© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

Emine Ergün - Söyleşi

En son güncellendiği tarih: Oca 7


-Emine Ergün'ü sizden dinleyelim. Kimdir Emine Ergün?


Mardin doğumluyum. İlk, orta ve liseyi Ankara’da okudum. 2003 yılında Hacettepe Üniversitesi Çocuk Gelişimi bölümünden mezun oldum ve yüksek lisansımı da Ankara Üniversitesinde yaptım. 8 yıl özel eğitim merkezinde ağırlıklı olarak otizmli çocuklar ile birlikte çalıştım. Sonrasında ise ebeveyn danışmanlığı yapmaya başladım. Şu anda da kendime ait bir merkezde anne babalara danışmanlık yapıp çocuklarla ilgili gelişim değerlendirmesi ve gelişim izlemesi yapıyorum.





-Emine Ergün nasıl bir çocuktu?


Çok yaramaz bir çocukmuşum. Pek anımsamıyorum ancak anlatılanlar o yönde. Yemek ve uyku sorunu olan, her istediği yapılsın istenen, her iki tarafın da ilk torunu olduğum için de el bebek gül bebek büyütülmüşüm. Okulu sevmeyen ve ağlayarak giden bir çocukmuşum. Annemin “bir çocuğun annesine yaşatabileceği pek çok şeyi bana yaşattın.” der.


- Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Bölümü hep istediğiniz bölüm müydü? Yoksa öyle mi denk geldi?


İkisi de değil. Dayımın yönlendirmesiyle bu alana giriş yaptım. Çünkü o dönemlerde dayım bana dedi ki “Sen çocuklarla iyi anlaşıyorsun hem de onları seviyorsun. Çocuk Gelişimi diye bir bölüm var.” Öte yandan ben ise Hukuk Fakültesi okumak vardı ancak puanları çok yüksek olduğu için güçlük çekecektim. Bu bölümde o dönemlerde pek bilinmiyordu. Girdikten sonra ise benim için uygun bir bölüm olduğuna karar verdim ve bugün buradayım.


-Çocuklar için ailelere eğitim vermek mi yoksa çocuklarla birebir ilgilenmek mi sizin için daha cazip?


Her ikisinin de ayrı özellikleri var. Çünkü çocuklarla birebir çalıştığınızda doğrudan gelişimine katkı da bulunabiliyorsunuz. Aileler ile çalıştığınızda ise o aileye rehberlik etmek ve anne-baba-çocuk ilişkisini düzenleyebilmek de çok güzel. Bu yüzden ikisini birbirinden çok ayıramıyorum.


-Sizce annelik ne zaman başlıyor? Hamile kalındığında mı, doğumda bebeği kucağınıza aldığınızda mı?


Bence annelik evlat olunduğunda başlıyor. Çünkü evlat olduğumuzda annemizin bize yaklaşımları bizim ilerideki annelik tutumlarımızı belirlediği için çok büyük bir döngü var bu işin içinde. Annelik hamile kalındığında ya da çocuk sahibi olunduğunda veya çocuk yürümeye, konuşmaya başladığında değil, o annenin kendi çocukluk dönemine ait de pek çok izler var. Günümüzdeki anne ve babanın ebeveynlik tutumlarının değerlendirdiğimizde çağdaş tutumlar, klasik tutumlar ve kendi ebeveynlerinin onlara yönelik tutumlarının harmanladığını görüyoruz. Bazı davranışlar çok içgüdüsel geliyor. Annesi ona nasıl davrandıysa o da çocuğuna öyle davranıyor. Bu yüzden çok büyük bir sarmal bu konu.


-Çocuk gelişimi için sadece ebeveynlere eğitim vermek yeterli mi? Çocukla iletişimde olan diğer aile bireylerinin (büyükanne, dede, amca vb.) de eğitilmesi gerekmez mi?


