lokanta açalım, yemeklerim mükemmelmiş, bir tutarsa lokantaları zincire bağlarmışız. Gerizekâlı, ev yemeklerinin şubeleri mi olur? Yok, babasından miras göt kadar, bin metrekare bahçeyi satıp gidip Mersin’de apart otel satın alalım. Şekerim, buna, apart otel ne dedim, kıçının üstüne oturdu. Madem becerikli biriydin manifatura dükkânını kapatmasaydın. Daha böyle bir sürü saçma sapan hayaller. Gelmişsin elli beş yaşına, yakında emekli olacaksın be herif, yeter yordun beni! Haksız mıyım Nurancığım. Beş yıldır kafayı hikâye yazmaya taktı. Yahu kıçının kılları ağarmış ne hikâyesi? Yıllar evvel iş değiştirdiğinde dilekçesini ben yazmıştım. Birdenbire kendini Ömer Seyfettin sanmaya başladı. Dur hayatım dur, bitmedi, unuttum; iki ay evvel tutmuş yazdığı zırvaları bir yarışmaya göndermiş, birinci olacak, ödülü kapacakmış. Ay aklıma geldikçe tutamıyorum kendimi, hahaha, gülmekten karnım yarılmıştı. Şekerim, n’apcam bilmiyorum ben bu adamı…”


Kuran hakkı için Ömer Seyfettin -Sait Faik deseydi- dışında söylediği şeylerde zerre miskal -miskal-i zerre miydi?- yalanı yok, mübalağa var. Bi’ kere hayal değil, planlarımdı, hayalim, yarışmayı kazanmak olabilirdi. Dilekçe olayına gelince: Aradan geçmiş yirmi yıl. Ayıp değil mi el âlemin karısına kıçımın kılları hakkında ileri geri laflar edip, dedikodu yapmak? Yarın bir gün ziyarete gelse, yüzüme baktıkça, kadının aklına kıçım gelecek. Bi’ de yeri geldi mi ‘erkek milleti’ derler, hangi erkek karısının bedenin nahoş yerlerindeki kıllardan bahseder arkadaşına, mümkün değil. Olsa olsa, saçının dip boyasını cümle içerisine alır, hepsi bu. Her neyse; o vakit otuz beş yaşındaydım, iki yıllık evliyiz. Bir akşam “Muazzez,” dedim ki bilgisayarmış, formmuş, cv, mail etmekmiş nerdeee… Sene 1992, önce muhtar, sonra bir sürü kâğıtlarla kuruma gidilip, matbu evrak doldurulacak, dilekçe…

“Dükkân çalışmıyor, veresiye vere vere… Kırkımdan sonra devlet beni memur yapmaz. Devlet Demir Yolları jeoloji mühendisi alıyormuş, benim için bir dilekçe yazar mısın?” Bu kadar da kibarım. Devlet memuru olma isteğim karımın da işine geldi. Her ne kadar jeoloji mühendisi DDY’de ne iş, diye dudak büktüyse de seve seve kalemi kâğıdı eline aldı. Övünür dururdu, ticaret lisesinden mezunum diye. “Al sana fırsat, hakkını ver bakalım” dedim. Ama hakkını yemeyelim, o kadar etkili bir dilekçe yazmıştı ki, götürüp belediyenin arka duvarına sırtlarını dayamış, yan yana dizili bir sürü arzuhalciden en ortadaki, yaşı altmış civarında olanına okutmuştum da belediyeden emekli arzuhalci gülme krizine tutulmuş, oturduğu ayakları kısa sandalyeden düşmüştü zavallı, devrilen daktilosunu zar zor tutabilmiştim.


DDY İşletme Müdürlüğüne (başlığı ben söylemiştim.)

Babamdan miras manifaturacı dükkânını esnaflıktan anlamadığımdan dolayı işletemedim. Evli, iki çocuklu, çocuklar ellerinizden öper, jeoloji mühendisiyim. Ev geçindirmek zorundayım. Eşim ev kadını. Duydum ki işletmenize mühendisler alıyormuşsunuz. Otuz beş yaşındayım, fakülteyi her ne kadar dereceyle bitiremedimse de mesleğimi severek yapacağımdan emin olabilirsiniz. Arz ederim.

Ferhat Civelek 02.02.1992


Arzuhalci kendine geldiğinde, “Doğru mu duydum, karınız ticaret lisesi mezunu mu?” dedi, “Allah yardımcın olsun.” Sonra da karımın iki saat üzerinde emek harcadığı dilekçesini buruşturup yanındaki, öteki arzuhalciyle ortaklaşa kullandıkları içi tükürük, kâğıt ve izmarit dolu teneke kutuya atıp, yeni iki dilekçe yazdı. Dilekçeleri ve elimdeki evrakları bir poşete koydu. Yağmur yağma ihtimâlini düşünerek. Yirmi papel, artı yirmi beş kuruşum gitti ama değdi, şöyle ki arzuhalci başka bir pencere daha açmıştı.

“Sabahtan beri önümüz kuyruktu. İller Bankası’na çeşitli dallarda mühendis alıyorlarmış, bir dilekçe de oraya yazalım, evrakları fotokopi çektir, ikisine de götür ver, birinden biri tutar inşallah.”


Kibarlığımın ispatı; o gün olmuş bu komediyi kendisine anlatmamıştım, sırf üzülmesin, kalbi kırılmasın diye, ama o kalkmış ona buna hikâye yazmamı dedikodu malzemesi olarak sunuyor, yanına da kıçımın kıllarının kadayıf telleri gibi olduğunu ekleyip, karşılıklı kıkırdıyorlar. Bayramlık ağzımı açıp, “Salak kadın, senin dilekçen DDY idi, oysa ben yirmi yıldır İller Bankası’nda çalışıyorum, bunu bile ayırt edemeyen sen kalkmış…” demiş olsam, yeri değil mi? Kendini öyle bir kaptırmış ki telefona, lavaboya geçtiğimi dahi fark etmedi, hâlâ gıybete devam. Yahu ayıp, ayıp, az müsaade et karşındaki Nurancığın da iki kelâm etsin. Kadın telefonu bırakıp pazara gidip gelse Muazzez’in haberi olmayacak vallahi.


“Ayol bu Niyazi’nin bitmez tükenmez hayalleri beni yedi bitirdi...”

Beş yıl önce hikâyeler yazmaya başladığımda eşim dâhil herkesten gizlemiştim, bir gece Muazzez’e yakalandım. O uyuduktan sonra yazardım, ben memişhanedeyken uykusu kaçmış, kalkıp okumuş…


“Bu Nurten kim herif? Kim bu Nurten! Hesap ver! Sen ne haltlar çeviriyorsun Nurten’le?” Lafı uzatmayayım, Nurten’in hikâyenin karakteri olduğunu anlatana kadar dilim damağım çatladı. Bu sefer de “Hikâye yazmak kala kala sana mı kaldı, boyu posu devrilesice. Bak Niyazi, hikâye karın doyurmaz, mesaiye kal, ek iş yap, limon sat, mahallede ayı oynat, mahalle mahalle gezip destan sat, aldığımız evin kredi borcunu ödeyemiyoruz, yakında haciz gelecek. Çocuklarının boyu, boyunu geçti…” Mahcup olacağına zeytinyağı gibi üste çıkmıştı. Bilmiyordu ki o Nurten kendisiydi.

Boş zamanlarımda iş yerimdeki odamda yazdıklarımı koruma altında tutar, kimseler görmesin diye azami dikkat gösteririm. Beş yıldır amirime yakalanmadım çok şükür. Yüzdüm yüzdüm kuyruğuna geldim, birazdan sonuçlar açıklanacak ve da da da daam, nihayet büyük hayalim...


Çocukken de hep hayal kurardım, küçük hayaller, gerçekleştirmeye kalkıştığımda da mutlaka bir arıza çıkar ya da yanlış anlaşılırdım. Meselâ orta üçteyken sınıfımızdaki Cemile için küçük bir hayal kurmuştum. Yürürken ayaklarını yampiri atardı ama olsun Fatma Girik gibi kızdı. Okul çıkışı yaklaşıp arkadaşlık teklif ettim, başıma çantasını geçirmekle kalmamış, akşam da annesini babaanneme şikâyete göndermişti. Sonra hafta sonu arkadaşlarla bisiklet yarışına katılmış -bisiklet hızını alınca selenin üstünde ayağa kalkardım-, ancak henüz elli metre gidemeden tekeri taşa takılıp tepetaklak düşmüştüm. Her yerim yara bere içinde kalmıştı. Böyle aksilikler oluyordu. Nitekim düşe kalka büyüyecektik, hayat başka nasıl öğrenilirdi? Böyle birçok hayal kırıklıkları yaşadığımı gören babaannem sonunda beni yanına oturttu, orta sona gittiğim yıl.


“Hayal kurmak iyidir Niyazi ama kulağına küpe olsun, küçük hayaller başını belaya sokar.”

“Babaanne küçük hayaller niçin başımı bela soksun?” Bilirsiniz, o yaşın çocukları, tatmin edici cevaplar alıncaya dek sorularının sonunu getirmezler. “Oğlum, küçük hayaller tehlikelidir, kızlar o yüzden devamlı üzülürler. Sen erkeksin, büyüyüp evlendin diyelim, kalkar eve orospu getirmeye kalkışırsın. Ya da komşunun güzel hatununa göz koyabilirsin.”


Pes doğrusu, vallahi pes, orta sona giden bir öğrenciye verilecek öğüt mü bu? Ne oldu dilime sürüp durduğun acı bibere babaanne? Büyüklerin diline sürmek yasak mı?

Hacı dedem de az değilmiş hani, babaannemi yaptıklarıyla nasıl doldurmuşsa, bir anda yıllardır içinde şişirdiği, tiksindiği iki paslı hatırasını salıvermişti küpünden, gaz çıkartırcasına. Babaannemin olmadığı bir vakitte dedemi de sıkıştırdım. Neden küçük hayaller zararlıydı? Velhasıl, dedemle babaannemin küçük düşlerin sakıncaları hakkında gerekçeleri bana saçma gelmişti.


“Elbette hayaller kur oğlum ama küçük olmasın, onları gerçekleştirmek akıllıca gelebilir, fakat uygulamaya soktuğun vakit başkasına olmasa bile kendine zararın dokunur.”

Küçük hayaller yüzünden başımın belalardan kurtulmamasına rağmen küçük hayallerin kötülüğünü anlayamıyordum. İlkokuldan itibaren yılda bir iki kez yapılan münazaralardan birinin konusu küçük hayallerin zararları olsaydı fena mı olurdu? Ben de aydınlanırdım. ‘Devlet konuşma özgürlüğünü sınırlamalı mıdır, sınırlamamalı mı?’ münazarasının ne yararı olacak ki, ağzı olan konuşacak elbette.


Bu böyle liseye dek sürdü. Lise ikide aksiliğin babasıyla karşılaşınca oyun bitti, fena çuvalladım. Az kalsın hayatım kayacaktı. Olay şöyle cereyan etmişti: teneffüste sigara içiyoruz, çapkınlığıyla ünlü bir arkadaşla. Aynı soruyu ona da sordum. Parmağıyla köşeye çekilmiş dört kızı gösterdi, dördü aynı anda konuşuyor, aynı anda kıkırdıyor, arada da çaktırmadan bizi gözetliyorlar.


“Meselâ şu kızlardan Zühal olan, bildin mi fingirdeği, bilirsin, bilirsin, gözden kaçacak gibi değil, nasıl ateşlidir bir bilsen bu yavru… Tanışmak, yatağa atmak istemez misin?” Hakikaten acayip alımlı, güzel, oynak bir kızdı Zühal, Cemile’ye on basar. Gözlerim teneffüslerde hep üzerinde olurdu.


“Güzel de laf mı oğlum, artist, artist maşallah. Kimin manitası, senin mi?”

“Kim hayal ederse onundur o. Hayal etmişsindir, bakma güzelliğine, öyle büyük hayal kurulacak bir kız değil, karşıdaki büfenin arkasına arada biri gelir, kızı yatağa atmak istiyorsan ondan hap alacaksın.”


“Ne hapı oğlum, benim bildiğim hapı eczaneler satar.”

Neyse, mesele anlaşıldı. Bana göre şeyler değil lâkin arkadaş zihnime iblisi yerleştirmişti. Nerede o sağlam irade, ergen bir bakirim. İkinci gün büfenin arkasına gizlendim, derslere girmedim, küçük hayalimi gerçekleştirebilmenin heyecanı tüm benliğimi sarmıştı. Bıyıklı nihayet geldi, üçüncü teneffüssün sonuydu, yavaşça yanaştım, selamünaleyküm. Uzatmayayım, malı aldım almaya ancak arkadaşın dediğinden de merhametsiz çıktı şerefsiz, sabah abimin cebinden arakladığım -o uyurken-paraları harçlığıma ilave etmiştim. Hepsini hiç etti hapçı p… Şimdi bir sürü ayrıntıyla başınızı ağrıtmayayım. Cuma günü öğlen vakti, polis minibüsü okula geldi. Bileklerime kelepçe takıp beni karakola götürdüler. Ebeveynlerim haklı çıkmıştı. Hap kullanmaktan, satın almaktan, satmaktan dolayı değil, küçük düşümü gerçekleştirmeye uğraşırken cinayetten nezarethaneye tıkılmıştım.


Siz, siz olun, asla bir kıza, ottur, haptır, şudur budur sakın ola vermeyin. Mümkünse o işlerden kilometrelerce uzak olun. Allah esirgesin paçayı cinayet bürodan kurtaramayabilirsiniz. Benimki de öyle oldu. Eğer gerçek katil yakalanmamış olsaydı zokayı yutmuş, on beş yıl sonra, telefon sapığı Muazzez’le evlenmemiş olacaktım. Bazen zoka yutmak konusunda tereddüt ettiğim olur, evlenerek mi zokayı yuttum, yoksa... Hangisi hakkımda hayırlı oldu acaba? Kız, otelin 342 no.lu odasında beni bekleyecekti. Avucuma tutuşturduğu kâğıtta öyle yazıyordu, B… Oteli, 342 no.lu oda. Bari otel de otele benzeseydi, daha çift kapılı, boyası dökülmüş, ittirdiğimde kurbağa varaklaması gibi ses çıkaran kapıdan girer girmez pis koku burnuma çarptı. Kötü kokulara karşı alerjim vardır, düşer bayılırım. Meselâ çamaşır suyu kokusu da öyledir. Muazzez az kalsın bu sebeple boşayacaktı beni, henüz balayımız ertesinde. Annesi araya girdi de sabundan bir temizlik sıvısı icat ettiler, kokusunun beni bayıltmayacağı, çamaşır suyundan dolayı eşinden ayrılan ilk koca olmaktan kurtuldum.


İyi ki öyleymişim diyorum. O berbat kokunun genzimi doldurmasına ramak kalmıştı ki derhâl gerisingeri dönüp otelden ayrıldım. Gerçi koku derdim olmasaymış Zühal’i yatağa atma hayalim yine gerçekleşmeyecekmiş, zira 342 no.lu odanın yatağında beni Zühal’in ölüsü bekliyormuş. Böylece tuzağa düşmekten yırttım. Önce kızın içeceğine yüksek dozda antidepresan katıp sonra kızı bıçaklayan kim çıktı biliyor musunuz? Teneffüste beni fişekleyen o çapkın arkadaş. Uyanık, beni kullanıp, kızdan intikam alacak -neyin öcüyse artık- bir taşla iki kuş vuracaktı. Neyse, neyse, savcılığa sevk edilmeden nezarethaneden salıverildim. Ama şu da var, bu olayla büyük sükse yapmıştım. Bu kısımları geçelim. Dediğim gibi, o iki saatlik karakol olayı dosyama işlenmiş olsaydı Muazzez’le evlenmem mümkün olmazdı. Hiç cinayetten içeride tutulmuş birine kızını verir miydi vergi dairesinde şef yardımcısı olan Rıza Bey, vaka on beş yıl önceye dayansa da? Üstelik memleket zibil gibi nikâhlı karısını, boşadığı karısını canice öldüren kocalarla doluyken.


İşte bu nahoş hadiseden sonra, uzun süre hayal kurmayı bıraktım. Derslerime çalışıp jeoloji mühendisi oldum, askerliğimi asteğmen olarak yaptım, manifaturacılığı dedemden devraldım. Sonra birden seviye atlayıp, doğruluğu tartışmaya müsait küçük düşleri terk edip, sesim şarkı, türkü söylemeye müsait olmadığı hâlde Maksim Gazinosu’nda assolist olmayı. Zerre oyunculuk yeteneğim olmadığı hâlde, sinema afişlerinde boy boy resimlerimin olmasını; Ses Dergisi zamanına yetişememiştim. Olimpiyat oyunlarında, sporun herhangi bir dalında altın madalya kazanıp, kürsüde bayrağımızı dalgalandırmayı -ki ağaç yaşken eğilir, o yaşta sporun hangi branşı beni kabul ederdi- hayal ederdim. Otuz üçümde izdivaç yaptım. Muazzez küçük büyük hayallerimi kapsamıyordu. Küçükken Mr. Brown’ın saygıdeğer refikası Mrs. Brown’ı hayal eder, büyüdüğümde Mr. Brown dünya değiştirir, ışıklar içerisinde uyur, Mrs. Brown da bana kalır diye düşler kurardım; Brown’ları bilenler, bilmeyenlere anlatsın bir zahmet. Maalesef nasip olmadı, benim için ona buna “Ayol bu Niyazi” diyen kadınla dünyamızı bir ettik.


Velhasıl hayat meşakkati içine düştüm. İşte Muazzez’in telefonda Nurancığına bahsettiği, ona göre hayal, bana göre plan, program dâhilinde olan fikirlerim, yaşım kırkı geçince beynime musallat oldular. Memuriyet can sıkıcıydı. Hiçbirini gerçekleştiremedim. Yaşım elliyi bulmuştu ki ikinci bir seviye daha atladım. Hikâyeler yazmaya başladım, birkaç yıl sonra Nobel’e aday gösterileceğimi hayal ederek. Ama ilkin Sait Faik yarışmasında derece almalıydım. Beş yıldır yazıyordum. Yayınevleri s…tir çekip duruyorlardı. Ben de iki ay önce yedi kısa hikâyeyi birleştirip, yarışmaya gönderdim. Eve erken gelmemin nedeni buydu. Saat beşte sonuçları e-postayla gönderecekler. Kazanacağım, hissediyorum, birinci olamasam da üçüncü... Üçüncüye az para veriyorlar ama kitap basılacak. Sonuç açıklansın, telefonun ekranını açık tutup, karyolada gevezelik eden Muazzez’in gözüne gözüne sokacağım, bakalım kendi karyolasındaki Nurancığına neler yumurtlayacak.

Böyle işte, hayallerimden ötürü gülme krizlerine yakalanan Muazzez bir iki gün sonra gazetelerin başlıklarını okuyunca beyin kanaması geçirip, yallah eşek cennetine gidecek mi göreceğiz?


“Sait Faik ödülünü kazanan Ferhat Civelek, farklı üslubuyla edebiyat dünyasını sarstı, eserinin yirmi iki dile çevrileceğine dair duyumlar aldığımız... Bundan sonraki öyküleri şimdiden merak konusu…”


Muazzez’in müzevirlik ettiği yedi adet hikâyemin adını ‘Amaçsız Çırpınışlar’ koymuştum. Nasıl? Hoş değil mi? Tam senlikmiş dediğinizi duyuyorum. Muhakkak herkesin amaçsız çırpınışları olmuştur hayatında. Bizim İller Bankası’na yeni tayin olan kızın biri, biraz samimi olduktan sonra, konu oraya nereden geldiyse, her gece Tom Cruise ile evlenmeyi düşlerdim demişti. Meselâ babaannem için en büyük hayal hacca gitmekti, dedem gitmiş -acaba komşunun karısıyla mı?- o gidememişti bir maruzatından dolayı.

İnsanı hayatta tutan, ona gaz veren hayalleridir. İster küçük, isterse büyük olsun.

Özlemin ikiz kardeşinin adı hüzündür. İlk öykümün ana öğesi özlem ve hüzündü. İkinci hikâyemde bocalayışımızın nedenlerini incelemiştim. Sonra mahallemizde bir kadın vardı, yoksul, kocası onu beş çocukla bırakıp öteki dünyaya göç etmişti. O kadının beş çocuğunu büyütürken yoksulluğa karşı direnişini anlatmıştım, yoksulluğu bir ‘yaşama biçimi’ olarak kabullenmesini. Sonraki öyküm gençlik hareketlerine katılmış bir gencin hüzünlü sonu... Son hikâyemse küçük hayalleri olan bir adamın çırpınışlarını anlatıyordu.

Muazzez hâlâ konuşuyordu, cep telefonumun e-postasına bildirim düştüğünde. Gönderiyi okuyunca, keşke küçük hayaller kurmaya devam etseymişim dedim, dedemi, babaannemi dinlemeyip. Büyük hayalim fiyasko ile neticelenmişti çünkü. Jüri öykülerimle ilgili şöyle bir şey yazmış, ‘Kurmacayı, gerçeğin içine yerleştirmekte sıkıntılar var.’

Ulan Jüri Efendi bırak bu ayakları, söyle bakim; küçük hayaller mi, yoksa büyük hayaller mi?...



Yazan: Abdullah KÜÇÜK

Düzeltmen: Tolga ZİYAGİL


© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube