© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

YİNE BİR HAYAL KIRIKLIĞI 1984



Geç kalmış bir okuma olarak nihayet George Orwell'ın 1984 adlı alegorik politik romanını okudum. Dünya Klasikleri arasında olan bu eser senelerdir çok okunan / çok satanlar listelerinde ama ben dünya klasikleri, Türk edebiyatı klasikleri, gündemdekiler, sevdiklerim, yeni çıkanlar derken ancak fırsat buldum ve okudum. Okumuşken filmini de seyredeyim, bu ayı George Orwell'a ayırıp bari günah çıkarayım dedim.


Yayın tarihi: 10 Ekim 1984

Yönetmen: Michael Radford

Öykü: George Orwell

Oyuncular: John Hurt, Richard Burton, Suzanna Hamilton

Müzik: Dominic Muldowney / Eurythmics

Süre: 113 dk.

Tür: Bilim kurgu, dram.

IMBd: 7,1


Konu: III. Dünya Savaşı sonrası dünyanın düzeni değişmiştir. 1984 yılında Londra artık Okyanusya isimli polis devletinin başkentidir. Faşist hükumetin Gerçek Bakanlığı için çalışan bürokratlardan biri olan Winston Smith'in görevi, farkında olmasa da tarihi gerçekleri saptırmaktır. Sıkı bir partili olan Smith, her şeyin yalan üzerine kurulu olduğunu öğrendiğinde kendisini sorgulamaya başlar. Bakanlıkta çalışan Julia ile tanışıp âşık olduğunda Aşk Bakanlığının bile normal olduğu bu dünya Smith için daha da karışık hale gelecektir.


Günah çıkarayım dedim ama sonuç uyarlama açısından hayal kırıklığı oldu. Neden? Ahh bir bilebilsem. Yönetmen Michael Radford, Bafta kazanmış; Venedik Taciri, Kral Lear gibi başarılı uyarlamalara imza atmış bir yönetmen. John Hurt, Geceyarısı Ekspresi, Alien, Harry Potter, İndiana Jones gibi başarılı yapımlarda rol almış, Oscar adayı olmuş bir sanatçı. Richard Burton'un kariyerini konuşmaya gerek yok, yedi kere Oscar adayı olmuş bir sanatçı.


Film uyarlama olmasına rağmen çoğu yerde kitapla bire bir gidiyor gibi ama atlanmış yerler var. Atlamalar olsa da replikler aynı, mekânlar kitapta tasvir edildiği gibi. 1984 gibi bir romanı ve George Orwell gibi bir yazarın üslubunu elbette sinemaya aktarmak zordur fakat yine de romanın akıcılığını filmde bulamamak büyük bir hayal kırıklığına neden oluyor. Romanın genel atmosferi, çok güzel bir biçimde aktarılsa da filmin sürükleyicilikten yoksun olduğunu ve hatta yer yer sıkıcı olduğunu söyleyebilirim. Kitap bir nefeste keyifle okundu bitti ama film de "Ne zaman bitecek?" huzursuzluğu ile seyredildi. Eğer seyretmeyi düşünürseniz öncelikle kitabı okuyun, okumadan seyrederseniz filmin anlaşılamama ihtimali var.


Kitapla aynı olsa da kullanılan mekânlar, kostümler, renk tercihleri olarak soğuk renklerin kullanımı ve genel olarak maviye çalan beyaz ışık, dönemin ve mekânların soğukluğunu aktarmakta gayet etkililer. Ama bu etki de aşırıya kaçıyor, filmden iyice soğumaya sebep oluyor. Belki de başarılı kadro ve başarılı bir kitabın başarısız uyarlama olmasının sebebi bu soğukluktur. (Çünkü yönetmenin Venedik Taciri uyarlamasını seyretmiştim; tek kelime ile harikaydı, tabii bu başka bir yorum konusu)

Aslında film kitabın ilk uyarlaması değil. Kitabın ilk film uyarlaması 1956'da Michael Anderson tarafından yapılmış, başrollerde ise Edmond O'Brien, Jan Sterling ve Michael Redgrave rol almış. İlginç olan ise her iki filminde IMDb puanları neredeyse aynı; 7,0 ve 7,1. Ben ikinci uyarlamayı seyrettim önce ama okuduğum yorumlar sonucu (uzun bir süre sonra, kendimi hazır hissettiğimde) ilk uyarlamayı da seyretmeye karar verdim. İlk filmi seyredenlerin yorumları: "Romanın, 1956 uyarlamasının ise oyuncular konusunda çok sıkıntılı olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Filmde, Winston karakterini canlandıran Edmond O’Brien romanın aksine oldukça toplu bir yapıya sahip. Benzer bir biçimde, sevgilisi rolündeki Jan Sterling’in de siyah saçlı değil, sarışın olması en çok göze batan unsurlar arasında yer alıyor. Tüm bunlara rağmen 1956 uyarlamasının bazı noktalarda, 1984 yılındaki filme göre romana daha sadık kaldığını söylemekte fayda var."

Romanın verdiği heyecanı, keyfi vermese bile döneminde oldukça önemsenen filmin Bafta adaylığı ve Evening Standart British Film Awards’dan En İyi Film, En İyi Aktör kategorilerinde ödülleri bulunuyor. Ayrıca Fantasporto ile Valladolid festivallerinden ödülle ayrılan Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, İstanbul Uluslararası Film Festivalinin de ilk Altın Lale’sini kazanan film olma özelliğini taşıyor.


1984 gibi eserlerle bize sürekli hatırlatılan ama bizim tekrar tekrar unuttuğumuz çok önemli bir şey var: "Özgürlük."

Özgürlüklerinize sahip çıkın! “Özgürlük iki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir. Eğer buna izin verilirse gerisi kendiliğinden gelir.”

Özgürce seçtiğiniz filmleri keyifle seyretmeniz dileğiyle... Ama unutmayın: Büyük Birader'in Gözü Üzerinizde!


Editör: Damla Güler Öztürk