FLOŞ ROYAL / No: 1 Kupa Kızı




Upuzun dümdüz saçları bir kalıptan çıkmış gibi kalçalarının üstüne kadar dökülüyordu. Beyaz tenindeki şeffaflık neredeyse damarlarında dolaşan kanı bile belli edecek kadardı. Melez bir Asyalı gibi çekik gözlerinden çıkan ışık görenlerin donup kalmasına yetiyordu. Arabadan inmeden, güneşliğin aynasında makyajını kontrol etti, tekrar ruj sürdü; dudaklarını birbirine sürdükten sonra, parmaklarının ucuyla saçlarını düzeltti. Yan koltukta duran çantasını aldı ve yavaş hareketlerle arabasından indi.


Gökyüzünde toplaşan bulutlar, sanki bir kavgaya tutuşacak gibi itekliyorlardı birbirlerini, gözlüğünü burnunun üstüne kadar indirdi, havaya doğru baktı ve arabanın arkasına dolaştı. Bagajın önünde durup elindeki uzaktan kumandanın düğmesine basarak bagaj kapısını açtı. İçindeki şemsiyeyi alıp tekrar aynı tuşa basarak bagajı kapattı. “Tık” sesi gelene kadar bekledi ve kapandığından emin olduktan sonra kapıları kilitlemek için bastı tuşa. Sol arka kapıyı eliyle kontrol edip geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Rüzgâr etkisini artırmaya başladığında uçuşan eteğinin pilelerini tutarak; avına saldırmaya hazır aç kurtlar misali bakışlardan kurtulmaya çalıştı.


Karşılıklı kafelerin olduğu kalabalık çarşıdan geçip uzunca bir yokuşun en tepesinde duran, saraydan hallice lüks eve doğru yürürken burnuna bir iki damla yağmur taneciğinin düşmesiyle aceleyle şemsiyesini açtı. Bir iki adım sonra da gök gürültüsünün ürkütücü ve tehditkâr sesi duyulmaya başlayınca adımlarını hızlandırdı ve ardından ansızın bastıran sağanak yağmurdan korunmak için, yolun karşısındaki duvarları mor sarmaşıklarla kaplı büyükçe evin garajının sundurmasının altına sığınmak zorunda kaldı.


Ankara’nın kalburüstü insanlarının yaşadığı kasvetli beton yığınlarının, keşmekeş bir sokağında tek başınaydı. Kaldırım kenarlarına park edilmiş lüks otomobillerin altına saklanmaya çalışan kedilerden başka hiçbir şey yoktu görünürde… Sadece çarşının olduğu yönden, ıslanmamak için kaçışan insanların sesleri duyuluyordu… Şemsiyesini kapatıp sokaktan akan yağmur sularını seyre daldı. Biraz daha şiddetini artırsa sel olacak diye geçiriyordu aklından.


Telefonu çalmaya başlayınca, “Heh! Bi’ sen eksiktin!” diye söylenerek elindeki şemsiyeyi duvarın dibine dayadı ve bulutların da etkisiyle iyice alacakaranlığa dönmüş havada çantasının içinde bir süre telefonu aradı. Arayanı gördüğünde yanaklarını şişirerek, “Offff!” dedi. Arayan oyun randevusuna geç kaldığı müşterisiydi. Sağ elinin başparmağıyla ekranı sağa doğru kaydırdı ve aramayı cevapladı:


“Merhaba Mert Bey,”


“Merhaba Duygu Hanım, geciktiniz... Konuklarımız ve sizin ekibinizden arkadaşlarınız geldi bir tek siz eksiksiniz. Bir problem yoktur umarım?


“Aaa, yok Mert Bey, merak etmeyin. Ufak bir aksa…” sözlerini tamamlayamadan bir ıslaklık hissetti boğazında, Felç olmuş gibi hareketsiz kaldı bir an. Ne olduğunu anlamak için, refleksle eli boğazına gitti. Nefes almaya çalıştı; başaramıyordu. Sağ elinde tuttuğu telefondan “Alo… Alo… Duygun Hanım…” sesleri geliyordu. Eli titremeye başlayınca telefonu yere düşürdü. Çarpmanın etkisiyle parçalara ayrılan telefondan gelen sesler de kesilince, ıssız sokakta bir tek nefes almaya çalışırken çıkardığı hırıltılar duyulur oldu. Gözlerine yerleşen korku ve hissizlikle, bakışlarını gövdesine doğru çevirdiğinde, boğazından fışkıran kanların, eteğinin üzerinden bacaklarına süzülüp yokuş aşağı hızla koşan yağmur sularına karıştığını gördü; bakışları iyice bulanıklaştı. Sanki buğulu bir pencerenin arkasından bakıyordu. Ankara’nın acımasız ayazı hızla tüm vücudunu sarmaya başladı. Acıyı hissedemedi... Göz kapakları, saniyeler içinde öyle ağırlaştı ki açık tutmak da zorlanıyordu. Boğazından boşalan kanların, yağmur sularıyla boyadığı kaldırımlara son kez baktı. Zifiri karanlığa gömülen dünyasında son hissettiği, tutmayan dizlerinin yıkılmasıyla, kızıla bulanan bembeyaz yüzünün yere çarpması oldu…


BİR SAAT SONRA


“Basını uzaklaştırın kardeşim! Bu ne böyle ya, film mi çekiliyor!” dedi savcı, güvenlik şeridinin altından geçerken. Cesedin başına geldiğinde Olay Yeri İnceleme ekibinin amiri karşıladı savcıyı.