Kesinlikle. Tüm aile bireylerin eğitim alması gerekiyor. Özellikle çocukla iletişimi olan herkesin bu eğitimlerden geçmesi gerekiyor. Nasıl ki bir çiftin evlenmek üzere başvurduktan sonra kan tahlili isteniyorsa, benzer biçimde anne baba olma yeterliliğine sahip mi bu insanlar diye birtakım eğitimler, sunumlar verilmesi gerekiyor çünkü çocuk sahibi olmak beraberinde çok büyük sorumlulukları da getiren bir durum. Bizim de amacımız çocukla iletişimde olan anne babaların ve diğer kişilerin tutumlarını düzenlemektir ve oldukça büyük önemi vardır. Bunlar babaanne, dede, bakıcı bg. olabilir.


-Eskiden ebeveyn-çocuk ilişkisi resmi imiş. Sonra (90larda) Ebeveyn-çocuk arkadaş olmalı denildi. Şimdi tekrar ebeveyn arkadaş değildir deniliyor. Hangisi doğru? Ebeveyn ne olmalı?


Ebeveyn, ebeveyndir. Anne annesi, baba babasıdır, arkadaşı değildir. Çocukların yeterince arkadaşı var. Bu nedenle bizim onlarla anne baba olarak iletişim ve ilişki kurmamız çok değerli. Çünkü arkadaş olduğumuzda bizi yeterince ciddiye almayabiliyorlar. Ebeveyn yetkesi kurmakta güçlük çekebiliyoruz bu durumda. Ancak bu şu demek de değildir, bizim büyüklerimiz gibi nasıl ki çocuklar eskiden uyurken sevilirmiş, sevdiği gösterilmezmiş, çocuğun yüzüne gülünmezmiş, kucağa alınmazmış… Bu denli katı olması da doğru değil. Doğal olarak sevgimizi göstereceğiz, saçını okşayıp onunla gurur duyduğumuzu söyleyeceğiz. Bununla birlikte yeri geldiğinde doğru sınırı da koyabilmemiz gerek. Arkadaş olan ebeveynler genellikle sınır koymakta güçlük çekebiliyorlar.


- Her birimizin parmak izi farklı olduğu gibi; her çocuk, her ebeveyn farklı; sorun aynıda olsa bu farklılıklarla ortak çözüm uygulaması yeterli oluyor mu?


Hayır, olmuyor. O yüzden kitap okuyarak çocuk büyütmekte zorlanıyorlar. Çünkü kitaplarda çok genel geçer bilgiler var. Ama kendi çocuklarında yaşadıkları sorunlar onların aile düzeninin ve onların çocuklarına özgü sorunlar olduğu için her çocuğu kendi aile düzeni içerisinde ele almak gerekiyor. Bana gelen ailelere de ilk söylediğim şu oluyor; ilk önce sizi tanıyacağız, aile düzeninizi öğreneceğiz. Çünkü sınır koymakta sıkıntı yaşayan ya da kendi annesiyle ilişkileri güçsüz olan bir anneden ne bekleyebilirim, ne isteyebilirim? Bunları iyi bilmem gerek. Çünkü yapamayacağı bir şeyi anne ya da babadan istediğimde daha en başından başarısızlıkla sonuçlanıyor. Bu yüzden de o anne babanın yeterliliklerini, çocukla ilişkisini, ev içi düzenini, iş yaşamlarını, çocuk uyuyana dek nasıl süre geçirdiklerini ve bu süre içerisinde anne baba dışında yetkin başla birileri var mı yok mu onu bilmem gerek. Bu bilgilerin hepsini göz önüne aldıktan sonra uygun olan çözümü öneriyorum.


- Çocukla ilgili herhangi bir soruna anne ve babanın yaklaşımı, ilgisi aynı mı?


Hayır, değildir. Çok seyrek tutarlı ebeveynler görüyoruz. Genelde birisi daha olumlu iken diğeri daha olumsuz olabiliyor. Bazen de aralarında anlaşma olabiliyor. Anne iyi polis iken, baba kötü polis olabiliyor. Herhangi bir sorunda baba kızar, ben koruyucu davranırım diyorlar. Bu uygun bir tutum değil. Böyle bir ayrıma da gerek yok. Eğer eleştirilecek bir durum varsa her ikisi de eleştirecek, pekiştirilecek bir durum varsa ikisi de pekiştirecek. Tutarlı ve kararlı olmak dediğimiz de budur.


-Eğitim ve öğretim arasındaki fark nedir?


Eğitim, daha çok aileyi ilgilendiren, öğretim okul süreçlerini ilgilendiren bir durum. Ne yazık ki geldiğimiz noktada şunları görmeye başlıyoruz. Özellikle 0-6 yaşlar arasında aileden eğitimi daha sınırlı aldıkları için okula başladıklarında öğretmenler eğitimi ve öğretimi eş sürede yapma zorunlulukları varken, öğretimi bir kenara bırakıp eğitim üzerinde durmak durumunda kalabiliyorlar. Teşekkür ederim, lütfen, özür dilerim sözlerini doğru kullanma, başkalarının haklarına saygı duyma, duygudaşlık, kendi özgürlüğüm varsa başkasının da vardır gibi pek çok şey eğitimin içeriğidir ve bunlar ailede öğrenilir. Değerler eğitimi dediğimiz sevgi, saygı, anlayış, hoşgörü ailede öğrenilip okulda pekiştirilmesi gerekirken, artık bunları da okuldan beklemeye başladık. Bu yaklaşım doğru değildir. Başka deyişle bunlar anne babanın çocuğa öğretip sonra onu model alması gereken durumlardır. Öte yandan çok fazla çabaya da gerek yoktur, çünkü çocuk anne babasında gördüğü davranışları kendiliğinden sergilemeye başlıyor.


-Ebeveynler rol model olduklarının farkında mı? Yani elinden telefonu düşmeyen, sosyal medyadan çıkmayan bir ebeveyn çocuğuna nasıl kısıtlama getirebilir?


Anne babalarda şu yanılgı olabiliyor, çocuklarının kulaktan öğrendiğini sanıyorlar. Bu yüzden de sürekli sözel uyarılar var. “Kitap oku.”, “televizyonu kapat”, “eline sağlık de” gibi. Çocuklar kulağından öğrenmez, gözünden öğrenir. Ne görüyorsa, ne yaşıyorsa onu öyle öğrenir ve uygular. Çocuğa söylediğini kendi uygulamıyorsa çocuk da uygulamayacaktır. Dolayısıyla çocuğu suçlarken ya da şikayette bulunurken biz neyi ne denli yapıyoruz o kısma bakmak gerek. Önce kendimize bakacağız, sonra çocuktan bekleyeceğiz. Eylem, söylemden önce gelir.


-Restoranlarda, misafirlikte, avm de vb. çocuk istemeden eline telefon, tablet vb. verip, sussun otursun diyen ebeveyne hatalı olduğu söylendiğinde agresifleşiyor. Bunun çözümü nedir?


Bunun çözümü evde başlıyor, restoranda değil. Çocuklarımızın fiziksel sağlığına önem verdiğimizce ruhsal sağlığına çok önem vermeyebiliyoruz. Karnı doysun, bütün yiyeceklerden yesin, dengeli beslensin derken ellerindeki telefonlar, tabletle nasıl da zarara neden olduğumuzun bazen ayırdında olmayabiliyoruz. Anne baba böyle davranınca o tür işletmelerde de şöyle bir uygulama başlamış oldu, masaya oturur oturmaz menüden önce çocuğun önüne tablet getiriyor, kulaklığını veriyorlar. Böylece anne baba yemeğini rahat yesin, çocuk kendi dünyasında oyalansın ki sorunsuz bir biçimde müşteri memnuniyeti sağlanmış olsun. Bu nedenle biz diyoruz ki “0-2 yaşta sıfır ekran”. Çocuğumuzu iki yaşına dek tablet, televizyon, telefondan koruyacağız, iki yaşından sonra aşamalı olarak yaşamına sokacağız. Çünkü yemek yerken tabletin önünde yiyen bir çocuk yemek yediğini anlamıyor. Kendiliğinden ağzını açıyor, yemeği çiğniyor ve yutuyor. Böylece de ne doyduğunun ne yediğinin ne de yediklerinin tadının ayırdında olmuyor çocuk. Dolayısıyla bu eylem bir yemek yedirme değil, boş torbayı yemekle doldurma eyleminden ayrımsızdır. Çözüm olarak da önce ev ortamını düzenleyeceğiz ki sonra toplum içine çıkıldığında çocuklarımıza bu beceriyi çoktan kazandırmış olalım.


-Bu kadar yoğun temponuz varken kitap yazmaya nasıl vakit buldunuz?


Ben yazmayı çok seviyorum. Bunun da kökenine gidersek öğretmenlerimle ilişkime dayandığını söyleyebilirim. Ortaokul birinci sınıfta Türk Dili ve Edebiyatı dersinde kompozisyonlar yazdırırlardı bize ve öğretmenim sıraların arasında gezerdi. Benim sıramın başında durur, bir süre yazdıklarımı okur ve saçımı okşardı. Sonrasında ise beni yanına çağırıp “Ne güzel yazmışsın, aferin.” derdi. Sanırım o dönemden günümüze içimde kalan bir eylem bu. Yazmayı sevdiğim gibi yazdıklarımın da yararlı olduğunu görmek benim için çok keyifli oluyor. Değişik konularda köşe yazılarım, makalelerim de var. Ancak kitap daha çok kitleye ulaşmak demek.


- İlk kitabınız "Anne Çocuk Öyküleri" hakkında ne söylersiniz?


İlk kitabım ve denememdi “Anne Çocuk Öyküleri”. Ne denli yazabiliyorum onu görmek için yazdım. O yüzden içerisinde yumuşak öyküler var. Hepsi gerçek öykülerdir. Yalnızca bir kısmını kurguladım ki kimse kendi öyküsünü okuduğunu anlamasın. Öte yandan benzer sorunu yaşayan başka kişilere de ışık olsun diye yazdım. Bir de yazdıkların okuyanlarda nasıl bir etki uyandırıyor, keyifli geliyor mu, akıcı mı, ne düşünüyorlar bunu görmek için yazdım. Güzel geri dönüşler alınca üzerine 2 kitap daha yazdım.


- Sizce çocuklar ne ister?


Ben “Çocuklar Ne İster Biz Ne Anlarız” kitabını oluşturmaya başladığımda bu soruyu oğluma sordum. O da bana “Çikolata ister, şeker ister, oyun ister, oyuncak ister.” dedi. Sonrasında ise “Peki, anne babalarından ne yapmalarını isterler? diye sordum. Bu kez de “onlarla oyun oynamalarını, onları sevmelerini ve süre geçirmelerini isterler.” dedi. İşte benim de çıkış noktam bu oldu. Çünkü şu var, genelde ebeveynlere sorunca çocuklarının hep yanında olmasını istediklerini, oyuncak almasını istediklerini ve bunları ağlayarak söylediklerini söylüyorlar. Gerçekte ise bunun altında benimle ilgilen, bana değer ver, beni sevdiğini bana göster, benimle gurur duy, bana süre ayır, benimle oyun oyna, benim yeterliliklerimin ve yetersizliklerimin ayırdında mısın, bana destek ol, güçsüz yanlarımı güçlendir gibi pek çok istek var. Bu kitapta da hep bunları anlatmaya çalıştım.


-Ebeveynler- öğretmenler çocukların isteklerini doğru algılayabiliyorlar mı?


Hem evet hem hayır. Bu konuda iyi olanlar da var, olmayanlar da var. Ara ara bu konuda güçlükler yaşayanlar, yaşadığı güçlüğü anlayıp destek almaya çalışanlar var. Öte yandan bunu hiç anlamayanlar da var. İyi olanları çocuğun davranışlarından anlayabiliyorsunuz. Çocuğa bakınca özgüvenli, kendini doğru aktaran olduğunu görüyorsunuz. Çocuğu merkeze alan değil de çocuğun isteklerini, gereksinimlerini doğru karşılayan ailelerde de güzel çocuklar büyüyor. Bunun aksini yapan, çocuğu merkeze alan, mutluluğu için elinden geleni yapan ailelere baktığımız da ise bu çocukların daha mutsuz ve doyumsuz olduğunu görmeye başlıyoruz. Çocuğu hiç önemsemeyen ailelere baktığımızda da sevgisiz büyüyen, bir kez bile saçı okşanmamış, hem fiziksel hem ruhsal şiddete maruz kalmış çocuklar da büyüdüklerinde gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde gördüğümüz ölümler, istismarlar, tecavüzler gibi istenmeyen eylemleri yapabilme yetisine sahip yetişkinler olarak büyümeye başlıyorlar.


Öğretmenlerde de bu biçimde sınıflandırma yapabiliriz. Bir yandan oldukça eski yöntemleri uygulayan diğer yandan ise çağdaş yöntemleri kullanan öğretmenler var. Geldiğimiz noktada biliyoruz ki çoklu öğrenme kuramı var, her çocuğun ayrı bir öğrenim yetisi var. Görsel, işitsel, dokunsal uyaranlarla öğretmenin çok daha etkili olduğunun ayırdındayız. Her okulun olanağı olmayabilir ancak belki aileler ile ortaklaşa eyleme geçildiğinde işler daha kolaylaşabilir. Bu durumda da üç haftada öğrenecekleri bir bilgiyi iki günde bile öğretebilirler çocuğa. Öğretmen çocuk ilişkisi de bizim için çok değerli o yüzden. Okul öncesi öğretmenlere de bu noktada çok iş düşüyor. Çünkü çocuğun gözündeki öğretmen algısını ilk onlar oluşturuyor.


- Anlaşılamayan yaramız Otizm. "Ben Otizm"i yazmaya nasıl karar verdiniz?


İlk otizmli çocukla çalışmaya başlayacağımda rehabilitasyon müdürüne demiştim ki; “Ben o çocukla çalışamam, lütfen bana vermeyin.” Çünkü çok ağlıyordu, ileri geri sallanmaları vardı. Kaygı seviyesi çok yüksekti. Anneden ayrılmakta çok güçlük çekiyordu. Müdür de bana, “Sen bu işi yapacaksan, çalışacaksın.” dediler. Sonra ben çocukla birlikte sınıfa girdim ve 45 dakikalık dersin yaklaşık 30 dakikası boyunca ağlamayı sürdürdü. Halıya oturdum, sonra yavaş yavaş yanıma gelip kucağıma oturdu ve bende içgüdüsel olarak başını göğsüme yatırdım ve onunla konuşmaya başladım. Dedim ki; “Burada olmaktan mutlu olmadığını biliyorum. Ancak biz seninle buraya oyun oynamak için geldik. Sen de bana yardımcı ol, ben de sana. Söz veriyorum seni üzmeyeceğim, ağlamanı da istemiyorum.” diyerek bir bakıma dertleştim onunla. O sırada ağlaması yavaşlamaya başladı ve ben kendi kendime dedim ki; “Otizmli çocukların nasıl bir dünyası var acaba?” Ve sonrasında o dünyaya adım atmış oldum. İşimde 16. yılımı dolduruş biri olarak bu kitabı o çocuklara ve ailelerine borçlu olduğumu düşündüm. Çünkü bu denli bir artış söz konusu iken otizmde, herkesin bilgilenmesini istedim. Özellikle hedef kitlem anne babalar ve öğretmenler. Neden? Çünkü çocukla en çok ilişkide olanlar onlar ve otizmi ne çok bilirsek, o denli çabuk anlayıp, girişimde bulunabiliriz.


- Otizm nedir, belirtileri nelerdir?


Yaşamın erken dönemlerinde ortaya çıkan gelişimsel bir bozukluk olarak tanımlanıyor. Ağırlıklı olarak sosyal gelişim ve dil gelişim alanında kendini gösteren bir yetersizlik durumu. Belirtilerine baktığımızda adına tepki vermeme, göz kontağı kurmama, yineleyici davranışlar dediğimiz ileri geri sallanma, kendi etrafında dönme, parmak ucunda yürüme gibi hareketler var. Çoğunlukla gecikmiş konuşma eşlik ediyor. Otizmli çocuklar geç konuşan çocuklardır. Genellikle duyusal hassasiyetleri olabiliyor. Dokunulmayı ya hiç sevmiyorlar ya da sürekli dokunup sıkmayı yeğleyebiliyorlar. Yüksek sesler onları rahatsız edip kulaklarını kapatabiliyorlar. Görmeyle ilgili hassasiyeti ve denge sorunları olabiliyor. Vestibüler duyu dediğimiz duyuyla hassasiyetleri olabiliyor. Ancak belirtileri sıralarken hep şuna özen gösteriyoruz; bir belirti otizmi tanımlaması için yeterli değildir. Adına tepki vermemesi sonucu çocuğa otizmli diyemeyiz, bununla birlikte diğer belirtileri de göstermesi gerekiyor. Ancak o aşamada otizmden söz edebiliriz. Yine de kesinlik belirtmeyebilir. Bir uzmana göstermek gerekir.


-Otizm için bu kadar çalışma yapıldığı halde yeterince anlatıldığını / anlaşıldığını düşünüyor musunuz?


Hayır, düşünmüyorum. Yapılan araştırmalar da bunu gösteriyor. Tohum Otizm Vakfı’nın yaptığı çok güzel çalışmalar var. Yaklaşık 2 yılda bir de bunları yineliyorlar. Günümüzde otizmin bilinme oranına baktığımızda yıldan yıla artış olsa bile gözle görülür bir artış değil ne yazık ki. Çünkü kişilere otizm nedir diye sorduğumuzda aldığımız yanıt “Hastalıktır.” oluyor. Otizm, konuşmamaktır diyebiliyorlar. Otizmi yüksek zekâ olarak tanımlayanlar da var. Bunlarım hepsi gerçekte kulaktan dolma bilgilerdir. Bu yüzden de herkesin otizmi iyi anlayabilmesi için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz.


-Ergoterapi nedir? Otizmde kullanılabilir mi?


Kesinlikle. Üstelik kullanılması çok önemli yöntemlerden biridir. Diğer adıyla duyu bütünleme olan ergoterapi çalışmaları duyusal hassasiyetleri olan otizmli çocuklarda uygulanır. Bilindiği gibi beş duyu vardır. Ancak yapılan araştırmalar gösterdi ki beş değil yedi duyumuz var. Görme, duyma, koklama, dokunma ve tatma duyusuna ek olarak vestibüler duyu ile proprioseptif duyular da var. Böylece otizmli çocukların bu yedi duyu ile ilgili hassasiyetleri olabiliyor. Bu da kişilerle iletişim, etkileşim kurmalarını ve öğrenme süreçlerini etkileyebiliyor. O yüzden bir çocuk otizm tanısı aldığında kesinlikle duyu bütünleme açısında da değerlendirilmesi gerektiğini öneriyoruz ki erken dönemde başlayan duyu bütünleme terapileri ile birlikte çocuğun pek çok gelişim alanında ilerleme sağlıyoruz.


- Otizm tanısı konduğunda ailelerin tepkisi nasıl oluyor?


Bu durum aileler için hiç kolay değil. Birtakım aşamalardan geçiyorlar. Önce şok, arkasından isyan, sonrasında inkâr, anne babaların birbirini suçlaması; senin ilgisizliğinden oldu. Acaba ailende mi vardı bu durum gibi tüm bunlar birkaç ay sürebiliyor. Sonrasında ise yavaş yavaş kanıksama durumuna geçmeye başlıyorlar.


-Otizmden söz ettik. Bir de tersi var; Üstün Yetenekli Çocuklar. Onların özellikleri nedir, nasıl saptanır?


Farklı gelişim gösteren çocuklar dediğimizde gözümüzün önüne hep bir çan eğrisi gelmelidir. Çan eğrisinin bir ucunda otizm, down sendromu, zekâ geriliği gibi durumlar olurken diğer ucunda üstün yetenekli ve üstün zekâlı çocuklar vardır. Bu durumda olanlar da desteğe gereksinim duyarlar. Millî Eğitim Bakanlığı’nın son çalışmalarıyla birlikte üstün yetenekli ve zekâlı çocuklar da kaynaştırma eğitimine alındılar ve onlara da okullarında destek eğitimleri verilmeye başlanacak. Üstün yetenekli ve üstün zekâlı çocuklar zihinsel gelişim, dil gelişimi ve motor gelişimi açısından takvim yaşlarının üzerinde bir tutum gösterirken sosyal ve duygusal gelişim açısından takvim yaşlarının daha altında bir tutum gösterebiliyorlar. Bu çocukların en belirgin özelliği şu; baş etme, sorun çözme, arkadaşlık kurma becerileri gibi becerilerde güçlükler yaşayabiliyorlar. Çünkü bakış açıları ayrı, beğendikleri şeyler ayrıdır. Beş yaşındaki çocuk oyuncaklarla oynarken bu tür çocuklar uzayla ilgili konuşmayı yeğleyebiliyor. Ancak etrafında bu seviyede başka çocuklar olmadığında yalnız kalabiliyorlar. Bu durum anne babalar için de güç bir süreçtir. Çünkü kaygılanıyorlar ve bu süreci nasıl yöneteceklerini bilmiyorlar.


-Çocuğun üstün yetenekli olduğu tespit edildiğinde ebeveynlerin yapması gerekenler, eğitimi nasıl olmalı?


Böyle bir tanı konduğunda ilk olarak şunu söylüyoruz anne babalara; lütfen bunu çocuğunuzla paylaşmayın. Bunu bilmek durumunda değiller. Zekâ puanını, gelişimsel olarak yeteneklerini bilmesin çünkü ister istemez kendini ayrı bir yere koymaya başlayacaktır çocuk. Bu da onun ayrışması anlamına gelecektir. Çevrenizle bile çok paylaşmayın diyoruz. Sonrasında ise çocuk için ne yapılmalı derseniz, güçlü yanları çocuğa söyleniyor çoktan. Biz güçsüz yanları için ne yapılabilir ona bakıyoruz. Eğer sosyal, duygusal gelişiminde bir güçsüzlük varsa, ona yönelik neler yapılabilire odaklanıyoruz. Belki yaratıcı drama çalışmalarına yönlendirilebilir, bir takım sporuna yönlendirilebilir, bir takımın üyesi olma becerisi kazandırılabilir, belki de birtakım ek çalışmalar yapılabilir. Böyle anne babaların da bir uzmandan danışmanlık almaları gerekir.


-Makalelerinizi incelerken gözüme çarpan, ilginç bir terim vardı: Helikopter Anne-Babalar. Bunu bizlere biraz açıklar mısınız?


Günümüzde artık literatüre yeni kavramlar girmeye başladı. Helikopter ebeveyn, bekçi ebeveyn ve çim biçme makinası ebeveyn gibi ebeveyn türleri de bunlardan birkaçı. Helikopter ebeveyn şu anlama geliyor; helikopterin özelliğinden yola çıkarsak eğer, yukarıdan her yeri gözlemleme ve yönetme durumu öne çıkıyor. Bu tipteki ebeveynler de sürekli çocuklarının tepelerindeler ve “aman düşmesin”, “aman kimse onu üzmesin” , “acıktı mı? Hemen yemek yesin.” , “sen yorulma, sen yapma, terlersin…” gibi onun yerine karar veren ebeveynlerdir.


-Her bireyin kalite anlayışı değişik iken; "Çocukla kaliteli zaman geçirmek" nasıl olacak, buradaki kalite nedir?


Oradaki kalite, verimliliktir. Verimli süre geçirmekten söz ediyoruz. Kaliteli süreyi bazen anne babalar şöyle tanımlayabiliyorlar: İşten geliyorlar, üzerini değişip yemek yiyorlar ve hemen sonrasında çocuk uyuyana dek onunla oyun oynuyorlar. Bu kaliteli süre demek değildir. Bu, gerçekte ebeveynlerin kendi kendini hırpalaması, paralaması demektir. Çünkü verimli süre demek şudur; önemli olan süre değil, süreçtir. Belki 20 dakika birlikte oynarsınız ancak tüm odağınızı ona verirsiniz ve en fazla yararı sağlarsınız. Öte yandan bir saat oynamayı amaçlayıp, “sen şunu yap ben bir bulaşıkları dizeyim”, “sen bunu yap ben bir golleri izleyeyim.” diyen anne babalar doğal olarak verimli süre geçirmiyorlar. Burada kesilen bir süreden söz edilir. Biz ise kesmeden, başlayıp biten bir süreden yanayız. Bu süre içerisinde de yalnızca oyun oynanacak diye bir kural yok. Birlikte çamaşır asmak, bulaşıklar dizmek, mısır patlatıp onun yaşına uygun bir film izlemek de kaliteli süredir çünkü amacımız çocuğumuza süre ayırmaktır orada.


- Danışmanlık, eğitim seminerleri, konferanslar; bu tempoda okumaya süre ayırabiliyor musunuz?


Evet, ayırıyorum. Ayırmak durumundayım. Hem okumaya hem kendim de eğitim almaya süre ayırmaya çalışıyorum çünkü bu bir gelişim ve değişim süreci. Değişiklikleri takip

etmezsem bana gelen anne babalara da doğru rehberlik edemem. Bu yüzden okumayı bırakmıyorum.


-Ne tür kitaplar okuyorsunuz?


En çok alanımla ilgili okuyorum. Şu sıralar Ebru Sidar’ın Duyulmak İstiyorum adlı kitabını okuyorum. Duyu bütünleme ile ilgili bir içeriği var. Haluk Yavuzer’in kitaplarını çok büyük bir keyifle okurum. Çok değerli bir hocamızdır ve dili de çok iyidir. Atalay Yörükoğlu’nun tüm kitaplarını okumuşumdur. Yine dili çok güzeldir. Çeviri çok okumamaya özen gösteriyorum. Anne babalara da önermiyorum. Çünkü kültür ayrı, yaklaşım ayrı. Oradaki öneriyi uygulayamadıklarında kendilerini yetersiz duyumsuyorlar. Özellikle Türk yazarlardan Türk uzmanları okumaya çalışın ki daha yakın bir kültür, daha kolay uygulayabileceğiniz öneriler olacaktır.


-Çağımız iletişim çağı, siz sosyal ağlarda ne kadar süre geçiriyorsunuz?


İşim gereği fazla süre geçiriyorum. Çünkü sosyal medyayı kullanmak durumundayım. Günde iki kez düzenli paylaşım yapmaya çalışıyorum. Genellikle de çocuk gelişimi ve eğitimi ile ilgili içerikler oluyor bunlar. Kendi yaşamımdan da örnekler vererek yapıyorum bunu.


-Konu çocuk gelişimi olunca sorulacak onlarca soru var. Siz son olarak ebeveynlere ne demek istersiniz?


Çocuk yetiştiriyoruz ama gerçekte geleceğin yetişkinlerini büyütüyoruz. Bizim çocuklarımız da ileride eş olacak, anne baba olacaklar. Her çocuk anne babası için çok değerli ve özeldir. Biliyorum ki onların üzülmelerini istemiyorlar. Ancak onların da bazen mutsuz olmaları, ağlamaları ve bir şeyleri deneyimlemesi gerekiyor. Kesin mutluluğa odaklandığımızda gerçekte en mutsuz çocukları yetiştirmiş oluyoruz. Her istediğini yapmak, onu ağlatmamak, onun isteklerini hep öne almak iyi ebeveyn olmak demek değildir. Mükemmel anne baba değil, mükemmel çocuk değil, buraya odaklanmayacağız. Kendi koşullarımıza uygun en iyi anne baba olmaya çalışacağız. Amacımız bu. Çocuklarımızı sevgiyle büyütmek, onlara güven verebilmek ve onların güvenini sarsmamak, verdiğimiz sözü yerine getirmek, onlara süre ayırmak ve onların kafasını karıştırmamak… Tutarlı ve dengeli olmak burada çok önemli. Hepimiz çalışıyoruz, baskı altındayız, çok yoruluyoruz. Tüm gün dışarıda birçok kişiye esneklik gösteriyoruz ancak eve geldiğimizde benzer esnekliği çocuğumuza göstermiyoruz. Oysa ki, çocuğumuz en çok esnekliği hak edendir. Belki yalnızca bu dengeye bile özen göstermek yeterli olacaktır.


-Son söz olarak Sosyal Edebiyat okurlarına ne söylemek istersiniz?


Benim için keyifli ve güzel bir görüşme oldu. Anlatmak ve söylemek istediğimiz çok nokta var doğal olarak. Umarım ki önemli noktalara parmak basabilmişimdir. Yeniden görüşmek dileğiyle.




Hazırlayan: Tolga Ziyagil - Nihal Doğan Taş