FLOŞ ROYAL No. 2 Kupa Valesi



Nedim büroda oturmuş, elindeki “Kupa Kızı” kartını evirip çeviriyor, bir ipucu belki de bir anlam bulmaya çalışıyordu… Duygu Tekin cinayetinin üstünden üç gün geçmiş olmasına rağmen hiçbir iz bulamamışlardı. Kıbrıs’ta yaşayan ve ailesi olmayan yalnız bir kadındı Duygu. Kıbrıs’ın en lüks casinolarının birinde krupiye olarak çalışırken işten ayrılmış ve Türkiye’ye Mersin Limanı’ndan giriş yapmış, sonrasında uçakla Ankara’ya gelip kendine İncek’te bir stüdyo daire kiralamış…

Maktul hakkında çok kısıtlı bilgiye ulaşabilmişlerdi. Kıbrıs’taki casino yetkilileriyle iletişim kurmuşlar, ama onlardan da fazla bir bilgi alamamışlardı. Çalıştığı yerde herkes, onunla mesai saatleri dışında görüşmediğini söylemişti. Sadece eski sevgilisinden bahsetmişler, ama onun da iletişim bilgilerinin kimsede olmadığı bilgisine ulaşmışlardı…

Belki yanılıyorumdur belki de bu kartın hiçbir anlamı yoktur; kadın yere düştüğünde fermuarı açık olan çantadan uçuşmuştur diye düşünse de kâğıdı bir türlü elinden bırakamıyordu. Elindeki kâğıda bakmaktan sıkılıp tekrar delil poşetine koydu. Çekmecesini açtı, silahını alıp beline taktı. Kâğıdı tekrar çekmeceye koydu ve ayağa kalktı. Sandalyenin arkasında takılı olan montunu eline alıp giyeceği sırada üniformalı bir polis memuru elinde dosyayla büroya girdi.

“Amirim!” dedi, başıyla selamını verdi ve elindeki dosyayı Nedim’e uzatırken devam etti:

“Duygu Tekin’in telefon kayıtları geldi. Olayın olduğu saatlerde bir görüşme yapmış, sanırım son görüşmesi de bu olmuş; toplam 32 saniye,” dedikten sonra Nedim dosyayı eline aldı, elindeki montu masanın üzerine bırakıp tekrar sandalyesine oturdu. Sayfaları okumaya başlamadan önce, “Var mı dikkat çeken bir şey?” diye sordu. “Var Amirim,” dedi polis memuru ve parmağını bir noktanın üzerine koydu:

“Son görüşmeyi bu numarayla gerçekleştirmiş!”

“Eeee?” dedi Nedim, hiçbir anlam ifade etmeyen numaraya bakarken.

“Amirim, görüştüğü numaranın sinyal verdiği yerle olay yeri arasında yaklaşık 400 metre mesafe var…” Bir anda bakışlarını kaldırıp memurun yüzüne bakan Nedim, belli belirsiz bir parçayı yerine oturtmanın verdiği garip hazla, “Huuuhhh!” dedi, montunun cebinden telefonunu çıkarıp aceleyle bir numarayı tuşladı ve telefonu kulağına götürdü.

“Alo, Burak neredesin?”

“Adli Tıptayım Başkomiserim, Duygu Tekin’in ön otopsi raporu çıkmış da onu almaya geldim. Hayırdır Başkomiserim?”

“Acele et biraz! Çıkınca hemen cinayet mahalline gel!.. Duygu olaydan önce son kez bir telefon görüşmesi yapmış, adres olay yerinin 400 metre ilerisinde!”

“Anlaşıldı Başkomiserim, yarım saate ordayım…” Nedim, telefonu kapattıktan sonra masanın üstündeki montunu aldı ve hızla Bürodan dışarı çıktı... Olay yerine geldiğinde Burak’ı arabanın içinde beklerken buldu. Burak, Nedim’in geldiğini görünce arabasından indi ve giriş kapısının önüne geldiler. Görünürde kimseler yoktu. Birkaç defa kapıyı çaldılarsa da açan olmadı. “Bekleyelim mi Başkomiserim?” diye sordu Burak. Nedim hiç tepki vermedi. Burak bir kez daha, “Başkomiserim!” dediğinde kendine geldi ve Burak’ın yüzüne baktı. “Başkomiserim daldın gittin, ‘Bekleyelim mi?’ dedim ama duymadın.”

“Heee… yok gidelim de n’oldu bu rapor?”

“Valla… o gün ne bulduysak hepsi o. Başka da bir şey çıkmadı…”

“Kanında uyuşturucu ya da alkol var mıymış?

“Yok, Başkomiserim.”

“İyi, tamam o zaman Büroya geçelim orada konuşuruz. Bu evi takibe alın, bi’ giren çıkan falan olursa haberimiz olsun.”

“Emredersiniz Başkomiserim” dedi Burak. Arabalarına yürüdüler ve Emniyete gitmek üzere yola çıktılar…

Daha yeni varmışlardı ki bir adam girdi kapıdan içeri. Sapsarı jöleli saçları, çimen yeşili gözleri, atletik vücut yapısı, sol kulağındaki pırlanta küpesi ve boynunun neredeyse yarısını kaplayan ejderha dövmesiyle odanın tam ortasında durdu, odadakiler, süzdü ve Nedim’in yüzüne bakarak:

“Ben, Duygu Tekin cinayetiyle ilgili görüşmeye gelmiştim.”

Nedim ve Burak göz göze geldiler Nedim, “Siz kimsiniz?” diye sordu ve oturması için masanın önündeki sandalyeleri gösterdi. Adının Savaş olduğunu söyleyen adam teşekkür ederek Nedim’in tam karşısına oturdu. Burak da bir sandalye alıp yanlarına oturdu.

“Ben Duygu’nun eski sevgilisiyim… Haberlerde gördüm öldürüldüğünü. Aslında gelsem mi gelmesem mi diye çok düşündüm…” dedi sustu, derin bir nefes aldı ve devam etti:

“Ayrıldık ama ara ara görüşürdük. Nasıl anlatsam?.. Duygu… son zamanlarda tehlikeli sularda yüzmeye başlamıştı. Özellikle de son bir yılda.”

“Nasıl yani?”

“Fünyesi çekilmiş bomba gibiydi. Bi’ gün bi’ yerde böyle patlayacağı belliydi… Çok büyük oyunlar oynatıyordu… Paralarının kaydı olmayan karanlık insanları bir araya getirirdi. Biz de zaten bu yüzden ayrıldık. Çok hırslıydı, duru durağı yoktu… Kıbrıs’ta birilerinden duydum, mafya peşine düşmüş, çalıştığı otelden de bu yüzden kovulmuş,” dediğinde, Nedim’in kafasında yanan ışık nereden başlayacağına dair bir kapı aralamıştı nihayetinde. Oturduğu koltuğun arkasına yaslandı, ellerini göğsünde birleştirdi, “Eeee, devam et bakalım,” dedikten sonra aklına gelen ilk soru: “Kıbrıs’ta neden yasadışı kumar oynanır ki?” oldu.

“Bu, sizin bildiğiniz gibi öyle basit bir kumar değil…” dedi, başını öne eğdi ve uzun uzun sustu. Milyar dolarlarla ifade edilen masaların olduğunu söylerdi. Uyuşturucu baronları, silah tüccarları, insan kaçakçıları… Birilerinin canını fena yakmış olmalı ya da rakipleri…”

“Peki, Türkiye’de ne zaman yapmaya başladı organizasyonları?”

“Burada ilk defa yapacaktı sanırım; eğer daha önce yapmış olsaydı haberim olurdu,” dedikten sonra Nedim, çekmeceyi açtı, delil poşetinin içinde duran iskambil kâğıdını Savaş’a uzattı.

“Duygu’nun üstünden çıktı bu kâğıt, bunun bir anlamı var mı?” Savaş, kâğıdı inceledi, “Hayır, hiçbir anlam ifade etmiyor,” dedi ve kâğıdı tekrar Nedim’e uzattı. Savaş’ın cevabından sonra suratı ekşiyen Nedim, delili tekrar çekmecesine koydu:

“Siz, bu Duygu’nun öldürüldüğü yerin az ilerisinde bir köşk var, tam köşe başında. Orayı biliyor musunuz? Beyaz duvarları, hakiye çalan kocaman bir garaj kapısı var…”

“Hayır, bilmiyorum.” Nedim’in içinde tutuşmaya başlayan şüphe kıvılcımları Savaş’ın yüzüne doğru esmeye başlamıştı artık.

“Bak kardeşim, geldin: ‘Duygu’yla ilgili konuşmak istiyorum,’ dedin, ama ona yok, buna yok. Ya, ne biliyorsan efendi gibi anlat ya da muhabbetimize sorgu odasında devam edelim?” dedikten sonra Burak’a dönüp “Arkadaşı sorgu odasına alalım, buranın havasını çok beğenmedi sanırım!” dedi, belinden silahını çıkarttı çekmecesine koydu ve çekmeceyi kilitleyip ayağa kalkmaya hazırlandığı sırada, “Asım!” diye atıldı Savaş. “Adamın adı Asım, ama kimdir, necidir bilmiyorum,” diye kekeledi ve ardından, “Gözaltına mı alacaksınız beni?” diye sordu.

“Güzel güzel, tane tane; eksiksiz bir şekilde anlatırsan neden gözaltına alalım seni güzel kardeşim? He!” Dirseklerini masaya dayadı, Savaş’a doğru eğildi ve fısıldar gibi sordu, “Kimmiş bu Asım, soyadı ney?”

“Sadece petrolcü olduğunu biliyorum. Duygu, Asım’ın isteğiyle bir oyun organize etmişti. Zaten ne olduysa ondan sonra olmuş olmalı… Gerçekten daha fazla bir şey bilmiyorum. Burada da sanırım bir oyun olacaktı, ama birileri Duygu’yu ortadan kaldırdı…”

“İyi de bu Duygu, bu kadar kalın adamlarla nasıl iletişim kurdu da onları bir araya getirebildi?”

“Asım’ı bulun Memur Bey, evini barkını da öğrenmişsiniz madem… Asım’ı bulun. Daha fazla şey bilsem niye anlatmayayım? Duygu’dan duymuştum işin merkezinde Asım olduğunu, ama hepsi bu kadar…” Nedim, kapattığı gözlerini parmaklarıyla ovalarken Burak, “Başkomiserim, çocuklar gelince söyleyeyim, resmi kayıtlardan bu Asım’ın şeceresini çıkartsınlar; biz de ona göre peşine düşelim olmazsa, ne dersiniz?” dedikten sonra gözlerini açtı, dalgın bakışlarla Burak’ın yüzüne uzun uzun baktı, “Tamam,” dedi, Savaş’a dönüp “Bu kardeşin de ifadesini yazdırıp imzalatın, sonra gidebilir,” dedi.

“Elde var bir” diyebilirdi Nedim, ama samanlıkta arayıp bulduğu iğneyle derinleri kazmaya yeni başlıyordu. Adının Asım olduğunu öğrendiği adama dair başka hiçbir bilgiye ulaşamadılar, bahsettikleri ev, Asım’a değil bir film yapım şirketine tapuluydu. Şirket yetkilileri, film ve diziler için evi çeşitli dönemlerde kiraya verdiklerini En son da bir balo için iki günlüğüne Duygu Tekin’e kiraladıklarını ve ücreti de nakit aldıkların söylediler. Fotoğraflardan Duygu’yu teşhis etseler de Cinayet Büro ekipleri daha sonraki günlerde yapılan araştırmalarda hiçbir bağlantıya rastlamadılar…

Koca bir hiçten başka bir şey bulamamak Nedim’in sinirlerini iyiden iyiye yıpratıyordu. Yıllardır birçok kez böyle dosyalara bakmıştı. Lakin yaşadığı his, yirmi yıl önce neyse bugün de aynıydı. Belirsizlik ve başaramama stresinin getirdiği yoğun adrenalin, sokağa çıkıp yalın ayak bağırarak koşma hissi uyandırıyordu her seferinde…

Ekibi bir sabah Batıkent’ten gelen bir cinayet ihbarı için Bürodan ayrılmış Nedim’se günlük raporlarını yazmak için Büroda kalmıştı. Rutinlerinden asla vazgeçmezdi. Her şey nizama uygun olmalıydı. Her işini de kendi yapardı. Bazen saatlerce, elinde kalem sayfa sayfa rapor yazdığı olurdu, hiç usanmadan… Tam çalışmaya başladığı sırada telefonu çalmaya başladı. “Hay telefon gibi senin de...” diye söylene söylene telefonu eline aldı. Arayan Burak’tı. Olay yerindeyken aradığı çok vaki değildi. “Hayırdır inşallah,” diyerek açtı telefonu.

“Efendim Burak?”

“Başkomiserim, olay yerine intikal ettik, ancak sizin de cinayet mahalline gelmeniz lazım; çok acil!” dediğinde sesindeki heyecan anlaşılabiliyordu.

“Ne oldu Burakcım, kötü bir şey mi var? Anlatsana adam akıllı!”

“Başkomiserim, ihbara geldiğimiz yerdeki öldürülen şahsın kimlik bilgilerine ulaştık, dikkatinizi çekeceğini düşündüm… Adamın adı; Asım Tüfenkçi.”

“Asım Tüfenkçi?”

“Başkomiserim, Duygu Tekin’in sevgilisi bize Asım diye birinin ismini vermişti ya, unuttunuz mu?”

“Eeee?”

“Eeeesi… bu Asım, bizim aradığımız Asım olabilir ki %99 ihtimalle de o. Adamın cebinden bir iskambil kağıdı çıktı Başkomiserim!”

Nedim önce yutkundu ve nefesini tuttu. Ardından, “Ne kâğıdı?” diye sordu.

“Kupa valesi!”

***

İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube