© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

Yurttan geri dönmemek üzere çıktığı gün Mert’in hayatının en mutlu günüydü. Sahip olduğu az miktardaki eşyayı çantasına atmış, İzmir’e annesine dönüyordu. En son iki yıl önce annesiyle görüştüğünde devlet memurluğu hakkı kaybolmasın diye reşit olana kadar beklemesine karar vermişlerdi. Kadın için nasıldı bilmiyordu ama Mert cephesinde hiç kolay değildi. Yine de azap bitmişti işte, vuslat vaktiydi artık.

“Oğlum,” diye başladı Nigâr söze, hasret giderme faslının ardından, “misafirliğin ne kadar sürecek?”

“Ne misafirliği anne? Yurttan ayrıldım artık, yerim burası, senin yanın.”

“Oğlum, sen koca adam oldun, benimle kalacak değilsin ya?”

Nigâr, oğlunun ifadesindeki değişikliği, bedenindeki gerginliği hissetmişti. Beyazlayan yüzünden ve gözlerinde çakan ışıktan ürktü.

“Ben böyle yaşamaya alıştım, sen genç delikanlısın, otel köşelerinde hayat geçmez. Hem uygun da olmaz, malum benim iş-güç…” diye lafını toparlamaya çalıştı.

Mert, Sosyal Hizmetlerdeyken uyumlu ve çalışkan olduğu için güven kazanmıştı görevlilerin arasında. On beş yaşından sonra ara sıra çevre esnafın yanında çalışmasına izin vermişlerdi. Oradan kazandığına güvenerek, “Para biriktirdim, devlet kapısında işim var, hemen ev buluruz,” dedi, “bundan sonra seni çalıştırmam.”

Kadın oğlunu daha bebekken vermişti yuvaya, barlardan, pavyonlardan kurtulduğunda geri alma hayaliyle. Olmamıştı işte, çabalasa da işleri hiç rast gitmemişti. Mert’e fahişenin oğlu, demesinler diye bağrına taş basmıştı. Umutla yanına gelen oğlunun niyetini anlıyordu, bu hayattan kurtulmak fikri de çok cazipti ama o tren kaçmıştı çoktan. Mert’i neden birlikte yaşayamayacaklarına ikna etmeye çalıştı. Hayatını anlattı, üç-beş kuruş için nereye kadar düştüğünü... Günün birinde evlenmek isteyecekti Mert, o zaman ne yapacaktı Nigâr, geri mi dönecekti sokaklara? Zaten yaşı kırkı geçmişti, nereye sığınırdı, ne yer, ne içerdi? Oğluyla yaşamaya devam etse hiç olmazdı, hangi gelin isterdi kayınvalideyle oturmak, hele de kötü kadın damgası yemiş biriyle?

Aniden parladığı gibi söndü genç adamın öfkesi.

“Haklısın anne,” dedi bıkkınlıkla. “Ankara’da çalışmam en doğrusu. İlk fırsatta gelirim yine ziyaretine.” Ama gözlerindeki çılgın bakış silinmemişti. Mert’in odadan çıkışını izleyen Nigâr, hayatında hiç bu kadar yenik görünen biriyle karşılaşmadığını düşünüyordu. Kalbinden hiç eksik olmayan sızı, yerini tuhaf bir korkuya bırakmıştı. Oğlunu tekrar ne zaman görecekti bilmiyordu. Aslında tekrar görmek isteyip istemediğini de bilmiyordu.

Mert, annesine kavuşacağı günün umuduyla katlanmıştı istismarlara, alaylara, sefaletin her türlüsüne. Söz dinlemiş, kimseye uymamıştı, yaşıtlarında sık görülen habis alışkanlıkların hiçbirine kapılmamış, kimseye kötülük etmemişti. Her türlü itliği, serseriliği görmüş, öğrenmiş ama doğru yoldan sapmamıştı. Hayatı annesine döndüğü gün başlayacaktı, yuvam, diyebileceği bir evi olduğunda. Halbuki şimdi, dünyanın adil olmadığını, hiçbir zaman da olamayacağı gerçeği yüzüne tokat gibi çarpmıştı. Okuduğu kitaplarda umuda işkenceyi uzattığı için kötülüklerin en büyüğü, diyen filozofa hak veriyordu sonuna kadar. Eğer Nigâr sürekli ziyarete gelip geri alacağını yalanını söylemeseydi, şimdi başka bir hayat yaşıyor olabilirdi genç adam. Evlat edinilmese bile anneyi bilmediği için bu kadar acı çekmezdi. Bastırdığı bütün duyguları yüzeye çıkmıştı. En belirgin olanıysa intikam isteğiydi. Yaşayamadığı her anın, çektiği her acının hesabını sormak isteyen, yakan, kavuran bir arzu… Ankara’ya geri döndü, eşyalı ufak bir daire buldu kendine. Gündüzleri işe gitti, arkadaş edindi, komşularıyla iyi geçindi; geceleriyse plan yaptı, adaleti kendi koşullarıyla yerine getirecek intikamına hazırlandı. Nigar’ın otelinden hayal kırıklığıyla çıktığı günün ardından tam on beş ay sonra ilk hamlesini yaptı: Elinde ufak bir çantayla ilk cinayetini işlemek için Aydın’a gitti.

Doğumundan bugüne kadar gelişen olaylar zincirinin ilk halkası, annesini otuz yaş büyük adamla evlendiren dedesiydi. Ama adam çoktan göçüp gittiği için ikinci halkaya atlamıştı, sarhoş kocaya. Eğer layığıyla kocalık etseydi annesine, kahvelerde sabahlamak yerine yanında dursaydı, Nigâr düşmeyecekti pavyonlara. O yüzden hiç merhamet etmedi, sabaha karşı gölge gibi süzüldü pencereden içeri, içkinin etkisiyle sızıp kalmış adamın yüzüne yastık kapatıp nefessiz kalmasını bekledi. Ardından da geldiği gibi ayrıldı evden.

Günün aydınlanmasıyla otobüse atlayıp Buldan’a yollandı. Babasını sorduğunda “Mektepte, iş seyahatinde, uzaklara gitti,” gibi cevapların ardından, öldü, demişti Nigâr en son. Adını hiç söylememişti, kim olduğuna dair ipucu vermemişti. Ama hesaba katmadığı bir nokta vardı, Mert’i yuvaya verirken yardım istediği Mehmet Hoca kimlik bilgilerine babası Kemal’in adını da eklemişti. Oğlanın büyüyünce çeşitli bahanelerle sık sık gidip gizli belgelere ulaşacağını düşünememişti. Mert bulmuştu babasının izini. Öğrendiğine göre, tıp fakültesini bitince memleketine geri dönmüş, ailesinin seçtiği kızla evlenmişti adam. Öğrencilik yıllarında hamile bıraktığı kadına nikah kıymaya yanaşmayan, evladını kabul etmeyen babasının dertsiz hayatı Mert’i nefretle doldurmuştu. Bu kez akşamı bekledi, Kemal’in hastaneden eve dönmesini. Zile ikinci basışında açıldı kapı, kapıya gelen kadını komşular görmeden içeri itip salona girdi ve üç küçük kardeşinin izliyor olmasına aldırmadan, hatta hayal ettiği hayatı yaşadıkları için bu sahneye tanık olmalarından hastalıklı bir keyif duyarak tetiği çekti. Çığlıkları duyan komşular koştuğunda çoktan apartmandan çıkmış, paltosunu, yüzünü saklayan atkısını ve tabancasını çöpe atıp uzaklaşmıştı bile yeni hedefine doğru. İntikamının sonraki aşamasına doğru, İzmir’e doğru, annesine doğru.

Buldan’dan Denizli’ye giden dolmuşa vakit kaybetmeden atladı. Biletini önceden almıştı, otogardaki kısa ve tedirgin bekleyişin ardından mümkün olduğunca dikkat çekmeden koltuğuna yerleşti. Gergindi ama pişman ya da korkmuş değildi. İki insanın canını almış olmak vahşi tatmin duygusundan başka bir his uyandırmamıştı kalbinde. Hadi bunak ihtiyar uykusunda ne olduğunu anlamadan göçüp gitmişti ama babasının tıpkı kendisine benzeyen gözlerinin içine bakmıştı, korkuyu görmüştü. Hiç etkilenmemiş olmasına kendi de şaşırıyordu. Artık katildi, yakalanacağı kesindi. Hapisten ya da idamdan korkmuyordu, polis peşine düşmeden İzmir’e varmaktı tek derdi. Otobüs hareket edince huzursuz bir uykuya daldı.

İzmir’e vardığında hava aydınlanmamıştı henüz. İlk gördüğü taksiye el edip Kordon’a yollandı. Bu kez öncekiler gibi hızlı olsun istemiyordu, annesinin acı çektiğini görmeden gitmeyecekti. Yakalanmayı bile göze alabilirdi bu uğurda. Bunun dışarda geçirdiği son günü olabileceğini düşünüp sahildeki sabahçı kahvelerinden birine oturdu. Annesinin otele dönüş saatini beklerken denizi izledi, çayının buharı ardı ardına yaktığı sigaraların dumanına karıştı. Aklından bir an için kararından caymak geçse de kavuşmanın hayalini kurduğu yılları düşününce kalbi yine katılaştı. Hesabı ödedi, Alsancak’ın dar sokaklarında yürüyüp annesinin kaldığı otele vardı. Girişteki görevliye çekinmeden kim olduğunu söyledi. Adam iki yıl önceki ziyaretinden hatırlamıştı zaten, bıraktı çıksın yukarıya. Kapıyı çalmadı, ufak hırsızlıklar yapan yurt arkadaşlarından öğrendiği hileyle kilidi açıverdi el çabukluğuyla. Şansına annesi kapıyı içerden sürgülemeyi unutacak kadar sarhoştu, dikkat çekmeden girdi içeri. Oda tıpkı hatırladığı gibiydi, sıvası dökülmüş duvarlar, lekeli tavan, küf kokusu… Çamaşır askılığı parlak renkli çul çaputla doluydu. Lekeli aynanın önünde makyaj malzemeleri, sahte takılar ve iki tane eski tabure duruyordu. Aklında defalarca provasını yaptığı gibi ceketini çıkarıp kapının arkasındaki kancaya astı, gömleğinin kollarını sıvadı, ölü gibi uyuyan kadının önce ağzını kapattı mendille, sonra ellerini yatağa bağladı. Kadının sarı saçları arasındaki beyaz teller iyice artmıştı görüşmeyeli, alkol ve sigaradan yüzü kırışmıştı. Çocukken gözüne dünya güzeli görünen kadının gölgesi kalmıştı sadece.

Dengesiz taburelerden birini yatağın yanına çekip Nigâr’ı uyandırdı. Kadın panikle bağlarından kurtulmaya, ağzındaki beze rağmen bağırmaya çalışırken, Mert tüm nefretini kustu. “Son bir sözün var mı?” dedikten sonra annesinin ağzını açtı. Nigâr bağırmaya, yardım istemeye kalkmadı, sadece “Ne yaptıysam senin iyiliğin için yaptım oğlum,” diye cevap verdi gözyaşlarıyla. Mert’in bu sözlere karnı toktu. Sesi çıkmasın diye az önce çözdüğü mendili tekrar kadının ağzına tıktı ve çantadan çıkardığı ufak kamayı tereddüt etmeden annesinin kalbine sapladı.

Büyülenmişcesine, can çekişen kadının çırpınmalarını izlerken inlemelerini duymuyordu bile. Yatağı kaplayan kanın kırmızısı odadaki diğer her şeyin rengini soldurmuştu sanki. Nigâr bilincini yitirene kadar bekledi. Tuvalete gidip ellerini yıkadı, fışkıran kanın lekelediği kıyafetlerini değiştirirken sanki sıradan bir iş yapmışçasına rahattı. Çantasından annesinin yedinci doğum gününde getirdiği ayıyı, yuvadayken sahip tek oyuncağı çıkarıp cesedin üzerine koydu, sonra ikinci silahını, revolverini aldı. Altı merminin de yuvada olduğunu kontrol edip dikkatle beline taktı, ceketini giyip kalan tüm eşyalarını yatağın altına sürerek odadan ayrıldı. Adalete teslim olmadan önce son bir işi kalmıştı.

Zincirin son halkası Mehmet Hoca’ydı. Aslında adamın suçu yoktu, sadece kapanışı onunla yaparsa, annesinden koptuğu süreçte hayatına dokunmuş herkesi dünya yüzünden silmiş olacağı için öldürmek istiyordu onu. Zamanın akışı hızlanmıştı sanki, zihnindeki saatin tik takları her adımında yankılanıyordu. Bir el ensesine yapışacak, intikamından alıkoyacak gibi geliyordu Mert’e. Bir bakıma o endişeden memnundu çünkü iki yıldır intikam ateşi dışında hissettiği tek insani duyguydu. Kahramanlar’a giden dolmuşa bindi, göz açıp kapayıncaya kadar hedefine varmıştı bile.

Apartmanın merdivenlerini ağır ağır çıkarken sakinliğini korudu, hatta aşağı inen komşulara selam bile verdi. Zilin sesi kulaklarında çınlarken içerden Mehmet Hoca’nın “Geliyorum,” dediğini duydu belli belirsiz. Adam seksenine yaklaşmıştı, gerek kendine baktığından gerekse hayatı boyunca beden gücü isteyen işlerle uğraşmadığından hala başının çaresine bakabiliyordu, sadece hareketleri daha ağırdı. Sonsuzluk gibi gelen dakikalardan sonra kapı aralandı. “Kime baktın oğlum?” diye sordu ihtiyar. İlerleyen yaşlarda zayıflayan kemikleri ve bükülen beline rağmen uzun boylu bir adamdı, dik durabilse Mert’le göz göze geleceği belliydi. “Beni hatırladın mı?” dedi, “Mert, Nigar’ın oğlu.”

Adam bir adım geri çekilip kapıyı tamamen açtı, “Hoş geldin oğlum, dışarıda kalma, buyur içeri,” dedi. Mert ihtiyarı takip edip mutfağa girdi, hala kahvaltılıkların olduğu masadaki sandalyelerden birine oturdu. Mehmet Hoca bir bardak çay da davetsiz misafirine koyduktan sonra “Koca delikanlı olmuşsun, aynı annene benziyorsun,” diye lafı açtı. Aslında saçları ve çilleri dışında annesine benzeyen bir yanı yoktu Mert’in. Yüz hatları, gözleri, boyu posu babasının kopyasıydı ama ihtiyar adam hiç tanımadığı babasını hatırlatarak üzmek istememişti onu.

Mert başladı söze, hiç atlamadan, başına ne geldiyse tek tek anlattı, yurttan ayrıldıktan sonra geçirdiği yılları ihmal etmeyerek. Sözünü belinden revolverini çıkarıp masaya çarparak bitirdi.

“Annemin yanından geliyorum.”

Mehmet Hoca’nın ihtiyarladıkça rengi kaçmış gözlerinde korku vardı ama panik halinde değildi. Mert şaşırmıştı buna, yaşın kaç olursa olsun can tatlıydı. Acaba bunak anlamamış mıydı neler yaptığını? Anlamamış mıydı ecelin gözlerine baktığını?

Hoca farkındaydı her şeyin. Nigar’ın, onun hitap ettiği adıyla Çilli’nin, öldüğünü biliyordu adı gibi. Yine de sordu: “Anneni mi öldürdün?”

Mert cevap vermeyince, “Neden?” diye sordu.

“Neden mi, soruyor musun neden diye? Beni başından attı, babamdan gizledi, beni hiç sevmedi!”

“Annen seni sevmişti, becerebildiği kadar sevdi, elinden geldiği kadar sevdi. Babanın seni istemediğini biliyordu, o an başka çaresi yoktu.”

Mert’in içinde bir yer anne sevgisi için ağlıyordu hala. “Sen buna sevgi mi diyorsun? Beni bıraktığı yetmedi, ne onu unutmama izin verdi ne de evlatlık verilmeme! Beni rahat bıraksa daha iyi olmaz mıydı?”

“Annen hata etti ama sen kendini kurtarmayı başardın. Önünde uzun bir hayat var. Değer miydi ana katili olmaya?”

Mert silahı masadan alıp horozu kaldırdı, “Değerdi. Ben ondan sadece canını aldım, o benim her şeyimi. Şimdi sıra sende,” dedi dik baaşlılıkla.

“Yaşım gelmiş seksene, ölümden korkum yok artık. Ama sen yolun başındasın. Git, polise teslim ol. Anlat her şeyi, pişmanım de. Cezan bitince yeniden başla. Henüz geç değil.”

Geçti, çok geç, artık kurtuluş yoktu. Aklını ve kalbini yokladı, pişmanlık ya da hüzün izi aradı. İçinde kalan tek şey, annesine duyduğu nefretin artık kendine döndüğüydü. “Hayat çok anlamsız,” diye mırıldandı, aslında hayatın güzelliklerini hiç görmediğini, görmeye çalışmadığını bilerek. Mehmet Hoca hala konuşuyor, Mert’i ikna etmeye çalışıyordu. Mert, tabancanın namlusunu ihtiyarın göğsünden kendine çevirdiğinde “Dur!” feryadıyla yerinden kalktı ama nafile bir çabaydı. Genç adam onu duymadı, tek duyduğu şakağında patlayan silahın sesiydi.


Editör: Burçin Kahraman