© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

EVİMİN DİREĞİ



Yaşlı kadın; kapının pervazına destek olsun, diye dikilen direkten tespihini aldı, pencerenin önündeki sedire oturdu. Yanı başında duran battaniyeyi dizlerine çekti. Tespihini çekerken dışarıyı seyre daldı. Dışarısı o kadar sessiz, ıssızdı ki... Bir an içi ürperdi. Karşı dağlarda kar vardı, eteklerdeki erimişti. Fakat soğuk ayaz pek çetindi. Kar yağmış gibi bembeyaz kırağı düşmüştü. Yerler dondu çatır çatır. Her şey gri ve kasvetliydi. Ne bir insan ne bir kuş sesi ne de bir hayvan vardı. Kapıdaki karabaştan başka. Boş evlere baktı. Uzaktan bir evin bacasından ince bir duman tütüyordu. Havalar soğuyunca kimse kalmıyordu köyde birkaç kocamış komşudan başka. Onlarda çoğu zaman oğullarına kızlarına gidiyorlar, günlerce gelmiyorlardı. Onun gidecek kimsesi yoktu. Tek oğlu Almanya’da yaşıyordu. Yazın birkaç günlüğüne gelir, sonra tatile, denize giderlerdi. Yaz gelince pikniğe, köy havası, diye akın akın gelen akraba, eş dost kışın hiç uğramaz oluyordu. Kimse demiyordu ki kışında sen bize gel, birkaç gün kal, diye. Kocası sağken onlar da kışları şehre gidiyorlardı. Köyleri şehre yakındı. Okullar kapanınca köye geliyorlar, kışlıklarını yapıyorlar, Kayınvalidesi ve kayınpederine yardım ediyorlardı. Kayın pederi onlar gelince seviniyor evimin direği geldi, diye sırtını sıvazlıyordu. Oğlunu sarılıyor: “Vefalı oğlum, gece boyu ayaktasın koca fabrikayı gözünü kırpmadan bekliyorsun, izin gününü uyuyacağın yerde gelip bize yardım ediyorsun.” “Elbette geleceğiz baba size yardım etmek görevimiz. Hem de bize faydası oluyor. Yoksa aldığım üç kuruş maaşla geçinilir mi?” diye gönlünü alıyordu. Kayınpederi, gelin geldiği gün, yüzünü açmış beşi bir yerde, yüz görümlüğü takmış, sonrada Bak gelinim “Kızlar gidici, bu ev atalardan kalma 100 yıllık var. Bir yerleri eğildi bir yerleri çöktü. Kaynananla ikimiz çöken yere direk olduk, direk diktik. Bundan sonra Evimin direği sen olacaksın.” demişti. Kadın içini çekti, yerinde kıpraştı. Soba geçiyordu, evi soğumaya başlamıştı. Üşümüştü “Sanki o günkü sözlerin beddua mıydı baba? Bak herkes gitti, ben direk oldum sanki. Bu evden çıkamıyorum. Gitmek, kendi evimde yaşamak istiyorum artık. Her tarafı dökülüyor, senden sonra da biz kaç direk diktik ama o da bizim gibi kocamış düzen tutmuyor. Soğuktan odadan çıkamıyorum. Ama yıkılmıyor. Yıkılasıca”. Diyerek yerinden kalktı. Sobaya yanındaki kütüğü attı.” Karabaş' da acıkmıştır.” diyerek sobanın üzerindeki güğümü alıp mutfağa yöneldi. Güğümdeki sıcak suyla kendine çay, karabaşa yal hazırladı.


Kapının açılmasıyla Karabaş sevinçle koştu, kuyruğunu sallayarak. “Gel benim akıllı oğlum, can yoldaşım, acıktın değil mi? Hadi çabucak ye. Şimdi arkadaşların gelir sana bir şey bırakmazlar.” diyerek karabaşı sevdi. Yalını içişini seyretti. Çıkmışken biraz da odun alayım, diyerek evin giriş kapısının yanında çift kanatlı koca kapıyı iterek içeri girdi. Bir süre durarak gözlerini karanlığa alıştırdı. Koca ağıla baktı. Bir köşede yakacak odun, kömür. Sağda solda kazma kürek, tırpan, düğen gibi artık kullanılmayan aletleri duruyordu. Evin altına gelen kısımda koyunlar yatıyordu o zamanlar. Ondan sıcacık oluyordu ev. Şimdi dünya odun kömür yakıyorum bana mısın demiyor, şu kalın kütükleri götüreyim, akşama kadar beni idare eder.” diyerek iki kütüğü kucakladı yalpalayarak ağıldan çıktı aceleyle eve girdi, odanın kapısının yanına odunları bıraktı. Soğuk iliklerine işlemişti aceleyle mutfağa geldi. Tepsiye, zeytin peynirden olan kahvaltılıkları koyarak odaya geçti. Oda ısınmıştı kütük çıtır çıtır yanıyordu. Tepsiyi sedire koydu, sobanın üzerinde ekmeğini ısıttı, çayını doldurdu. Dışarıyı seyrederek kahvaltısını yaptı. Bugün içi sıkılıyordu, yüreğinde bir ağılık vardı. Sırtındaki ağrı koluna vuruyor, içi çekiliyordu sanki. Bir insan, bir ses istiyordu yanında. Besicinin çobanının hanımı ara sıra uğruyordu. Bugünlerde o da gelmez olmuştu.” Bu soğukta iki bebekle nereye çıksın taze. Ben gitsem, diye düşündü. İki evin arası bağa vardı. Soğukta göze alamadı. Kalktı televizyonu açtı boş gözlerle bir süre baktı. Tepsiyi alıp mutfağa öylece bıraktı. Koşarak odaya döndü. Kayınvalidesinin sesi kulaklarında çınladı.” Onların yeri yok mu? Sofrayı hemen toplayın yoksa şeytan artıklar. Gülümsedi. “İyi kadındı rahmetli. Beni kızlardan ayırmadı. Üç görümcesi, bir kayını vardı. O zamanlar ev cıvıl cıvıldı. İş de aş da neşe de çoktu. Koyunla, inekle, bağ bahçeyle uğraşıyorlar, herkes bir işin ucundan tutuyordu.


+ Yıllar geçmiş kızlar gelin olup gitmişti. Kayınbiraderi de Almancılar kervanına katılmıştı. “Kör olasıca, Almanya anaları evlatlarından etti.” diye İçini çekti, gözleri doldu. Oğlu aklına gelmişti. Hayırsız çıktı, diye düşündü. Oysa ne umutlarla doğurup büyütmüştü. İlk çocuğunu düşürmüş, ikinci kız olmuştu. O da üçüne gelmeden ateşlenip ölmüştü. Hamile kaldığında kayınpederi “Geline iyi bakın. Bebenin başına bir şey gelmesin. Bu gidişle soyumuz kuruyacak. Hayırlısıyla bunu kucağımıza alalım. Demişti hamileliği süresince kayınvalidesi doğru dürüst iş yaptırmamış, bütün aile üzerine titremişti. Kayınpederi torununu kucağına aldığında sevinçten havalara uçmuş kurban keserek fakirler dağıtmıştı. Oğlunu el bebek gül bebek büyütmüşlerdi.


Okul zamanı gelince şehirdeki okula yazdırmışlar, onlar da kışları şehre gitmeye başlamışlardı. Babası da oğlunun üstüne titriyordu, onu en iyi okullarda okutacağım, büyük adam olacak benim oğlum; diye bir dediğini iki etmiyordu. Üniversite üçe giderken mide kanserinden beş ay içinde ölüp gitmişti. Zor günler geçirmişlerdi. Bağkur maaşı yetmiyordu. Kayınpederi hayvanlardan satıp göndermese geçinemeyecek, okulu bitiremeyecekti. Ne sevinmişti oğlum mühendis oldu, diye. Oğlan, ben amcamın yanına Almanya’ya gidiyorum, diye çekmiş gitmişti. Gidişinin altıncı ayıda kayınpederi ölmüş, kayınvalidesi yalnız kalmıştı. Aldığı maaş iki evi geçindirmeğe yetmiyordu. Şehirdeki evi kiraya vererek köye, kayınvalidesinin yanına taşınmıştı. O Zamanlar bu kadar yalnız kalacağını düşünmemişti. Köy bu kadar boşalmamıştı. Kapıya çıktığınla bir komşuyu görebiliyordun. Önce gençler gitmişti. Artık çiftçilik karın doğurmuyordu. Koyun inek sürüleri satılmış, Köyde doğru dürüst hayvan kalmamıştı. Haklılar da… Kocamışlar, nasıl hayvan bakacaktı. Kayınpederi de satmamış mıydı onca sürüyü. Kayınvalidesinin ölümünden sonra tek başına kalakalmıştı koca evde. Ne gelen vardı, ne giden. Günlerce direklere bakıp ağlamış, onlarla konuşmuştu. Bu eskimiş eve oda direk olmuştu sanki. Çekip gitmek şehirde evinde yaşamak istemiş. Yapamamıştı. Korkmuştu. Şehirde geçinemezsem diye bahaneler uydurmuştu. Neydi onu alıkoyan gitmekten, bilmiyordu. Şimdilerde emekli olanlar, durumu iyi olanlar baba ocağına geri dönüyorlar. Eski evleri yeniliyorlar yaz boyu oturuyorlar. Ufak tefek bir şeyler ekiyor dikiyorlar. Bolca mangal yakıyorlardı. Onların adları yazlıkçıydı. Birkaç kişide büyük besicilik, tavukçuluk yapıyordu. Sevinmişti köyde bir kaç komşu olacak, diye ama onlar Afganlı dedikleri birilerini getirmişlerdi. Dilleri dişleri anlaşılmıyordu. Hayvan sahipleri üç dört günde bir uğrayıp gidiyorlardı. Allah’tan yavan Mehmet’in oğlu Türk çoban tutmuş da onlarla komşuluk yapabiliyordu. Kapının çalmasıyla düşücülerinden sıyrıldı. Biri geldi, diye yerinden fırladı sevinçle. Başı döndü gözleri karardı ayakları tökezledi olduğu yere yığıldı, vücuduna sıcaklık yayıldı, bağırmak istedi sesi çıkmadı. Her şey karardı. Tek direkler pırıl pırıldı. Kayınpederi, kayınvalidesi direklerden tutmuş onlar da parlıyor, gülümsüyorlardı. Kapı hızlı hızlı yumruklandı. Karabaş acı acı havladı ve bütün sesler kesildi.



Yazan: Fatma Sarıkaya RAVLI

Editör: Damla Güler Öztürk