EN HÜZÜNLÜ EYLÜL


Yazar Adı: OSMAN BALCIGİL

Kitap Adı: EN HÜZÜNLÜ EYLÜL

Yayın evi: DESTEK YAYINLARI

Basım Yılı: TEMMUZ 2020 (1. BASIM)

Türü: ROMAN

Sayfa Sayısı: 416


📚 Osman Balcıgil’in son kitabı “En Hüzünlü Eylül”ü okudum. Osman Balcıgil çok okunan yazarlarımızdan, daha önce “Yeşil Mürekkep” adlı Sabahattin Ali, "Putlar Yıkılıyor” ve “Ela Gözlü Pars Celile” adlı romanlarını okumuştum. Daha Ela Gözlü Pars Celile’nin yorumunu yazamadan bu kitaba başladım. Ve tarihi bir acının (utancın) yıl dönümüne denk geldiği için önceliği bu kitaba verdim.


📚 Her Balcıgil kitabında olduğu gibi satışa çıktığı ilk haftada çok satanlar listesine girdi ve 4 haftada 15. baskıyı yaptı (şimdilik). Ben kitabı alana kadar çünkü satış sitelerinin çoğunda yoktu, yeni baskı bekleniyordu; arkadaşım kendine alırken bana da alıp hediye olarak gönderdi. Sayesinde ben de okudum ve sizlerle paylaşıyorum.


📚 Hüzünlüdür İstanbul, Eylül 1955’ten beri... Kadim kentin destansı tarihinde, 6/7 Eylül 1955’te yaşanan büyük yıkım kuşkusuz çok özel bir yer tutar. Acısı hep sürecek bu büyük altüst oluş, toplumsal olduğu kadar bireysel anlamda da derin kırılmalara yol açmıştır. Tıpkı Suzan ve Yorgo’nun aşkında olduğu gibi. Suzan ve “sevgili papazı”nın büyük dramını okurken kendinizi İstanbul dekorunda, tarihin içinde, “soluksuz ve dipsiz” bir yolculuğa çıkmış bulacaksınız. Bir yas, beş yıl süreyle her gün ve yirmi dört saat tutulur mu? Suzan ve Yorgo’nun aşkı kadar büyükse evet! Balcıgil romanına “Söyledim ve ruhumu kurtardım!” diye başlıyor. Çünkü hepinizin merak ettiği önemli nedenleri var. EN HÜZÜNLÜ EYLÜL büyük bir aşkın olduğu kadar, büyük bir hesaplaşmanın da romanı.


(Arka kapak)


📚 Sinema çıkışı: “Filmde kitabı tam olarak bulamadığımı söylemeliyim. Öte yandan karakterleri, mekânları, dönemi gözümde canlandırmakta büyük katkısı oldu.” diye konuşuyorlar. Bu konu/ tartışma hala devam etmekte; kitap uyarlamaları çoğunlukla kitabın tadını veriyor.


📚 ”18.30 vapuruna yetişmek için çok da acele etmemiz gerekmiyor. İstersen İnci’de birer profiterol yiyebiliriz.” diyor Yorgo ve benim hayal kırıklığımı hatırlatıyor. Son İnci ziyaretimizde (2000 yılı olması lazım); okul aile birliğinden bir arkadaşla Taksim’de Öğretmenler Günü için hediye araştırdıktan sonra hemen hemen aynı cümleyi birbirimize söyledik ve İnci’ye gittik. Ahhh, keşke gitmez olaydık. Profiterolü hemen hemen herkes bilir; içi krema dolu sert hamur topları üzerinde koyu bir çikolata sosu. Ama İnci talebe yetişemiyor, diye fast food tarzı hızlı servis ile tanımlayamadığım bir şey servis ediyordu. Masa da yoktu kokteyl gibi ayakta yüksek masalarda aldığınız tabağı bitirip hızlıca dükkânı boşaltıyorsunuz, sıranın sonu gelmiyor. Profiterol diye hızlıca servis edilen ürün nasıl mı hazırlanıyor? Bir görevli tabağa kare şeklinde kek koyup yan tarafa veriyor, tabağı alan üzerine beyaz krema sıkıyor yan tarafa veriyor ve son arkadaş üzerine çikolata sos döküyor kasaya uzatıyor. Fabrika üretimi gibi seri çalışma ama ürün o değil. Ne yediğimizi bilmeden yedik ve çıktık, gittiğimize pişman olmuştuk keşke her şey çocukluk hayalimizdeki gibi kalsaydı.


📚 ”Adettir, Adalı hanımlar eşlerini iskele çıkışında mutlaka karşılar.” Doğrudur hatta 10 – 15 sene öncesine kadar; aynı şekilde adaya gelen misafirde (adaya kaçıncı gelişi olursa olsun, evi ezbere bilse de) mutlaka iskelede karşılanırdı.


📚 Yaz sonu adadan ayrılmaları yaklaşırken ada şiirini Yorgo, Lena ve Suzan sırayla okuyorlar ve “Üçümüz de ezbere biliyorduk Yahya Kemal Beyatlı’nın Viranbağ üzerine yazdığı şiiri. “ diyorlar. Viranbağ şiiri ezbere bilinmez mi? Bilinir tabii ya da lise de ezberlenen o güzel dizeleri unutmak mümkün mü?

Adalardan yaza ettik de veda

Sızlıyor bağrımız üstündeki dağ,

Seni hatırlıyoruz Viranbağ!

Der ve şiir devam eder…


📚 Bir bölümde Uluslararası AICA Konferansı ve birinciliği kazanan Aliye Berger’den bahsediyor. Aliye Berger, Füreya ve Kabaağaçlı ailesi ile ilgili yazılmış çok kitap var. Elime geçtikçe okuyorum. Kabaağaçlı Ailesi, ilginç yapılanmaları olan, nerede ise her bireyi bir sanat dalında yetenekli olan bir aile.


📚 Kitabın çoğu bölümünde adı geçen bir isim Baylan, benim için ikinci hüsran… Çocukluğumda Kadıköy Çarşısı’nda en sevdiğim lezzetlerin bulunduğu mekan. Herkes Cup Griye’sini sever ama ben peşmelbasını da en az onun kadar severdim. Onlarda 2008 – 2009 gibi çok bozuldular. Ne eski lezzet ne de eski servis kalitesi vardı, dolayısıyla da müşteri profilleri de değişmişti, kapıdan girmek istemeyeceğiniz bir mekân olmuştu. Kitapta dip notları okurken öğrendim ki 2009 yılında kuruluş el değiştirmiş. Maalesef, bu değişikliğin sebebini anlamış oldum.


📚 Neredeyse her bölümde Konyalı ve Talaş böreğinden bahsediyor. Konyalı hâlâ duruyor, son gittiğimde sabah poğaçaları da eskisi gibiydi. Ama Talaş böreğine bakmak hiç aklıma gelmedi. Çocukluğumdan beri duymadığım unutulmuş bir lezzet benim için. Oysa biz çocukken evde ne çok yapılırdı. İştahsız bir çocuk olarak sevdiğim ve yediğim ender lezzetlerdendi.


📚 ”Buradaki Rumları rehine gibi mi görüyorsunuz yani?” dedim. Kamil Bey “Gayri nizami harp böyle bir şeydir, Suzan Hanım. “ diyerek karşılık verdi.

Bir derneğin ya da devletin, hükumetin kendi vatandaşını azınlık olarak görmesi hele onları dış güçlere karşı koz veya rehine olarak kullanması nasıl bir siyasi zihniyettir? Anlayabilmiş değilim. Hele ki onların kökleri bu topraklarda bizden eski iken sığınacak başka vatan toprakları yokken.


📚 Bir bölümde Paskalya ve hazırlıklardan bahsediyor. Ben de Suzan gibi paskalya çöreğini marmelada özellikle erik marmeladına batırmayı severim. Tabii bir de rengârenk paskalya yumurtaları ve yumurta tokuşturma oyunu. Yumurtayı nasıl tutacağınızı bilirseniz hep kazanırsınız, kazanmanın da keyfine doyum olmaz tabii ki…


📚 Tarabya, Emirgan gibi kapanan iskelelerden de bahsedilmiş. Bende Kadıköy çocuğu olarak bizim Moda, Kalamış gibi kapanan iskelelerimizden bahsedeyim. Çoğunun binası yıkıldı yeri belli değil. Sadece Moda İskelesi duruyor ve cafe -restoran olarak kullanılıyor. Bence ne kadar hatalı, siyasi bir karar. 3 tarafı denizlerle çevrili hatta içinden deniz geçen bir şehir olarak toplu taşımacılığı denizden karaya çevirmek gibi bir hata olabilir mi? Ağırlığı karayoluna verince artan araç sayısı ile trafik sıkışıklığı, park yeri sorunu gibi problemler başladı.


📚 ”Hangimizin ailesinde göğsünü düşmana siper edip şehit düşmüş bir büyükbaba, amca, dayı yoktu?” sorusunu okuyunca benimle aynı fikirde birini bulmak sevindirdi. Vatana yapılanları gördükçe çoğu zaman ben de bu soruyu soruyorum. Ve verecekleri cevabı çok merak ediyorum.


📚 ”Bir anlamda, İstanbul’du Degüstasyon. Bu nedenle yıkılan, parçalanan, dövülen, öldürülen aslında İstanbul’du. “ cümlesi tüm vahşet ve utancı anlatıyor. Evet, öldürülen İstanbul’du ama öldürenler kimdi? Gerçek İstanbullular değildi. Bu yıkımı yapanlar belgelerden anlaşıldığı gibi dışarıdan gelenlerdi, İstanbul’u bilmeyen, İstanbul’da yaşamamış; belki de onu kıskanan gözü dönmüş yabancılardı. İstanbul mozaiği çatlamamış, param parça olmuştu.


📚 Bu yaşananların Kıbrıs’taki Türklere faydası oldu mu? Bence hayır, 1955 yılı itibarı ile gerilla taktikleri baş gösterdi. Anadolu'nun işgalinde görev yapmış olan Kıbrıs doğumlu Teğmen Georgios Grivas tarafından 'Kıbrıslı Savaşçıların Milli Mücadele Örgütü' (EOKA) kuruldu. 1955 yılında ilk eylemler gerçekleştirilerek adadaki Türklere saldırılar yapıldı. Türk ve Yunan liderler arasında ikili buluşmalar, BM içerisinde yapılan denemeler, adada karşılıklı saldırılar, sürekli birbirinin önerilerini reddeden taraflar ve bir dolu girişim ile hiçbir yere varılamadan 1974 yılına kadar gelindi. Adadaki saldırı ve ölümlerin devam etmesi üzerine 'Garanti Anlaşması'nın 4. maddesi kullanılarak 20 Temmuz 1974'te adaya çıkartma yapıldı.


📚 En Hüzünlü Eylül, her ne kadar aşk hikayesini anlatan bir roman olsa da tarihi gerçeklerin üzerine kurgulandığından dolayı üzerine çok söz söylenebilir. Bana kalsa her cümleye söz söylemek isterim, kitabın tamamını paylaşmak isterim ama maalesef bunu yapmak okumak isteyenlere haksızlık olur. Osman Balcıgil’e bu konuyu işlediği için teşekkür ederim, kalemi daim olsun.


📚 En Hüzünlü Eylül’den kalanlar:

📌 Herkes olup biteni kendi cephesinden anlatıyor. Böyle olunca, tarih politikaya ve çıkarlara alet edilmiş oluyor.

📌 Bağnazlığı, bağnazlığın bataklığından daha iyi nerede hissedebilirsin?

📌 11 Kasım günü Varlık Vergisi Kanunu yürürlüğe girdi. O tarihten sonra, gayrimüslim nüfus için hiçbir şey, eskisi gibi olmadı!

📌 Büyük ölçüde Demokrat Partililer üzerinden yürünüyor. Başbakan’ın partililerden beklentisi bu yönde. Gerektiğinde büyük kitle gösterilerine imza atabilecek bir organizasyon olsun ama partinin işiymiş gibi görünmesin isteniyor.

📌 Din, kuşkusuz inanmakla ilgili ve sadece inananla inanılan arasında kalması gereken bir kurumdu. Üzerine tartışmak kırgınlıktan, kızgınlıktan, yıkımdan başka hiçbir işe yaramazdı.

📌 Bayrağımızı gördüğümüz zaman gözlerimizin yaşarmasının, İstiklal Marşı’mızı okurken duygulanıyor olmamızın ardında, zamanında yaşanmış çok ama çok büyük dramlar ve sonunda elde edilen daha da büyük bir zafer vardı.

Editör: Damla Güler Öztürk


© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube