FLOŞ ROYAL / No. 3 Kupa 10’lusu




Telefonu kapattıktan sonra Bürodan nasıl çıktığını bilemedi. Koridorda insanlara çarpa çarpa koşarak, doğru aracına bindi. Kapıdaki bariyerin açılması için 100 m. geriden korna çalarak süratle Emniyet binasından ayrıldı. İstanbul yolu üzerinden hızla Batıkent’e doğru ilerlerken Jandarma Mahallesi yönüne dönen kavşaktan sağa girip olay yerine gelmesi tam 12 dakika sürmüştü. Aracı park etmeden inip olay yeri bandının altından geçerken Burak’la göz göze geldiler. Bu kadar kısa sürede gelmesine o da şaşırmıştı.


“Uçtunuz mu Başkomiserim, bu ne hız?”


“Ne bileyim Burak! Koş diyonuz koşuyoz oğlum; şu yaşta beni böyle yollarda gezdiriyorsunuz, valla yuh size! Ama suç bende yengeni dinleyip son sene geçecektim trafiğe…” dedikten sonra üzeri gazete kâğıtlarıyla örtülmüş yüzüstü yatan cesedin başına geldi. Cesedin etrafı adeta kan gölüne dönmüştü. Çevredeki insanların meraklı bakışları arasında çömeldi, hafifçe örtüyü kaldırdı. Maktulün paramparça olmuş kafatasını gördükten sonra, “Hasssiktirrr…” diye fısıldayıp gazeteyle tekrar cesedin başını kapattı. Yavaşça ayağa kalktı. Etrafına bakındı. “Savcı nerede kaldı?” diye sordu ve kalabalık insan grubundan birileriyle konuşan Burak’ın yanına gitti. Omzuna hafifçe dokunup “Sen gel, çocuklar devam etsin,” dedi. Olay mahalline toplanmış meraklı kitlenin duymayacağı bir mesafeye kadar yürüdüler.


“Nedir son durum?”


“Başkomiserim…” dedi ve duraksadı Burak, arkalarında kalan metro istasyonuna doğru dönüp “Şahıs metronun merdivenlerinden çıkmış, maktule yaklaşmış silahını çıkartmış o kadar insanın içinde ensesinin biraz üstünden zımbalamış. Sonra elini kolunu sallaya sallaya, karşı kaldırıma yürümüş, siyah bir pick-up’a binmiş ve OSTİM istikametine doğru gitmiş…”


“Nasıl ya!”


“Valla öyle Başkomiserim, güvenlik kamerası görüntüleri falan da var, çok net hepsi… Şu simitçinin tam gözünün önünde olmuş. Yazık, çocuk korkudan konuşamıyor. Kulağının dibinde silah patlayınca, birden şoka girmiş tabii…” dedikten sonra Nedim, “Tamam, hadi sen devam et, şu kalabalığı da dağıt konuşuruz,” dedi ve simitçiye doğru yürüdü…


20’li yaşlarındaki genç adam korkudan hâlâ titriyordu. Babacan bir tavırla simitçinin sırtını sıvazladıktan sonra, “Geçmiş olsun abicim. Sende var mı bi’ şey, iyi misin?” diye sordu. Simitçinin, “İyiyim abi, iyiyim de kulağımın amına koyuldu resmen, bomba gibi patlayınca ne olduğunu şaşırdım…” dediğinde gözlerindeki dehşet nefes alışlarında ses buluyordu.


“Adamı iyice gördün mü, tarif edebilir misin?”


“Gördüm tabii, hatta şu ilerideki abiye de anlattım zaten!” derken Burak’ı gösteriyordu. “Müşterim vardı, tam simidi poşete koydum… kafamı kaldırmamla adamın ateş ettiğini görmem bir oldu. Tezgâhı falan dağıttım nereye kaçacağımı bilemedim… Etraf bir anda mahşer yönüne dönünce elini kolunu sallaya sallaya geçti karşıya bindi arabasına vınnnn!..”


“Teşekkürler kardeşim, tekrar geçmiş olsun. Şimdi bizimkiler gelip ifadeni alacaklar, Senin de uygun olduğun bir gün mutlaka yazılı ifade vermeye gelmen lazım tamam mı?”


“Tamam abi, ben yarın gelirim; nasip olursa.”


Olay yerine gelen çevik kuvvet ekipleri sayesinde kalabalık iyice dağılmış, sadece birkaç meraklı bakış kalmış; ısrarla, kafatası darmadağın olmuş Asım Tüfenkçi’nin cesedini izlemeye devam ediyordu…


Az sonra savcının da olay yerine gelmesiyle Nedim, Burak’la birlikte tekrar cesedin başına geldi. Nedim, “Anlat bakalım!” dedikten sonra Burak, az önce Nedim’e anlattıklarını bir kez de savcının huzurunda tekrar anlattı ve olay yeri inceleme ekiplerinden maktulün üstünden çıkan delilleri getirmelerini istedi.


“Başkomiserim, bu iskambil kâğıdını pantolonunun sol arka cebinde bulduk. Sağ cebinden de neşter çıktı,” dediğinde Nedim’in gözleri neredeyse yerinden çıkacak gibi oldu. Aniden Burak’ın elinden poşeti almasıyla, “Ya Burak iyice tuhaflaştınız be yavrum ya! Bunu şimdi mi gösteriyorsun!” diye Burak’ı fırçalamaya başladı. Burak, kalabalığı dağıtmakla meşgul olduğunu ve olay yerinin güvenliğiyle uğraştığını bahane etse de fırça yemekten kurtulamadı. Zihninde çakan şimşekler, bir anda kısa bir zaman yolculuğuna çıkmasına sebep oldu…


Duygu Tekin’in öldürüldüğü cinayet mahallindeydi. Kendini gördü uzaktan, yanında savcıyla bir şeyler konuşuyordu. Kendine ve savcıya doğru yürüdü, onu gören yoktu. İyice yanlarına sokulup konuştuklarını dinlemeye başladı. Savcıya, “… Yara kesisi çok düzgün; neşter ya da jilet benzeri bir aletle kesilmiş olması mümkün!” dediğini duydu. “Neşter ya da jilet…” içinde olduğu zaman aniden karardı, ardından şimşek gibi çakan bir aydınlık oldu. Sanki bir fotoğraf makinesinin deklanşörüne basıldığını hissetti. Gözlerini kapatıp açtığında, kendini yerde yatan cesedin başında buldu. Delil poşetinin içindeki neşteri Burak’a uzatıp üzerindeki kan olduğundan şüphelendiği belli belirsiz siyahlığı göstererek, “Bu üstündekinin kan olması muhtemel, Duygu Tekin’in kan örnekleriyle karşılaştırsınlar mutlaka…” dedi ve cesedin başına tekrar eğilip üzerindeki gazete kâğıtları kaldırdıktan sonra parçalanmış başıyla yüzüstü yatan maktulü dikkatlice ters çevirdi.


Kurşun ensesinin birkaç santim üstünden girip sol gözünü, burnunun bir kısmını ve alnını parçalayarak çıkış yapmıştı. Son zamanlarda gördüğü en dehşet verici görüntülerden biriydi. Merminin çıkış yarasına baktığında 357 Magnum’dan başka hiçbir mermi böyle bir şey yapamaz diye aklına getirdi. Yakın mesafeden risk almadan tek atış. Etrafta sayıları 50’yi aşan polis memuru rutin işlemlerini sürdürürken Nedim, ava kitlenmiş bir Setter köpeği gibi kımıldamadan adeta donmuşçasına duruyordu… Olay yerinden önce çevik kuvvet ayrıldı, sonrasında savcı. Ardından cesedi Adli Tıpa sevk ettiler, en son olay yeri inceleme ekipleri de ayrılınca sadece cinayet büronun elemanları kalmıştı. Etrafında böylesine bir hareketlilik varken, Nedim hâlâ kımıldamıyordu.


Elleri ceplerinde, sanki vücudu var kendi yoktu. Zihnindeki arşivde az önceki gibi hızlıca bir gezintiye çıkmıştı. Dosyalar, evraklar, olay yeri fotoğrafları; maktuller, maktul yakınları; katiller, katillerin düşünceleri; mahkemeler… Hızlı çekim gösterim bir anda durduğunda, görüntüde dedesi ve 10 yaşındaki çocukluğu vardı. Evin salonunda bağdaş kurup oturmuşlar iskambil kâğıtlarıyla oynuyorlardı. Dedesi, elinde tuttuğu bir deste kâğıdı Nedim’e gösterirken, “Bak, bu Floş Royal. Kartların ağababası; kupadan olacak ama... kalpli olandan!” diyordu. Kupa As, Kupa Papazı, Kupa Kızı, Kupa Valesi ve Kupa 10’lusu sırasıyla böyle olacak. Eğer bu deste eline gelirse evi, arabayı, tarlayı tapanı sat; restini çek!” diyordu, pişkin pişkin gülerken…


Burak’ın omzuna dokunmasıyla kendine geldi.


“Başkomiserim, biz tamamız,” dedi ve Nedim’in bakışlarını yakalayabilmek için başını göz hizasına doğru eğdi. Nedim, “Floş Royal…” diye mırıldanıyordu. “Kalpli olandan… kalpli olandan…” Burak, Nedim’in tavırlarından hiçbir şey anlamamış karşısında dikilip dudaklarını büzerken göz göze geldiler. “Hayırlı olsun!” dedi Nedim, ellerini cebinden çıkarıp Burak’ı omuzlarından sarsarken. “Ne hayrı Başkomiserim?”


“Büroda konuşuruz…” dedi ve yaslandığı duvardan doğrulup “Ben kaçıyorum, siz de oyalanmadan gelin!” diyerek arabasına doğru yürüdü. Her şeyi gördükten sonra beynindeki tasvir ettiği şekil ete kemiğe bürünmeye başlamıştı…


Doğru nefes almanın tüm vücudu dengede tutacağına inanıyordu Nedim. Hayatta kalmak için nefes almak olağan ise düzgün ve dolu dolu nefes almak olağanüstüydü. Dolu dolu nefesler alarak 12 dakikada geldiği yolu tam yarım saatte geri döndü. Aracını park etti, Emniyet binasına girmeden, “ayaküstü” kahve satan dükkândan soğuk bir kahve aldı, sanki normal günde mesaisine gelir gibi sakin adımlarla Bürodan içeri girdi. Sakinliği ve suskunluğu çok abarttığını düşünen ekibi meraklı gözlerle ve bunu da belli ederek Nedim’i izliyorlardı. Hiçbir şey olmamış gibi elindeki karton kahve bardağını masasının üstüne bıraktı, montu çıkartıp sandalyesinin arkasına astı. Tam oturacakken aklına silahı geldi, elini beline attı ve silahını çıkartıp çekmecesine koydu. Yüzünde, tam sağ yanağının üstünde küçük bir gülümseme yerleşmişti ve kımıldadıkça dudağını da yukarı doğru çekiyordu. “Eveeeettttt, gençleer!..” dedi alaycı bir ses tonuyla, “Poker bilenler kimmiş bakalım?” diye sordu. Kimsede hareket olmayınca, sinirlense de belli etmemeye çalıştı.


“Bu ne ya çocuklar, hiç mi duymadınız?” diye sordu.


“Yani, duydum da Başkomiserim, şu an pek anlam veremedim…” dedi Burak.


“Evet arkadaşlar… Katilimiz poker kartlarıyla bize mesaj bırakıyor. Seri katil mi, intikam mı alıyor ya da bir hesaplaşma mı şu an için bir şey söylenemez, ancak eğer benim düşündüğüm gibiyse 3 cinayet daha işleyecek. Sıra gözetmiyor, yakalayamazsak, maktullerin üzerlerinde “Kupa Ası”, “Kupa Papazı” ve “Kupa 10’lu” kâğıtları bulacağız.


“Yani?” dedi Burak.


“Yaniiii… Floş Royal!.. Dedem: ‘Kartların ağababası, kupadan olacak ama... Kalpli olandan!’ derdi.” Burak masasına dayanmış, ellerini göğsünde birleştirmiş dikkatle Nedim’i dinliyordu. Nedim’in sözleri biter bitmez, “N’apıyoruz Başkomiserim?” diye sordu.


“Savaş vardı ya, Duygu’nun eski sevgilisi. Sen o gün bilgilerini almıştın di mi?”


“Evet.”


“Tamam, savcılıktan gözaltı kararı çıkartın, adamı da alın getirin.”


“Emredersiniz Başkomiserim!” Burak çıktıktan sonra, odadaki diğer polislere dönüp “Siz de şu kamera kayıtlarını bi’ hazırlayın da izleyelim çocuklar. Ben müdürün yanına gidip geliyorum,” dedikten sonra Asayiş Şube Müdürü’nün makamına çıkmak için odadan ayrıldı.


“Müdürüm, beni emretmişsiniz?”


“Heh! Nedim, gel Başkomiserim gel... Geçen gün, bu Duygu Tekin cinayetiyle ilgili ifadeye gelen adam vardı ya, basınla konuşmuş gazeteciler de işin peşinde! Ortalık karışmaya başladı. Bugünkü olaydan da bir araba görüntü almışlar maşallah!”


“Valla çevik gelene kadar almışlardır. Mahşer yeri gibiydi ben gittiğimde, zaten millet deli gibi Müdürüm, otu boku ne bulurlarsa çekiyorlar… Bu arada Müdürüm bizim çocukları savcılığa gönderdim, Savaş için gözaltı kararı çıkaracaklar bilginiz olsun.”


“Tamam tamam, ne gerekiyorsa yapın! Ufak ufak baskılar başladı, yarın bakan bile arar artık. Hadi gözünü seveyim çözün şu işi!”


“Emredersiniz Müdürüm!” dedikten sonra hızla odadan çıkıp Büroya gittiğinde ekip, görüntüleri hazırlamış olay anını izliyorlardı.


“Başkomiserim, hazır!” dedikten sonra görüntüleri adamın metrodan çıktığı bölüme kadar tekrar geri aldılar. Olay tıpkı simitçinin anlattığı gibi gerçekleşmişti. Sanki Hollywood filmi sahnesi gibi, sakin adımlarla merdivenlerden çıkan dazlak kafalı, uzun sakalları; gözünde güneş gözlüğü, siyah kazaklı ve deri montlu adam, sol elini cebinden çıkartıyor, belindeki Revolver’e davranıyor. Kurbana iyice yaklaştıktan sonra tek el ateş ediyor ve yere düştükten sonra sağ elindeki iskambil kâğıdını, yere düşen maktulün cebine sıkıştırıyor. Bir saniyeden daha kısa bir süre etrafına bakınıyor ve sonra iç cebinden çıkarttığı neşteri de diğer cebine bırakıyor, ayağa kalkıyor sanki hiçbir şey olmamış gibi dikkatlice karşıya geçiyor ve bekleyen araca binip olay yerinden uzaklaşıyor.


Nedim görüntüleri defalarca pürdikkat izledi. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmadığına emin olmak istiyordu. Aniden çalmaya başlayan cep telefonun sesiyle dikkati dağılınca söylenerek telefonu cebinden çıkardı. Arayan Burak’tı.


“Başkomiserim, biz adrese geldik; adam burada yok. Daha doğrusu bir haftadır falan hiç gören olmamış, ne yapalım?”


“Ekiplere haber verin bölgeyi boş bırakmasınlar… Cep telefonu cevap vermiyor mu?”


“Kapalı Başkomiserim, birkaç defa aradık ama ulaşılamıyor…”


“Tamam, numara için de teknik takip izni çıkarıp yer belirlemesi yapmaya çalışacağız. Siz yine de çevreyi iyice soruşturun; kimdir, ne iş yapar; ne zaman gelir ne zaman gider, öğrenebildiğiniz her şeyi öğrenin. Adam elimizdeki tek tanık!”


“Anlaşıldı Başkomiserim.” Telefonu kapattıktan sonra izlediği görüntülerin başından kalkan Nedim’in sinirlerinin iyice gerildiği hareketlerinden belli oluyordu. Büronun ortasına yürüdü, ellerini beline dayadı, sanki tavanda bir noktaya bakarak of çekmeye başladı. İki ceset, sıfır veri ve bir kayıp tanık… Bir müddet öyle bekledikten sonra saatine baktı, masasına doğru yürüyüp silahını ve montunu aldıktan sonra, “Çocuklar ben çıkıyorum, bir şey olursa mutlaka ulaşın,” diyerek Bürodan dışarı çıktı. Zihnindeki kalabalık gürültüler baş göstermeye başlamıştı. Sanki birileri sorular soruyor, daha cevabı bile düşünmeden, başka birileri sorulan sorulara karşılık başka sorular soruyordu. Savaş’ın anlattıklarına dayanarak çıkardığı hikâyeye göre bu bir hesaplaşma olmalıydı. Tüm çıktığı yollar aynı noktada birleşiyordu. Parmak izi yok, görgü tanığı yok, kamera kaydı yok… Arabasına bindiğinde nereye gideceğine dair hiçbir fikri yoktu. Poker oyunu geldi aklına, desteleri düşündü. En kıymetlisi “Floş Royal Kupa”ydı. Yanlış mı düşünüyorum diye aklına getirse de başka bir çıkarıma bir türlü varamıyordu. Bu kadar fazla düşünmenin zihnini yanıltacağını bildiği için olaylardan uzaklaşmak istedi. Burak’tan gelecek teknik takip haberine umut bağlayıp, sanki zihninde açtığı “Floş Royal” sekmesini kapattı ve eve gitmeye karar verdi.


Akşam haberlerinde televizyonlar, olayı Ankara’da Korkunç Cinayet!.. başlığıyla vermişti. Ekranın uzak köşesinde üzeri gazeteyle örtülmüş Asım’ın cansız bedeni, önde muhabirler, kalıplaşmış aynı cümlelerle olayı cinayet büro ekiplerinden daha fazla bilgiye sahip gibi anlatıyorlardı…


Ne kadar uzaklaşmak istese de olayın ekseninden bir türlü çıkamıyordu. Yemek sonrası rehavetiyle oturduğu kanepede uyuya kalınca bir rüyanın içinde buldu kendini. Olay yerinde Asım’ın cesedini incelerken, uzaklardan bir göz onları seyrediyordu. Nedim’le göz göze gelince de elindeki Kupa


10’lusunu ona doğru fırlatıyor ve kalabalığın içinde kaybolup gidiyordu… Sıçrayarak uyandığında, eşinin omzundan dürterek telefonunu uzattığını gördü. İstemeye istemeye telefonu eline aldı, ekrana baktı, kısa bir kararsızlığın ardından meşgul tuşuna basarak telefonu sehpanın üzerine bıraktı. Bir saniye geçmeden telefon tekrar ısrarla çalmaya başladığında bu sefer tereddüt etmeden ekrandaki yeşil kutucuğu sağa doğru kaydırdı.


“Efendim Burak?”


“Başkomiserim bir iz bulduk!”


“Ne izi!”


“Savaş’a ait olduğunu düşündüğüm güvenlik kamerası görüntülerine ulaştık.”


“Nasıl yani? Belli olmuyor mu yüzü?”


“Ben dövmelerinden o olabileceğini düşündüm. Kayıtları aldık merkeze geçiyoruz, sizi de haberdar etmek istedim…”


“Tamam, siz geçin. Sonucu mutlaka bana bildirin; gece kaç olursa olsun.”


“Emredersiniz Başkomiserim!” Telefonu kapattıktan sonra sehpanın üstüne bırakıp devrilir gibi arkasına doğru yaslanırken eşinin bakışları tüm dikkatiyle Nedim’in üzerindeydi. Eşiyle yüz yüze gelmemeye çalışsa da kaçacak yeri yoktu.


“Gece gece ne işi Allah aşkına! Koca Ankara’da ikinizden başka polis mi kalmadı? Bu ne ya böyle!”


Eşinin sözleri karşısında tercihini hep susmaktan yana kullanırdı, bu sefer de yine aynı tercihi yapması olaysız bir gece için gerekliydi. “Yok bir şey yavrucum, bir dosya var müdür özellikle imtina gösteriyor, malum öyle olunca ben de huzursuz oluyorum. Yoksa ne işi bu saatte…”


“Ya tabii tabii! sanki seni bilmezmişim gibi…” Eşinin tatlı sert fırçalamasından kurtulmak için “Hadi bi’ kahve patlat da içelim be hatun!” diyerek konuyu değiştirmeye çalışsa da çok başarılı olamadı. Nihayet eşi sesi yavaş yavaş kısılarak oturduğu yerden kalkıp mutfağa doğru yönelince içinden bir oh çekti, sehpanın üzerine bıraktığı telefonunu eline alıp aceleyle Burak’ı aradı.


“Alo Burak, abicim siz geçin merkeze çalışmanızı yapın ben de sabah gelince bakarım.”


“Siz nasıl derseniz Başkomiserim.”


“Biraz hâlsizim erken yatayım diyorum.”


“Anlaşıldı Başkomiserim.” Telefonu kapatıp tekrar masanın üzerine koyduktan sonra koltuğuna kuruldu. Kumandayı eline alıp kanallar arasında hızlıca geçiş yaparken eşi, elinde kahve tepsisiyle geldiğinde uzanıp kahvesini aldı. Kahvesini yudumlarken, film izlerken; yatağa ilk yattığında bile aklı hep Burak’tan gelecek haberdeydi. Yaşadığı huzursuzluğun verdiği bitkinlikle derin bir uykuya daldı. Kâbusa benzeyen rüyaların arasında gidip gelirken derinlerden duyduğu seslerle kendine gelmeye çalışsa da gözlerini bir türlü açamıyordu. Yine, yemekten sonra daldığı uykudaki gibi sarsılmaya başlayınca ani bir refleksle gözlerini açtı. Uzaktan duyduğu boğuk sesler netleşti. “Nedim… telefonun çalıyor!” diyen eşinin yüzüne baktı:


“Saat kaç?” diye sorduğunda kendi gibi uyku mahmurluğu yaşayan eşinin, “Ne biliim ben çok geç oldu, bak şuna!” demesiyle sol tarafına dönüp komodinin üzerinde duran telefonuna uzandı. Birbirinin içine geçen yazılardan güç bela Burak yazısını okuduğunda tüm mahmurluğu bir anda kayboldu, panikle telefonu açtı:


“Efendim Burak! Hayırdır inşallah bu saatte?”


“Başkomiserim bu saatte…”


“Peşrevi bırak da anlat hemen!”


“Görüntüleri inceledik, adamın Savaş olduğu netleşti. Görüntünün detaylarında, Savaş kadraja giriyor, hemen arkasından bir siyah pick-up yaklaşıyor ve görüntü sonlanıyordu. Daha sonra diğer dükkan görüntülerini de aldırdım; devamında Savaş’ı zorla araca bindiriyorlar…”


“Plakasına baktırdınız mı?”


“Evet Başkomiserim, Asım’ın katilinin bindiği araçla uyuşuyor, ancak plaka sahte! Hepsi bu değil Başkomiserim…” dedikten sonra başlayan sessizliği Nedim’in “Alo! Orada mısın Burak?” demesi bozdu.


“Evet Başkomiserim… Başkomiserim biz olay yerine intikal ederken bir cinayet ihbarı olmuş. Biz bölgeye yakındık, ben çocukları yönlendirdikten sonra ihbarın geldiği konuma devam ettim. Angora Bulvarı’ndan Çayyolu istikametine doğru giderken yol üstünde bir veteriner kliniği var. Onun önündeki büyük çöp konteynerinin içinde bir ceset bulmuş belediye işçileri. Ben gittiğimde ekipler bölgeyi güvenlik çemberine alıyordu…” dedikten sonra yine susan Burak’ın derin derin soluk alışları telefondan dışarı kadar taşıyordu. Bir kez daha Nedim’in sert bir şekilde “Eeeee!” diye sinirlenmeye başlaması sessizliği bozunca Burak, “Ceset Savaş’a ait Başkomiserim!” dedi. Bu sefer susma sırası Nedim’deydi…


Birkaç saniye sonra sadece “Kart?” kelimesi çıktı ağzından.


“Başkomiserim cesedin vücut bütünlüğü bozulmamış, ancak dili kesilmiş ve rulo yapılmış bir iskambil kartı sanki sigara içer gibi dudaklarının arasına yerleştirilmişti. Ben olay yercileri beklemeden kartı aldım.” Burak’ın konuşması bittikten sonra yutkundu, ayağa kalktı ve kapının arkasında asılı olan pantolonuna doğru yürürken bir an duraksayıp “Numarası Nedir?” diye sordu.


“Kupa 10’lusu!..”

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube