© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

GEÇMİŞİ BİLMEK

En son güncellendiği tarih: 6 Şub 2019


‘‘Geçmişi bilmek, geleceği bilmekten çok daha zordur. Zira geçmiş devamlı değişir.’’

(Bir Balkan atasözü)

Tarihi doğru algılayabilmek için doğru okumak, doğru okuyabilmek için doğru yazmak gerekir.

O halde şöyle bir tanımlama yapmak yanlış olmasa gerektir: “Tarih; yaşanmış olaylarla, anlatılmış olaylar arasındaki mücadelede olgunlaşan, olgunlaşabildiği sürece de aydınlanan bir dizi insan/toplum hikâyelerinden ibarettir.” Şu halde, tarihin buğulanan camlarını silebildiğimiz ve gölge oyunlarından uzaklaşıp, gerçeğine ulaşabildiğimiz sürece doğru sonuçlar elde edebilir ve geleceğimizi ancak bu şekilde yönlendirebiliriz. Bunun için de doğru soruyu sormamız gerekecektir elbette…


Osmanlı algımızdan hareketle, konuyu ele aldığımızda bu gerçek karşımıza daha net olarak çıkacaktır.


Genellikle, yükseliş diye adlandırdığımız dönemin parlak zaferleri ve kudretli devlet adamları ile övünür, “işte bizim tarihimiz” diyerek, padişah ya da kahramanlarını kendimizle özdeşleştirirken, aynı şeyi, çöküş diye adlandırdığımız dönem için yapmayız nedense. Bu durumda yükseliş döneminin eksik yanlarını ve hatalarını gerekçeleriyle izaha çalışırken, çöküş dönemi, gelişme çabalarını da hep hata ya da ihanet gibi algılamaktan geri durmayız. Örnekse; Fatih’in ya da Kanuni’nin kapitülasyonları iyidir ancak, I. Mahmut’un kapitülasyonları kötüdür hep…


Konumuzun daha iyi anlaşılabilmesi için, Dünya devletler tarihinde sıkça rastlanan isyanlar meselesini ele aldığımızda görülecektir ki; isyancılar genellikle baldırı çıplaklar güruhudur. Keş, ayyaş, cühela olarak ele alınmışlardır genellikle ve resmi tarih anlatımlarında her türlü aşağılanmalara muhatap olmuşlardır. Oysaki bu isyan hadiselerinin birçoğu günümüzde meydana gelen ve her akşam televizyon kanallarında birkaç tanesini arka arkaya izlediğimiz çeşitli sosyal grupların protestolarına benzetilebilir. Kaldı ki, bu protestoların çoğu, masum ve meşru taleplerle ortaya çıkarken, zaman içerisinde çeşitli siyasi aktörlerin ve provokatörlerin tahriki ve teşvikiyle de çığırından çıkabiliyor maalesef. Nitekim bir Afrika atasözü şöyle der; “Aslanların tarihini avcılar yazdıkça, avcılar hep haklı çıkacaktır.”Buradan hareketle, çoğumuzun aklına, devleşen ve devlet dümenini elinde tutanların yanlış rotalara sapıp milletten uzaklaşabildiklerini ve isyan diye nitelendirilen hareketlerin de aslında hakkı yerine oturtmak adına yapılmış olabileceğini sorgulamak gelmez.


Daha basit bir ifade ile “Bu insanları isyana iten sebepler nelerdir?” diye sormak gerekmez mi?


Lale Devri hepimizin malumudur. Osmanlı tarihinde bir döneme adını veren lale, aynı zamanda Batılı hayat tarzının hayatımıza girdiği, zevk-ü sefa âlemlerinin de sembolü haline gelmiştir. Bu dönemde savurganlık o derece artmıştır ki, halk evine ekmeğini nasıl götürebileceğini düşünürken, devlet erkânı ve ulema işret meclisleri kurmaktan, Sadabat’ta eğlenceler, çay partileri düzenlemekten, saray ve köşkler yapmaktan geri durmamışlardır.


Nesebi konusunda farklı görüşlerin bulunduğu Sadrazam Damat İbrahim Paşa, işte bu işret meclislerini düzenleyen grubun başını çekmektedir ve Padişah III. Ahmet’i de kendi suyunda yüzdürmektedir. Hatta ulemanın başı olan Şeyhülislam bile bu gruba dâhil olmuştur. Velhasıl, işte böyle bir dönemi sorgulatan adamdır Patrona Halil. Ve sözüm ona, kendini bilmez baldırı çıplakların, üstelik matbaa gibi çağın en önemli icadına “ Gevûr işi ” diyerek karşı çıkan gerici ve yobaz güruhun da başıdır aynı zamanda.


İşte burada soruyu doğru sormak gerekir. “Neden, lüzumsuz yere isyan çıkarıp da devleti zaafa sürüklemişlerdir?” yerine, “Onları isyana sevk eden faktörler nelerdi?” şeklinde sormak, kısılmış sesine kulak vermektir tarihin…


Doğru soruyu, sorabilmeyi becerebilen tarihçilerin tespitleri incelendiğinde, baldırı çıplak diye nitelendirilen isyancıların aslında hiç de öyle olmadıkları, yağma ve talana bulaşmadıkları, bulaşanları da şiddetle cezalandırdıkları, üstelik de meşru taleplerini (vergilerin azaltılması, israfın durdurulması, rüşvet ve iltimasın önlenmesi ve suçluların cezalandırılması gibi) zaafa uğratmak isteyen Devlet Erkânı’nın makam ve mevki tekliflerini de ellerinin tersiyle ittikleri görülecektir. Hatta isyanın uzun sürme ihtimaline karşılık, şehrin erzak sıkıntısı çekmemesi için (ki bu isyana İstanbul esnafı destek vermiştir) tedbirler almış olmaları da hareketin ne kadar organize olduğunun bir göstergesidir. Ayrıca hiçbir kayıtta matbaanın tahrip edildiğinden bahsedilmez.


Yaşanan tarihle, anlatılan tarih arasında ne kadar çok fark var değil mi?


Burada yeri gelmişken konumuzla ilgili bir başka mevzudan da bahsetmek istiyorum. Matbaanın gelişi, modernleşme tarihimizin başlangıcı olarak kabul edilir ve “Ah! Bir erken gelseydi…” türküsü söylenir hep. Bu sebeptendir ki; Patrona Halil İsyanı modernleşme karşıtı olarak gösterilmektedir. Oysaki dönemin şartları göz ardı edilmemelidir. Henüz Avrupa’da bile (matbaa) tartışmalarının sona ermediği bir dönemde üstelik. Devleti Ali’nin yüzlerce meseleyle uğraştığı, Avrupa’daki gelişmeleri çok fazla takip ve tespit edemediği; bunu fark edip daimi elçilikler oluşturmaya başladığı bir zamanda; “Neden matbaayı daha önce kuramadık?” serzenişleri çok da insaflı olmasa gerek. Bu arada, şu soruda çok dikkat çekicidir. “Acaba; Osmanlı mı, Avrupa’ya kapandı yoksa Avrupa mı, Osmanlıya kapılarını kapattı?”


Günümüzde bile Batı’da ya da Uzakdoğu’da meydana gelen herhangi bir gelişmenin dahi kısa sürede ülkemizde uygulanamadığı düşünüldüğünde bu durum daha iyi anlaşılacaktır. Bu durumun sosyolojik ve ekonomik pek çok sebebi vardır elbette. Bu duruma en güzel örnek Televizyonun ülkemizde kurulma macerasıdır…(Merak edenler televizyonun Avrupa ve Türkiye macerasını araştırabilirler.)


Bir başka serzeniş de; ulema tarafından verilen fetvalarla kitap basımının yasaklanması mevzusundadır ki; fetva yasak koymaz. Yasak koyması gereken fermandır ve böyle bir ferman da bulunamamıştır. Fetva, soruya/talebe göre verilir. Her özel şartta değişiklik gösterir. Genel bir durumu değil, özel durumları ihtiva eder. Kaldı ki bu durum modernizmin taraftarlarını memnun etmelidir. Çünkü bilimsel eserlerin basımı ile ilgili bir yasak mevzu bahis değildir. “Sadece dini kitaplar basılsın!” Hükmü verilseydi, neler denirdi acaba?


Bu mevzuda son bir şey daha… Günümüzde basılan kitap, dergi ve gazetelerin okur sayılarına bakıldığında görülecektir ki, matbaa erken gelseydi bile, pek bir şey fark etmeyecekti galiba? “Bu kadar serzenişte bulunuyoruz da ne kadar kitap okuyoruz acaba?”


Editör: Kemal Albayrak