© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

GÜVENLİK ZAAFI


Ergenliğimde dünyanın en şanssız insanı olduğumu düşünürdüm. Altı ay önce yaşadığım nahoş bir karşılaşmadan sonra “Galaksinin en şanssızıyım,” demiştim, Ay’da yetmiş, Mars’ta kırk yıldır hayat olduğu düşünülünce bu unvanı hak ediyorum. Bir yere kadar…

Baştan anlatayım, şu an Kızıl Gezegen’de bulunan pek çok insan gibi ben de hayata gözlerimi Dünya’da açtım. Çocukluğum ve gençliğim Güneş sisteminin üçüncü gezegeninde geçti. Eğitime başlayışımla üniversite arası berbattı, ne zaman ki mühendislik okumaya başladım, o zaman rahat bir nefes aldım. Yanlış anlaşılmasın, şimdi anlatmak istemediğim olaylar yetişkinlik hayatımda da peşimi bırakmadığından kabak çiçeği gibi açılmış değildim. İnsanlarla kaynaşamayınca botaniğe olan merakımı hobi olmaktan çıkardım, böylece hem makine hem de ziraat mühendisi olarak Mars yolunda ilk adımı attım. Dekanlık geçen yıl gezegenin florası üzerinde on yıllık çalışma teklifiyle gelince kabul ettim hemen. Tek derdim Azman’ı dünyada bırakmış olmak, bu çölde yapay göllerdeki balıkların dışında hayvan yok. En azından bez bağlamayı bıraktığımız günden beri beni tartaklayan, sivilcelerimle, gözlüğümle, dişlerimle dalga geçen, insan kostümlü o boz ayı da yok diye avutuyordum kendimi.

Burada iyi-kötü bir düzen kurmuştum, mutluydum, kırkımdan sonra şansım döndü diyordum. İnsan ömrü uzadı, hayat kırkından sonra başlıyor artık. İki-üç yakın arkadaşım var, her şeye maydanoz akrabalardan uzağım, ara sıra turistlerle tek gecelik kaçamaklar yaşayarak takılıyorum kendi halimde. Eşek yüküyle para kazanıyorum ama hayatım fazlasıyla mütevazı. Zaten başka alternatif yok, parayı nerede yiyeceğim ki? Mars’ın doğası biraz Mülksüzler’in Anarres’ine benziyor, Ares Şehri’nde lüks yok, sadece temel ihtiyaçlar. O yüzden yıllık izne gelen zengin züppeleri epey hayal kırıklığına uğruyor, görüp görebilecekleri her şey vasatın altı. Şikâyet eden olursa “Luna’ya gidin,” diyoruz, görüp görebileceğiniz her türlü konfor orada.

Gelelim o güne… Diğerleri gibi başlamıştı, serada işime bakıyordum, yeni gelen turist grubuna diğerleri bakıcılık ediyordu. Biz yerleşikler, kapalı alanlarda çalışırken gündelik giyiniriz ancak geziye gelenler sürekli farklı yerlere gittiklerinden uzay giysilerini çıkaramazlar. Aklınıza Neil Armstrong’un giydiğine benzer hantal ekipmanlar gelmesin, dalgıç kıyafetinin biraz daha kalını, ultraviyole koruması eklenmiş olanı sadece. Başlıklar da iptal, atmosfere yeterince oksijen saldığımızdan beri soğuktan burnumuz düşmesin diye ikinci deri hissi veren transparan maskeler takmak yeterli. Böylece kimliklerimiz ayan beyan ortada oluyor, sırtımıza asılı tüplerden helyumla karışık oksijen çekmediğimiz için sesimiz de değişmiyor.

Keşke değişseydi. O zaman dünyayı bırakıp kaçma sebeplerimden birinin sesini tanımazdım. Kendi halimde çiçeklerimle ilgileniyordum, bebek gibi baktığım orkidelerimi gübreliyordum. İstemsizce başımı kaldırdım, kilo almış ve kelleşmeye başlamıştı ama kesinlikle oydu; ezeli ve ebedi düşmanım, boz ayıların kralı Samuel Copper. Hemen başımı indirdim ama geç kalmıştım. Beni tanımıştı! “Sam?” diye seslendi, “Gerçekten sen misin? Ne güzel tesadüf!”

Kime göre, neye göre, diye geçirdim içimden. Seninle karşılaşmayı güzel sayabilmem için hayatımın cehennemden hallice olması lazım diyemediğimden “Yaa, ne demezsin,” demekle yetindim.

“Görüşmeyeli yaşlanmışsın.”

“Yanlış hatırlamıyorsam yaşıtız, eğer sen hala kırk ikiysen, ben de öyleyim.”

Abartılı abartılı güldü, “Hep böyle komiktin zaten.” Nerem komikse artık.


İkimiz komşuyduk, anaokulundan itibaren lise bitene kadar aynı okullara devam ettik. İkimize de ailelerimiz isimlerimizin kısaltmasıyla hitap etti. Okulda ilk başlarda Samantha ve Samuel’dık ama zamanla adlarımız kısalıp Sam oldu yine. Sonra da lakap takma kısmı başladı, ona uzun derken bana tombik dediler. O zamanlar çok ağlamıştım, liseye geçince daha kötülerini duyacağımı bilseydim, daha çok ağlardım herhalde.


“Ne yapıyorsun burada?”

“Diğerleri gibi Mars halkını besleyen kıymetli seraları inceliyorum.”

“Tek amacının bu olduğuna inanmamı mı bekliyorsun?"

“Senin için gelmedim herhalde, havaya girme. Eşimi elim bir kazada kaybettim.


Ölmeden önce son dileği küllerinin Mars toprağına serpilmesiydi. Müteveffa karımın son arzusunu gerçekleştirmek için buradayım.”

Bununla evlendiğine göre rahmetli de pek sağlam ayakkabı değildir diye düşünmüştüm ama bir yandan da hayret etmiştim, bu dallamanın da hayatında kötü şeyler olabiliyordu demek ki.


“Başın sağ olsun,” dedim nezaket icabı, “artık ekibine dönsen iyi olur.”

“Hala mı düşmanlık? Yıllar oldu, büyü artık.”

Tur rehberi geride kaldığı için uyardığında “Benden bu kadar,” diye seslendi lidere, “eski dostumu buldum, günün kalanını onunla geçireceğim.”

“Hayır, geçirmeyeceksin. İşim var!”

İlk defa Sam’e karşı sesimi yükseltmiştim ama ne dediğim umurunda bile değildi. İzin almadan bahçeye daldı, züccaciye dükkanındaki fil gibi bitkilerin etrafında dolanıyor, sağı solu kurcalıyordu, “Acaba külleri şu çiçeklerin dibine mi serpsem, adı her neyse, bunları pek severdi merhum,” dediğinde kan beynime sıçradı, göğsünden becerebildiğim kadar sertçe itip “Benden uzak dur! Bitkilerimden de uzak dur!” diye çocuk gibi bağırdım.

Güvenlik sesi duyup bize yaklaşırken “Tamam be, ne kıymetli otların varmış, yedik sanki,” diyerek koca göbeğini çarpa çarpa çiçek tarhlarının arasından çıktı ve evimdeki beyaz orkidelerimin yanına koymak için yetiştirdiğim güzelim pembe orkidemi kırdı. En sevdiğimi! Gezegen değiştirsem bile kurtulmak mümkün değildi bu piçten. Resmen ağlamaklı olmuştum, o ise hala konuşuyordu, “Amma abarttın, parası neyse veririz,” diye. Meslektaşlarım yetişip beni teselli ederken, güvenlik de Sam’e kapıyı gösteriyordu. En son, “Çocukken de sulu gözün tekiydi,” dediğini duydum.


Turistlerin standart tatil paketleri üç haftalıktı, önümde zor günler vardı. Ertesi gün öğle yemeğine gittiğim restoranda -zaten kaç tane vardı ki- turist kafilesiyle yemek yediğini gördüğümde gerisin geri çıkmak istedim ama yüzü kapıya dönük oturduğundan beni gördü. Yanımda en yakın arkadaşım Jodie vardı, “Şimdi çıkarsak, ondan korktuğunu anlar. Kuyruğu dik tutmalısın,” deyince, kaçmayı gururuma yediremeyip boş masalardan birine iliştim. Dünkü rezaletten sonra Sam’le geçmişimizi anlatmıştım, zamanında o da akran zorbalığını çok gördüğünden bu tür adamlardan nefret ederdi. Ben onun gibi öz güveni yüksek biri olmamıştım hiç, hayatım boyunca uğradığım haksızlıklara ses çıkaramamıştım. O yüzden o pis şişko lokantadaki herkesin dikkatin bana yöneltecek şekilde selam verdiğinde, yerimde büzülüp yemeğimin bir an önce gelmesini dilemekten başka şey yapamadım.


Jodie’yle sıkıntılı sıkıntılı tabaklarımızı didiklerken boz ayı isim vermeden çocukluk anılarını anlatıyordu. Bütün ekibin kimden söz ettiğini anladığına eminim, bizim masaya bakması başka ihtimal bırakmıyordu. Aynı mahallede büyüdüğümüz halde birbirimizden o kadar farklıydık ki. Ben orta gelirli bir aileden gelirken, Samuel Copper ağzında altın kaşıkla doğmuştu; ben bursum devam etsin diye ders çalışırken, onun sınıfı geçmesi yeterliydi. Benim ailem uzay çağında bile kızlarını “Hanımefendi ol,” baskısıyla yetiştirirken, o hep şımartılmıştı. Ben utangaç ve içe kapanıktım, o ukala ve sosyal. Zaten az olan arkadaşlarımı kaçırıp yenilerini bulmamam için elinden geleni yapardı. Ne düşündüğünü, ne hissettiğini hiç bilemedim. Kıskançlık desen değil, neyimi kıskanacak? Alayları, şaka kisvesinde vurmaları, sinsi sinsi yaklaşıp sutyenimi çekmesi, eşyalarımı saklaması hatta yaz kampında ilk kez regl olduğumda lekeyi herkese gösterip alay etmesi bile ergenlik dönemi saçmalıklarına verilebilirdi. Lisedeyken elektronik defterimin şifresini kırıp, ödevimin her sayfasına pornografik fotoğraflar yerleştirmesini bile atlatmıştım. Sunum yaparken dev ekrana yansıyan görüntüler yüzünden adım abazana çıkmıştı. Mezuniyet balosuna kimse benimle gelmek istememişti. Ben de yalnız başıma gitmeyi reddedince, örnek komşu çocuğu numarası yapıp ailemi birlikte gitmemizin iyi bir fikir olduğuna inandırmıştı. Artık çocuk olmadığımızı, zeytin dalı uzattığını söyleyerek kandırmıştı beni de. Bana son kazığını o gün attığını, gecenin kraliçesi değil, alay konusu olduğumu söylememe gerek yok sanırım. Tatil boyunca odamdan çıkmadım, üniversiteye başlar başlamaz da iş bulup yazları eve dönmedim. Daha önce de dediğim gibi, Sam’in zalimliğini hiç anlayamadım, belki de anlaşılacak bir yanı yoktu, zayıf gördüğü her canlıya eziyet etmekten zevk alan sadistin tekiydi sadece.


Jodie’nin “Git, sustur şunu!” demesiyle gerçeklere döndüm. “Yapamam,” dedim, “İşe yaramaz.”

“Duruma el koymazsan rezalet çıkarırım.”

Jodie’nin sinirlenince ne şirret olduğunu bildiğimden gönülsüzce ayağa kalktım. Aslında amacım masadaki diğer insanların sempatisini kazanmaktı, zaten sıkılmış görünüyorlardı, benim için Sam’i sustururlardı belki. Masaya vardığımda bizimki kadınları aşağılama faslına geçmişti. Kararımı değiştirip doğrudan Sam’e hitap ettim, “Bu lokantada senden başkaları da var. Huzurla yemeklerini bitirmek istiyorlar. Karanlık çağlardan kalma fikirlerini kıçına soksan ve sesini biraz kessen nasıl olur?”

Benden böyle bir çıkış beklemezdi ama şaşkınlığını kibirli sırıtışıyla gizledi, “Kesmezsem ne yaparsın Tombik?” dediğinde, sanki bir şey söyleyecekmiş gibi masanın üzerinden uzandım ve hiç beklemediği anda suratının ortasına kafamı geçirdim. Jodie’nin “Duruma el koy,” derken bunu kast etmediğinden emindim ama yılların nefretiyle düşünmeden hareket etmiştim. Kıyamet koptu tabii, burnunu paramparça etmiş olmalıyım, yüksek perdeden çığlık atıyordu. Ambulans geldi Sam’i götürdü, polisler de beni. Akşam saatlerinde tecritte tutulduğum polis merkezine gelip şikayetçi oldu. Ares Şehri’nde güvenlik var ancak kolluk kuvvetleri sembolik, memurlar silah bile taşımıyor. Mars’ta hapishane de yok, büyük suçlara nadir rastlanıyor. Görgü tanıkları ağır tahrik olduğunu söyleyip lehime şahitlik etti; kırık bir buruna sürgün cezası veremeyeceklerinden, hastane masraflarını ödetip para cezasıyla salıverdiler beni.


Mars, boyut olarak Dünya’nın yaklaşık yarısı kadar olsa da yaşam alanı sınırlı. Tekrar karşılaşacağımız belliydi, karşılaştık da. Beni görünce kuyruğunu kıstırıp uzaklaşıyordu, akıllanmış gibiydi ama bu kez deliren bendim. Müzmin kurban olarak bir kere isyan etmek içimdeki canavarı uyandırmıştı. İlk kez tattığım gücün bağımlısı olmuştum. Korkusunun kokusunu alıyordum adeta. Mars’ın güvenlik zaafını kullanarak canımın istediğini yapabilirdim. Bana yıllardır ettiklerinin intikamını alabilirdim, öldürebilirdim bile. Ama ölsün istemiyordum, ömür boyu izini taşısın, beni sürekli hatırlasın istiyordum. Sonunda izlediğim bir filmden ilham alıp mükemmel intikamı buldum. Ertesi sabah iş başı yapar yapmaz planımdaki kilit kişilere ulaştım, can alıcı noktayı nasıl gerçekleştireceğimi öğrendim ve tıp öğrencilerinin kullandığı modellerden bulup üstünde defalarca deneme yaptım. Artık tek yapmam gereken uzay gemisinin kalkışını beklemekti.


Ay üzerinden Arz’a dönecek Halley Gemisi’nin mürettebatında birkaç tanıdığım vardı. Yolcuların hibernasyon kutularının olduğu kabine girmemi sağladılar. Teknik aksaklık bahanesiyle kalkışı geciktireceklerdi. Yakalanmaktan korkum yoktu, en fazla sözleşmem iptal edilip Dünya’ya iade edilirdim. Uçuş ekibi düzmece sorunu çözmekle meşgulken Sam’in yerini buldum, yapay komadayken bile yüz ifadesi pisliğin teki olduğunu saklayamıyordu. Hiç acımadan işe koyuldum, zaten eline çabuk biriydim ve becerikli parmaklarım vardı, iki haftalık çalışmayla kaptığım tekniği uygulayıp Sam’in bedenindeki en gereksiz iki parçayı kesiverdim. Derin uykuda olduğundan kan akışı yavaştı, sağlık paketindeki malzemelerle kanamayı durdurup yarayı kapattım. Aldıklarımı yanımda getirdiğim formaldehit dolu kavanozlara yatırdıktan sonra, birini Sam’in kutusuna koyup diğerini cebime attım. Her şeyi bulduğum gibi bırakıp oradan uzaklaştım.


Artık keyiften dört köşeydim. Sam, suçumu ispatlamayı başarsa bile Mars vatandaşı olduğum için ceza almaktan kurtulacağıma emindim. Zaten büyük ihtimalle kimseye söylemeyip adaleti kendi eliyle gerçekleştirmek için geri dönmek isteyecekti. Ama ne kadar zengin ve nüfuzlu olursan ol, bilim insanı değilsen Mars’a ikinci seyahat iznini almak kolay değil. Uzun lafın kısası, Halley, Dünya’ya vardığından beri onunla ilgili duyduğum tek şey gemiyi hortlak gibi bembeyaz ve hayli sinirli şekilde terk ettiği.

Samuel Copper dünyada uyanıp da testislerinin yerinde olmadığını fark ettiğinde ne hissetmiştir bilmiyorum ama ben evimin salonunda pembe orkide için ayırdığım yere o minik kavanozu yerleştirdiğimden beri anlamsızca sırıtarak dolaşıyorum. Evimin dekorasyonu için hayal ettiğim bu değildi ama geç kalan hesaplaşmamın simgesinin pencere pervazına çok yakıştığı da inkâr edilemez bir gerçek.


Editör: Burçin Kahraman