“Cinayet Büro nerede?” diye sordu, cesedin başında durmuş, polisleri seyrederken.


“Araştırmaya başladılar Savcım, insanlarla konuşuyorlar… Heh, işte! Nedim Başkomiserim de geliyor,” dedi İlker, gözleriyle yokuşun yukarısını gösterirken…


Nedim, memurluktan başkomiserliğe yükselmiş, sicili pırıl pırıl olmasa da yine de başarılı bir polisti. Emekli olmasına 1 yıldan az bir süre kalmıştı. Gördüğü cesetlerin, kapattığı dosyaların, yakaladığı katillerin sayısını kendi bile bilmiyordu. Teşkilata girdiğinden beri hep “cinayetçi” olmuştu… Koşturmaktan ruhunu yorgun hissediyordu artık. Her geçen gün yenilenen düzene çok fazla ayak uyduramasa da seviliyordu.


Yıllardır olduğu gibi elleri cebinde, yüzüne yer etmiş o bıkkın bakışlarıyla, dik yokuştan söylene söylene indi. Olay yerine tekrar geldiğinde, polis araçlarının arasından geçip ağzından hiç düşmeyen sigarasından son bir nefes daha çekti. Sigarayı ayakkabısının altında söndürüp etrafına bakındı; çöp kutusu bulamayınca da yine izmariti cebine koydu. Cesedin başına geldiğinde, dilinde o sert Ankara aksanıyla, kendisine bakan Olay Yeri polislerine “Çevirin,” dedikten sonra, “Hoş geldiniz Savcım,” dedi ve tokalaşmak için savcıya elini uzattı:

“Neymiş Nedim, var mı dişe dokunur bir şeyler?”


“Duygu Tekin. 32 yaşında, Kıbrıs’ta bir otelde krupiyelik yapıyormuş… Yağmur birden bastırınca herkes kaçışmıştır. O yüzden şu anda bir görgü tanığımız yok maalesef,” dediğinde, savcı garaj kapısının üstündeki güvenlik kamerasını işaret etti. “Ev boş Savcım, kimse yok. Kamera da replika zaten!” diyerek cevap verdi Nedim. Savcı, Nedim’e dönüp “E, sen ne düşünüyorsun?” diye sorduğunda yanaklarını şişirip uflamaya başladı ve ağızında bir şeyler geveledikten sonra yere eğilip kadının boğazındaki yarayı gösterdi:


“Katil arkadan gelmiş, hiç boğuşma ya da darp izi yok. Yara kesisi çok düzgün; neşter ya da jilet benzeri bir aletle kesilmiş olması mümkün!”


“Arkadan geldiğini nasıl anladın?”


“Eğer önden gelmiş olsa, boğuşma yaşanması çok muhtemel olurdu. Hem kesinin boyu çok uzun; neredeyse kafayı bedenden ayıracakmış, bence arkadan yaklaşıp boydan boya vurmuş gitmiş!” dedikten sonra elinde tuttuğu telsizin anteniyle kadının çantasını hafifçe araladı, çantanın içinde kırmızı, mavi ve yeşil renkli kumar pullarıyla birlikte özel deste iki kutu iskambil kâğıdı vardı. Tekrar ayağa kalktı:


“Kıyafetleri, günlük kıyafetler değil. Belli ki bir yerlere gitmek için hazırlanmış, çok ağır bir parfüm kokusu var; yüzü kan revan içinde ama makyajı da çok özenli yapılmış… Araba anahtarı duruyor, cüzdan duruyor; içinden yaklaşık 5 bin dolar nakit para çıktı. Ha keza kredi kartlarına da dokunulmamış… Bence planlı bir iş ama tertemiz! Yani birileri onun bu saatte burada olacağını biliyordu ya da takip etti… Boğazı kesildiğinde telefon elindeymiş sanırım, yerde parçalarını bulduk. Arama kayıtlarına bakılsın da belki oradan bir iz sürebiliriz...” Anlatırken savcının yüzündeki gülümsemeyi fark edince, bir an dikkati dağıldı. Anlattıklarını bıraktı, savcının yüzüne bakıp başını iki yana sallayarak, “Hayırdır?” diye sorduğunda, “Sonra diyorsun ki ben emekli oluyorum…” dedi savcı.

“Ne alakası var Savcım?”

“Yok bi’ şey yok…” dediğinde bir polis memuru yanlarına geldi ve bir delil poşeti uzattı. Poşeti eline alan Nedim, savcıya doğru bakarak:


“Son olarak da bu iskambil kâğıdı var. Elbisenin yakasının içine doğru koyulmuştu, saçların altında son anda fark ettik.”

“Neymiş o?”

“Kupa kızı!”



***


BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU




































© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube