FİS FİS FİS FİSKOOO?



Başımız ağrır zaman zaman… Tansiyonumuz inip çıkar ya da ateşimiz yükselebilir bazen. Gözlerimiz bozulabilir. Zamanla zor da duyabiliriz etrafımızdaki sesleri. Yaşlandıkça yüzümüzde beliren çizgilere “dur!” diyemeyiz. Belki saçlarımızın günbegün azalmasını da önleyemeyiz bir zaman sonra.


Yukarıda sayılanların her biri bir sağlık sorunudur. Ama çok şükür çoğu da ölümcül değildir, elbet bir çaresi bulunur bu dertlerin.

Ama çaresi olmayan dertleri de vardır bazılarımızın. Zaman kaybı başta olmak üzere, sahibine biraz sorun oluşturmakla birlikte aslında ben bir gruptaki insanları yaşamın tadı tuzu olarak görürüm her nedense? Anlatacaklarını en az birkaç tekrarla üstüne basa basa vurgularken bana çok sevimli gelir bu insanlar. Anladınız siz onu? Kekemelerden bahsediyorum.


Her şeyden önce hepsi de sevimlidir bu insanların. Ben ömrümde kekeme olup da itici ve sevimsiz olanını hiç görmedim. İşte size bu özel insanlardan biri o zaman… Komik ve çok orijinal öyküsüyle; Fehmi abimiz.


***

Kendileri, Giresun’un bir sahil semti olan Çıtlakkale’nin en tanınmış kişisidir. Öyle bir manevi ağırlığa sahiptir ki, protokolde muhtardan bile önde gelir! Bu güzel mahallede yaşayıp da saçlarına onun ellerinin değmediği kimse yaşamaz. Çünkü o, eskilerin tabiriyle “kırk yılın” berberidir. Mahallenin de gülüdür. Eli hızlı, sohbeti tatlıdır. Sizi, “beş dakkada” tıraş edip gönderebilir eğer isterse. Fakat siz hiç konuşmaz ve soru sormazsanız. Aksi durumda açılacak herhangi bir konunun ne zaman kapanacağı pek bilinmez, işte orası pek belli olmaz! Yani anlayacağınız, Fehmi abi kekemelikte de usta.

“Kırk yıl” dedim de aklıma bir komik anı geldi… İster misiniz şimdi bir o kadar zaman da geriye gidelim?


Sene 1975… Ben ilkokul 1. Sınıf öğrencisiyim. Hayatımın o yıldan sonraki zamanları en iyi hatırımdadır zaten. Yani benim için bir “milat” o yıllar.

O zamanlarda her şey belki eski püsküydü. Azdı, yavandı ama çok güzellikler barındırırdı kendi içlerinde. Mesela tıpkı koca bir şehre yeten 3-4 tane eski püskü belediye otobüslerimiz gibi. Birer antika değerindeki bu otobüslerin kapı kolları bile yolcuları tarafından ve dışarıdan elle açılırdı. Bu tarihi vasıtalarla yolculuk etme ve o havayı teneffüs etme şansına ermiş bahtiyarlardanım ben de. Yaşım çok değil belki ama Giresun’un o en güzel günlerini yaşadım, biliyorum. O zamanlar ki; Giresun hem çok güzel hem çok şirin hem de çok sakindi. Bu otobüslerle yapılan şehir içi o kısacık yolculuklardan bile bir kitap yazacak öyküler çıkacağına da emin olun.

Zamanla eskidi bu otobüsler ve değiştirilmesi ihtiyacı hasıl oldu. Zaten ben de en son zamanlarına denk gelmişim demek ki bu emektarların.

***

Zamanın bir yerlerinde saklı bu güzelim günlerin içinde bir gün, bir de baktık ki; üzerindeki “Giresun Belediyesi” yazıları beyaz, kendisi komple yeşil, hem de son model “Otomarsan Mercedes” marka, otomatik kapılı, arka kapı girişinde bilet satan bir muavini bile olan, duracağı yere gelmeden “duracak!” ibaresi yazılı yanıp sönen ışıklı levhası bile bulunan gıcır gıcır otobüsler tur atıyorlar şehrin içinde. Zaten çocuktuk. Ama yine de çocuklar gibi sevindik!

Daha sonra bir ay kadar bir süre bile olmadan sevgili öğretmenimizin bizlere yaptığı güzel bir sürprizle de kendimizden geçtik… Öğretmenimiz şöyle bir duyuru yaptı, sınıfımıza hitaben:

“Çocuklar, yarın herkes yanında 50 kuruş fazla getirsin. Yeni belediye otobüsleri ile şehir turu atacağız!”

“Heeeeeyy! Yaşasın!”


***

Yarınki gün, Orman Bölge Müdürlüğü önündeki okulumuza en yakın duraktan yepyeni, gıcır gıcır bir otobüse öğretmenimiz refakatinde adım attık! Sınıfça çok mutluyuz. Ve de sanki bir uzay mekiğine binip uzaya gidecek astronotuz. Arka kapıdan sırayla girerek paramızı verip biletimizi aldık Muavin Bey’den. Ön tarafa doğruda ilerledik. Otobüs hareket etti… Yalnız otobüste garip bir durum var ve biz de bu tuhaflıkla karşılaşmakta pek de geç kalmadık! Arka taraftan bir yerlerden, bir tekrardan ibaret olan ve süreklilik arz eden bir ses gelmeye başladı devamlı olarak… O ses de aynen şöyleydi:

Fis… fis… fis… fis… fis ..

Bu hep aynı ton, hep aynı tekrar ve aynı ısrarla söylenen hecenin ne anlama geldiğini otobüsteki herkes gibi biz de çok merak edip çözemedik tabii ki o zamanki çocuk aklımızla.

Fis… fis… fis… fis… fis… fis… fis…

Kumyalı’ya girdik… Giresun Merkeze az bir yolumuz kaldı. Yolcuların çoğu galiba meydandaki durakta inecekler sanırım... Çünkü hiçbir durakta henüz durmadık... İlerliyoruz.

Bu şekilde nihayet Giresun merkezdeki meydana geldik. Burada hem inecek hem de durakta duran binecek yolcular var. Otobüs durdu. İnecek yolcularımız ön kapıdan inmeye, binecek olanlar da arka kapıdan binmeye çalışırlarken, şoför mahalline bir hışımla ve sinirli sinirli yaklaşan biri şoföre bastı fırçayı!... Baktık ki, bir anda sessizliği yırtan bu kişi bizim çok sevgili Berber Fehmi abimiz, bir ayağı sabit, diğerini sertçe ve üst üste yere vurarak ve sarf ettiği cümle de aynen şöyle:

- İiiiiiiiiikikikiki saaaaaaaaatttttt tirtir sööööylülülülüyorum kardeşim, Fiskobirlik de bırak diye!

***

Bindiği yepyeni otobüste; otomatik “duracak!” düğmesine basmayı bilemeden, üç durak önce ineceği yeri bildiren ama buna rağmen bir durak sonra inmekten kurtulamayan ince fikirli güzel abim benim… Selametle kal!..

Biz de seeeeeeeseseninini çoook sesese…viyoruz!

- S O N -


Yazan: Murat Akyol

Düzeltmen: Tolga Ziyagil

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube