HASTA MIYIM, SUÇLU MUYUM ?

En son güncellendiği tarih: Nis 18



Yağmur, kar, puslu hava, battaniye, kitap ve kahve… Cânım kış mevsimi sen ne güzelsin. Güzelsin güzelsin de yahu neden bu kadar hastalığı da beraberinde getirirsin? Sözde derler ki “Kar yağsa da mikroplar ölse!” , “Hava soğuyunca mikroplar kırılır.” vs. Eh be kardeşim. Bunca insan neden hark hurk, salya sümük geziyoruz ki madem? Nerde bu mikropların kaynağı? Gidek, öldürek hepiciğini. Şaka bir yana bazen hastalanmak gerekir. Sağlıklı bir bedenin hastalanmaya da ihtiyacı vardır. Mantıklı düşününce zaten ara sıra biriken o pisliğin bir sivilce misali erip vücuttan atılması elzemdir. Evet, çok keyifli bir durum değil. Evet, yaşam kalitemizi düşürüyor ama bir müddet o bedenin dinlenmesi şart. Bu konu da vücut sağlığımız için aslında çok önemli olan fakat toplum olarak yaptığımız en büyük yanlışlardan birkaçı için bir şeyler anlatmaya geldim.


Öncelikle yaptığımız en büyük hatalardan biri ne yazık ki hemen hastanenin yolunu tutmak. Sanıyoruz ki ilaç içersek daha çabuk atlatırız. Sonrasında ise 15 gün sonra neden yine hastayım diye yakınırız. Çünkü ev de dinlenme ile geçebilecek hafif bir soğuk algınlığına hem ilaçla müdahale ederek vücudumuzun savunma mekanizmasını çökertiyoruz hem de bedenimizin dinlenmesine müsaade etmiyoruz. “İlaç kullandım, iyileştim.” Sanarak aslında vücudumuzdaki o basit enfeksiyonun her seferinde mutasyon geçirip daha dirençli hale gelmesine sebep oluyoruz. Ve tüm bunlar bir kısır döngü haline geliyor. Burnum aktı, ilaç, iyileştim, tekrar. Burnum aktı, ilaç, iyileştim, tekrar ve böylece tüm kış mevsimi burnumuzdan peçetelere akıveriyor. Hele ki şu antibiyotik mevzusu… Gerçekten evlerden ırak ve öyle bir hale gelmiş ki her şey o daha büyük içinden çıkılmaz bir kısır döngü. Doktorlar uyarıyor uyarmasına ama halk öyle bir baskı yapıyor ki artık onlarda bıkmış. Açıklama gereği bile duymadan sakız verir gibi yazıp geçiyorlar reçeteye.


Bizim kadim tedavi yöntemlerimizden olan kuru kupa, hacamat, sülük dersen kimse yanaşmaz. Kan var derler. Hayatta yaptırmam morarıyor, kesiyorlar derler. Iyyy sülük, iğrenç derler ya hani. O katlanamadığımız grip karşısında içilen ilaçların böbrek, karaciğer, bağırsak ve bilimum diğer organlarımızda bıraktığı hasarı canlı canlı görebilseydik eğer kimse hastanenin H harfini bile ağzına almazdı.


Her şey arz talep meselesidir. Bu işin köküne indiğimizde hepsinin temelinde sağlıklı ve düzenli beslenme var. Doğuştan hiper- süper bir bağışıklık sistemine sahip olanlar konumuz dışı tabi. Aslında yaratan öyle harika bir sistem kurmuş ki… Mevsim geçişi ile birlikte düşen bağışıklık sistemi toparlansın diye en vitaminli sebzeyi meyveyi o mevsimlere vermiş. Ama insanoğlu açgözlü… Mevsimi olmayanı illa ki yemek için çeşitli yetiştirme imkânları sağlamış. Mevsimi değil. Olsun, ye. Yasak! Olsun, ye. Hep ye. Eee, sonra? Sonrası, bir türlü toparlanamayan bağışıklık sistemi… Sonrası, hafif enfeksiyonlarla bile baş edemez hale gelen çürük bir mekanizma. Sonrası, doktor ve ilaçlar. Sonrası, kara delik… dedim ya hepsi arz talep meselesi. Diğer ülkelerdeki sağlık sistemi ve beslenmeye baktığımızda örnek alınması gereken bir ülke olarak Çin Halk Cumhuriyeti var. Böcek falan yiyorlar, diye hor görürüz ama biri hastalanıp hastaneye giderse ve yeniden o hastalığa yakalanacak olursa tedavi eden doktor hakkında soruşturma açılabiliyormuş. Yani diyor ki sen doktorsun, hastalığımı tedavi et ve benim yeniden hastalanmamamı sağla. Beni bu konuda bilgilendirmek senin görevin.


Karşılaştırma yapıp mantıklı düşünmemek elde değil. İlaç yazma kotası dolmadı diye maaşı kesilen doktorlar varmış bizim ülkemizde ya. İnsan neler neler öğreniyor araştırınca. Kimlere emanetiz şaşırıp kalıyoruz. Şaştığımızla kalakalıyoruz. Yıllardır yanlış bildiğimiz bir diğer konu ise; hastalık anında yemezsen iyileşemezsin! Bu konuyu da ilk okuduğumda çok şaşırmıştım. Çünkü malumunuz, ezberleri yıkmak kolay değil. İnanın ki test ettim, onayladım ve gerçekten hastalık anında bedene müsaade edilirse nasıl daha hızlı toparlar gördüm. Yani tevekkeli değil bu iştah kesilmesi. Mekanizma bağırıyor. Sindirime zaman harcayamam, şu mikropları atmam lazım, bana bırak, halledeceğim; diyor. Ama yok. İnanmışız bir kere. Ye, ye, ye. Yani hiç yeme değil tabi. Ye ama meyve ye, çorba ye. Canının çektiği kadarını ye. Çekmediği yerde zorla tepme. Söyleyecek, konuşulacak çok şey var daha ama çok uzatmadan evde yapılabilecek birkaç tedavi ile noktalamak istiyorum artık. Boğaz ağrısına birkaç gece kuru incir ısıtılıp sarılırsa birebirdir. Burun tıkanıklığının çaresi tuzlu su ile temizlemektir mesela. Ya da nane yağı koklamak. Hiç olmadı kalkın soğan koklayın. Çörekotu yağını eksik etmeyin evlerinizden. Öksürük için ise saf pekmez ve tereyağı balgam söktürür. Evde saf bal ile yapılabilen öksürük şurupları var mesela. Ihlamur, ada çayı, kekik, zencefil ve bolca limon. Sarımsaklı yağ keşfettim bu yıl. Çok şükür çocuklar hafif atlatıyorlar kış başından beri. Ev kokuyor demeyin. Koksun. Sağlıktan daha önemli değil ya. En önemlisi mevsiminde bol bol yiyin sebzeyi, meyveyi. Yaradan yaratmış bol vitaminli meyveleri bu mevsimler için.

Üç dört günde geçebilecek bir hastalığı gözünüzde büyütmeyin. İlaç almasanız da onun ömrü yine üç-dört gün. Azıcık sabır, bolca dinlenme, temiz hava ve hastalığın seyrine göre hafif beslenme tedavisi. Ama biz istiyoruz ki bunlarla uğraşmayalım. Şipşak hapı içelim gitsin. O zaman da yapacak bir şey yok kısır döngüyü kısırlaştırmaya devam edin. Tıp düşmanlığı değil anlatmak istediğim. Toplumca yaptığımız en büyük hatalardan biri olan gereksiz ilaç kullanımı. Bedeniniz gerçekten ilaca ihtiyaç duyduğu an anlarsınız ancak bu detayı. Velhasıl kelam. Hastalıkmış, salgınmış tüm suçu canım kış mevsimine yüklemeden önce tekrar bir durup düşünelim mi a dostlar?



Editör: Damla Güler Öztürk

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube