En son güncellendiği tarih: Nis 17



(Elindeki kazmayı son gücüyle toprağa sapladı “Ya Allah,” diyerek. Öyle bir sallıyordu ki kazmayı, görenler toprağa savaş açmış bir meczup zannederdi. Toprak savaşı kaybetmeye başlayınca kürekle çukur kazmaya devam etti. Kürekle aldığı toprağı yan tarafındaki tepeciğe atarken arada bir yere çöküyor, “affet, affet,” diye eski bir çarşafa sarılı tortop olmuş çıkıntıyı okşuyordu.


Çarşafa dokunurken parmaklarına bir şey takıldı; mavi bir boncuk.


Babaannesi “kem gözlerden korusun kuzumu, hiç yanından ayırma emi, gündüz kıyafetine gece yattığın çarşafa takıver,” demişti.


Şimdi parmaklarının arasındaki bu küçük mavi taş, onu başka kem gözlerden korumuş ama kendi içindeki kötülüğü alıkoyamamıştı. Küçücük bir bedeni soldurmaya gücü yetmişti ama şimdi kendi nefesini kesemiyordu. Can mı tatlıydı yoksa kendini öldürmenin günahı öteki günahlardan ağır mı basmıştı bilinmez.)


Upuzun saçları vardı Gülfem’in. Her sabah ikiye ayırdığı saçlarını örer, komşu kızından kalan formanın bolluğunu kemeriyle kapatıp okula fırlardı. Arkasından seslenen annesine dönüp el sallar, koşmaya devam ederdi. Annesinin, “Allah zihin açıklığı versin, Allah kötülerle karşılaştırmasın,” dualarını duymaz ama bilirdi. Annesinin duaları rüzgârla uçuşup Gülfem’e iki kanat olurdu adeta.


Sokağın köşesini döndükten sonra ikinci evin zilini çalar, arkadaşı Nihan’ın hazırlanmasını beklerdi. Nihan ağır adımlarla gözleri daha açılmamış bir halde kapıda görünür;

“Gülfem, bugün de gitmeyelim ne olur?” diye söylenirdi. Söylenirdi ama bir yandan da siyah parlak ayakkabılarını giymekten geri durmazdı.


Ellerindeki kitapları yeni olgunlaşmakta olan göğüslerine kalkan yapan iki genç kız, güneşin yükseldiği yöne doğru yol alırlardı her sabah. Hayatının önemli bir dönemecinde olduğunu bilmemenin rahatlığıyla, gördüğü rüyayı arkadaşına anlatıyordu o gün Gülfem.


Okul bitip de eve döndüklerinde, Gülfem, annesini, babaannesinin karşısında oturmuş, tülbendinin kenarıyla gözyaşlarını silerken buldu. Babaannesi Gülfem’i dizlerinin dibine çekti. Bir ağladı, bir söyledi… Bir okşadı Gülfem’in saçlarını, bir sildi gözyaşlarını…


“Gülfem’in okuduğu yeter diyor amcaların… Gülfem çok güzel diyorlar… Yarın bir gün Gülfem’in peşine it kopuk takılırsa ne yaparız diyorlar, erkenden evini yurdunu bilsin, bundan daha iyi kısmet mi olur, okulu bitirse ne olacak sanki, yine evlenmeyecek mi diyorlar…”


Gülfem, henüz üzerinden çıkarmadığı formasının kemerini gevşetti. Nefes alamıyordu. Gönlüne daha hiçbir aşkın ateşi düşmeden, kalbini hızlandıracak bir bakışa bile değmemişken nasıl evlenirdi? Ya okulu… Ya hayalleri…


Hepsini bir gecede toplayıp çeyiz sandığına koydu Gülfem. Annesinin ördüğü dantellerin arasına özenle sakladı isteklerini, düşlerini. Sandıkla birlikte yüreğine de bir kilit vurdu. Zaman nasıl geçti anlamadı.

O bahar sabahı güle oynaya gittiği okul yolunda kaldı aklı. Sanki her gün tekrar tekrar o yolu gitti de dönemedi bir türlü.


Ne ellerine yakılan kınayı fark etti, ne pul işlemeleri boynunu saran gelinliği… Ne günleri sayabildi ne geceleri. Yüreğine oturan taşın ağırlığıyla çekti ruhunu bedeninin bir köşesine, oturduğu yerden seyretti kendi yaşadıklarını.

Sonra, çok ama çok sonra… Gülfem’in ruhu bedenine dar gelmeye başladı. İçinde bir yerlerde uyanan, ne olduğunu anlayamadığı, tüm vücudunu sarıp kasıklarında toplanan bir duygu aklını başından aldı. İçine olmayacak bir ateş düştü. Geç mi kalmıştı her şeye… Yirmi beşine yeni girmişken nasıl geç kalabilirdi ki hayata.


O ateşle hayallere daldı Gülfem. Bazı günler tüm gün koltukta oturdu hayal kurdu, bazı günler yerinde duramadı hayal kurdu. Sonra gidip her hayalini sandığına attı. O kadar çok hayal attı ki sandığa, sandık kapanmaz oldu ve bir gün o sandıktan bir çift mavi göz çıkardı Gülfem. Bazı günler avucunda tuttu, ilk kez kendi seçtiği bir elin sıcaklığını hissetti. Bazı günler yatarken yakasına taktı; tüm kadınlığını serdi özgürce, kimi gün de saçına taktı, aklıyla da sevdi mavi gözleri.


Bir zaman sonra yine sandığı açtı Gülfem. Bir çift patik çıkardı bu kez, avucunun içi kadar, pembe, beyaz.

Pamuklara sardı patiği, koynunda yatırdı her gece. Bir avucunda mavi boncuğu bir avucunda pembe patikleri sakladı. Gecesi gündüzü birbirine karıştı. Bir hayal âlemine daldı ki çıkması imkânsız. Kocası bir koluna girdi, annesi ötekine, doktora götürdüler Gülfem’i. Avuç avuç ilaçlar koydular önüne. Saati saatine içirdiler hapları. Hayalleri olmadan nefes almasının bir anlamı varmış gibi hayata tutunmasını istediler ondan.

İlaçlar etkisini göstermeye başlayıp da hayal aleminden çıkmak üzereyken mide bulantıları başladı Gülfem’in. Doktorlar iki aylık hamile dediler. Kocası sevinçten deliye döndü. Bir yandan da korkusunu yenmeye çalıştı. Hemen ilaçları bıraktırdılar Gülfem’e. Yine aldı eline patikle mavi boncuğu.


Mide bulantıları arttıkça sinirlendi Gülfem. Yaşadığı 8 yıllık uykudan uyandı. Bedeninin bir köşesine saklanmış olan ruhu ayağa kalktı. Evlerde duramaz oldu, odalara sığmadı.Hava değişikliği iyi gelir dediler. Babaannesiyle birlikte köye gönderdiler Gülfem’i.


Her sabah süt sağdı Gülfem, inekleri çıkardı ahırdan, yaylattı.Tavuklara yem verdi. Şalvarının bir cebine mavi boncuğu koydu bir cebine pembe patiği.Her gün köyün sokaklarında dolanıp dağın dibine değin yürümeyi adet edindi. Kuşlarla konuştu, köpekler yoldaşı oldu. Bir kez olsun karnına dokunmadı.Nihan’la okula gittiği o günü yaşamaya başladı. Köy yollarından kendine yeni bir yol yaptı, her taşını kendi döşediği.

Önce okuldan eve dönerken bir aşk yarattı kendine. Sonra eve dönünce babaannesiyle annesini kaldırdı karşılıklı oturdukları yerden. Annesini mutfağa gönderdi. Babaannesini namaza durdurdu.


Köyün yollarından her geçişinde yeni bir kader çizdi kendine. Okulu bitirdi, üniversiteye bile gitti. İşe başladı. İlk kez yaşamının bir anlamı olabileceğini hissetti.

Öfkesi dindi diye sevindi babaannesi. Gülfem’in gözlerinden geçen hayatı göremedi.


Bir akşam Gülfem hayalindeki işten dönerken karnına bir ağrı saplandı. Tuttu karnını ilk kez. Deli bir düşünce geçti aklından. Hamile olmasaydı eğer… şimdi her şeyi bırakıp yeniden başlayamaz mıydı?


Ahıra girdi. İçindeki bu şeyi söküp atmanın bir yolunu aradı. Bir kaz tüyünden medet umdu. Bacaklarının arasından akan sıvı samanların üzerinde yayıldıkça dünya karardı.


Gözlerini açtığında beyaz gömlekli bir adamın gülümsemesiyle karşılaştı. Hadi gözünüz aydın deyip gitti adam. Babaannesi “üzülme kuzum, çok gençsin daha,” dedi. “Çok genç.”


O günden sonra hiç konuşmadı Gülfem. Mavi boncukla, pembe patiği aldı. Ahırdaki kanı kurumuş bir avuç samanla birlikte beyaz bir çarşafa sardı. Eline bir kazma bir kürek alıp köyün mezarlığının yolunu tuttu

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube