© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

Trenden indikleri ilk gün, onca yorgunluğuna rağmen, etrafında gördüğü palmiye ağaçlarını seyre daldı. Önce köyden kasabaya kadar bir traktör üstünde gelmişler sonra kasabadan şehre inip oradan trene binmişlerdi. Yanlarına fazla eşya da alamamışlardı. Gittiğimiz yerden alırız bir şeyler demişti kocası. Kocası, evet. Bütün bir ömrü birlikte geçireceği, çocuklarının babası olacak olan adam. Çocukluğunun ruhunda açtığı ince sızıyı kapatacak, yüreğini açmaya hazır olduğu adam. Aynı köyden olmalarına rağmen çok tanımıyordu onu. Kocası sürekli başka şehirlere gider, köyde pek durmazdı. Kendisi de zaten 5 kardeşine bakmaktan arta kalan zamanlarında tarlaya gider, evi temizler, ekmek yapar, süt sağar, soba yakar, kışın karları kürer ve annesinin yapması gereken her şeyi büyük bir özveri ile yerine getirirdi. Annesiyse, hala doğumdan birkaç ay sonra ölen oğlunun yasını tutuyordu altı çocuğu daha olduğunu unutarak.


Şimdi bir kurtuluş umudu çıkmıştı karşısına. Evlenip başka bir şehirde yaşayacaktı. Üstelik kocası koskoca memurdu. Öyle gündelik işlerde çalışan haytalara benzemezdi o. Bambaşka bir hayatın kapılarını araladığını düşündüğü yeni hayatın ilk adımlarını atmak için yerdeki bohçayı eline aldı ve kocasının arkasından yürümeye başladı. Çok hızlı yürüyordu kocası. Üstelik tren garı çok kalabalıktı, sanki köydeki tüm insanlar köyün meydanında toplanmış bir ileri bir geri hareket ediyorlardı. Adımlarını iyice sıklaştırmasına rağmen yetişemedi kocasına. Birden karşıdan gelen adamla çarpıştı, bohçası düştü, aceleyle bohçasını yerden aldı, kafasını kaldırınca kocasını göremedi. Herkes üstüne üstüne mi geliyordu, kocası ne tarafa gitmişti, üstünde ne vardı, mavi gömlek mi, diye beynine üşüşen düşünceler gözlerini karartmaya başladığı anda bir ses duydu.


"Halime, kız, bu tarafa gel!"


Sesin geldiği yöne bakınca gördü kocasını. Sesin tonundan ürkmüş olsa da kaybolmamış olmanın sevinci ağır bastı.


"Geldim geldim," diyerek koştu.


İki katlı tavanı yüksek bir binaya girdiler. Üst kata çıktılar. Burası sanki tek bir ev değildi. Bir koridorun sağına soluna dizilmiş birkaç kapı vardı. Daha sonra buraya apartman denildiğini öğrenecekti. Soldan ikinci odaya girdiler. Geniş odanın köşesinde bir kapı daha vardı, içinde mutfağın olduğu. Mutfağın köşesine de ufak bir yer yapılmıştı. Banyo olarak kullanılıyordu.


"Sen burada bekle, ben birkaç eşya bakıp geleyim," diyerek kapıyı kapatıp gitti Cabbar.

Elinde bohçasıyla ayakta kaldı Halime. Başörtüsünü çıkarıp beline kadar uzattığı, açtığında dalga dalga dökülen, çok sevdiği uzun siyah saç örgülerini çözdü. Her sıkıldığında yaptığı gibi parmaklarıyla saçlarını taradı. Sonra yere bağdaş kurup bohçasındakileri çıkarmaya başladı. Patikler, ucu oyalı yazmalar, sofra bezleri, danteller ve gittiği yerde kök salsın diye küçük bir beze sarılı maya da vardı.


Kocasının odanın köşesine koyduğu çuvalla bavula doğru gitti. Çuvalı açtı. Biber salçası, pul biber, tarhana, bulgur vardı, hepsi de mis gibi köy kokuyordu. Bavulda da kıyafetleri vardı. Kocasının üniforması, mavi gömlekleri, ceketi, pantolonu…


Beklemeye başladı Halime, saati olsaydı kaç saat beklediğini de sayardı elbet. Hava kararmaya başlayınca içini bir korkudur aldı. Dışarıdan gelen sesler ürküttü onu. Pencereden bakınca yıldızlar görünüyordu artık. Balkona çıkmaya korkuyordu. Şimdi köyde olsaydım diyecekti ama vazgeçti. Ya bez yıkıyordum ya da çocuk uyutuyordum, ne yapacaktım sanki dedi omuzlarını silkerek. Ama babasını özlemişti. Severdi babasını. Babası ne zaman çalışmaya başka bir şehre gitse gelirken ona mutlaka bir şeyler getirirdi. Giderken de sorardı.


"Ne istersin Halime kızım," diye. Halime de her defasında canının sağlığı babam, derdi.

Kapının aniden yumruklanmasıyla başını dayadığı camdan sıçradı bir anda. Koşarak gitti kapıya, daha o koşarken Cabbar’ın sesini duydu.


"Aç aç, benim."


Cabbar önde adamlar arkada içeri girdiler. Adamlar ellerindeki karyolayı odanın köşesine koyup gittiler. Cabbar kapının önündeki yatağı da getirip karyolanın üstüne serdi. Yatak, sanki birbirinden habersiz kumaşların ezkaza bir araya gelmesiyle oluşmuş gibi, karışık renkli ve biraz kirliydi. Cabbar yatağa oturdu, hafif yaylandı yatakta, iyi iyi bu. Kaç para verdim ben buna, sağlam bu, işimizi görür, dedi. Halime’nin yanakları kıpkırmızı olmuştu.


Sabahları Cabbar işe gidince, kendini yutacakmış gibi hissettiği bu yüksek tavanlı ev boğuyordu Halime’yi. Cabbar evde olsaydı bu kadar sıkılır mıydı bilemiyordu. Çünkü Cabbar işe gitmediği günlerini de dışarıda geçiriyor, akşamları geç geliyordu. Bir kez beraber dışarı çıkmışlardı. Halime, bir ablası olsa ancak o kadar sevebileceği, ona yalnızlığını unutturan komşusu Melek Hanım’dan ödünç aldığı ruju bile sürmüştü. Cabbar önde Halime arkada yürümüşler, üzerinde beyaz kuşların oynaştığı masmavi bir çarşaf gibi uzanan denizin kenarına gelince durmuşlardı. İlk kez deniz gören Halime ufak bir çığlık atmış, hemen kayalıklara çıkıp, denize dokunmak istemişti. Ayağını kayalıkların önündeki beton duvara atar atmaz Cabbar dur diye bağırmış ve o sırada sürdüğü ruju görmüştü. Öyle bir sil onu ağzından demişti ki, Halime bir daha hiçbir makyaj malzemesine yaklaşamamıştı.


Bir sabah mide bulantılarıyla uyandı Halime. İçinde bir canlının büyüdüğünü öğrendiğinde, kuracağı tüm hayallerin, Cabbar’ın aşılması zor ilgisizlik duvarına çarpıp yok olacağını bilmiyordu henüz. Fakat tüm kocaların Cabbar gibi olduğunu artık kanıksadığı için, Cabbar’ın babalığını da normal karşıladı. Kendine özgü bir kabullenişle, isyan etmeden yaşadı hem hamileliğini hem anneliğini. Cabbar onu hastaneye götürmüştü doğum yapması için. Bu ona yetmişti. Ne çocuğunu hiç kucağına almaması ne gece geç gelmeye devam etmesi şaşırtmıştı Halime’yi.


Aylar geçtikçe Halime’nin köy özlemi giderek arttı. Tüm rüyaları köye çıkıyordu artık. Elbette ailesini özlüyordu ama asıl içini kavuran şey başkaydı. Her sabah toprağa basmayı özlüyordu mesela. Horoz sesiyle uyanıp taze dağ havasını içine çekmeyi özlüyordu. Sütünü sağdığı ineği, yemini verdiği tavukları, annesinin aksine gözünün içinde bakarak konuşan komşularını… Ama en çok da Zeynep’i. Ah, çakır gözlü güzel Zeynep. Amcakızı, kardeşten öte kardeş, canının diğer yarısı Zeynep.


Daha 10 yaşlarında yoklardı, dün gibi aklındaydı Zeynep’in sözleri.


"Halime kız, anan doğuruyor, sen bakıyorsun, bıkmadın mı hala." demişti Zeynep. "Hele gel bacım bugün de yıkamayıver şu bezleri, tarlaya gidelim anam tirşik yapmış yeriz."

Halime bir leğendekilere bir Zeynep’ e bakmış. Leğendeki bezleri yıkayıp asmış öyle gitmişti tarlaya yine de. Tarlaya kadar koşmuşlar, nefes nefese kalmışlardı. Amcasıyla yengesi bir ağacın altında yemeklerini yiyorlardı. Amcası şapkasının altına neredeyse bir havlu büyüklüğündeki mendilini geçirmiş ensesini güneşten korumaya çalışıyordu. Güneş sadece tarladaki biberleri değil insanın tüm derisini kavuruyordu. Zeynep ile ikisi yemeğe ortak olmuş, yemekten sonra annesi Zeynep’in dağılan saçlarını örmüştü. İlk defa o zaman fark etmişti. Zeynep’in gözlerinde anne babası tarafından sevilen mutlu bir çocuğun ışıltısı vardı. Babasının sınır ötesinden Halime’ye getirdiği, yanından hiç ayırmadığı işlemeli küçük el aynasını gizlice çıkarıp kendi gözlerinde ışıltı aramıştı boş yere. Yine de çok üzülmemiş, neredeyse yılın yarısını köy dışında geçiren ama her dönüşünde ona hediyeler getiren babasının varlığıyla yetinmeyi bilmişti.


Şimdi özlediği her şeyden uzakta, fırtınada pencereleri zangır zangır titreyen bu koca evde, kendini bambaşka bir sevgisizliğin içinde yapayalnız hissediyordu. Oturdukları evin eşyaları bir bir tamamlanırken eksiliyordu Halime. Hamileliğinin sonlarına doğru çocuğuna beşik alması için zar zor biriktirdiği parayla kocası bir çuval nohut alınca, bir şeyler kopmuştu içinden. Aldığı nohudu köye, akrabalarına göndereceğini söyleyince de anlamıştı artık. Bu evlilik iki kişilik değildi. Kendi bedeni üzerinde bile söz hakkı olmayan Halime, ömrü boyunca Cabbar ne isterse onu yapacak, neye heves etse Cabbar’ın bir sözü, bir bakışı yüzünden vazgeçecek, velhasıl hayattan bir isteği olup olmadığını unutacak bir insan haline gelecek, kömür karası saçlarının telleri tek tek beyazlarken istememeyi öğrenecekti.


Cabbar ise, hayatını kolaylaştırmak için yaptığı bu evliliğin nimetlerinden sonuna kadar yararlanacak, her daim ütülü kıyafetlerinin hazır olacağını, önünden yemeğinin eksik olmayacağını bilmenin ve habersiz getirdiği tüm misafirlere hep hazır olan köyün en çalışkan kızını almanın rahatlığıyla 90 yaşına kadar yaşayacaktı. Halime’ye nasıl bir hayat yaşattığını hiçbir zaman fark etmeyecek, bir ruhu öldürmenin günahıyla ruhunu teslim edecekti.


(kalemucu)