© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

EFSANE SONA ERDİ: STAR WARS, RISE OF SKYWALKER DİKKAT! SPOILER İÇERİR!



Dünya ikiye ayrılır, derler söz konusu Star Wars serisi olunca: İzlemiş olanlar ve izleyecek olanlar. Tamam, öyle demezler, kabul ediyorum ama yazılı edebiyatta Yüzüklerin Efendisi neyse, beyaz perdede de Star Wars o. Hayranları, meraklıları, özentileri, taklitçileri, sevmeyenleri, nefret edenleri derken, ilk kez 1977 yılında gösterime giren film yaklaşık yarım asırdır her yaştan izleyiciyi kendine çekiyor. 2015 yılında Güç Uyanıyor’a gün sayarken oğlum bütün filmleri ezberlemişti örneğin. O sırada beş yaşını henüz doldurduğunu söyleyeyim, siz anlayın.


Ben seriyle 1999 yılında çekilen Gizli Tehlike’yi izleyerek tanıştım. Seriden haberim vardı elbette. “İnançsızlığını rahatsız edici buluyorum,” “Ben senin babanım-Hayııııırrrr!!!” “Seni seviyorum-Biliyorum,” repliklerini, Darth Vader’in soluk alma sesi ve ikonik kostümünü, ışıktan bile hızlı giden Milenyum Şahini’ni, Chewbecca’nın arbaletini duymuşluğum vardı, hatta saçımı Prenses Leia gibi topladığım da olmuştur. Ancak ‘iflah olmaz fan’ statüsüne ulaşmam Klonların Saldırısı ile oldu. Sith’in İntikamı’nın ardından artık geri dönülecek aşamayı çoktan geçmiştim. Orijinal üçleme dediğimiz Yeni Bir Umut-İmparator-Jedi’ın Dönüşü filmlerini henüz izlememiş olduğumdan Gizli Tehlike için yapılan olumsuz yorumlara anlam verememiştim. Keza ikinci ve üçüncü filme de. Bence gayet başarılı ve sürükleyici filmlerdi. Jar Jar karakteri dışında rahatsız edici bir şey görmemiştim. Oyuncu seçiminin de etkisi yadsınamazdı tabii. Liam Neeson, Ewan McGregor, Samuel Jackson, Nathalie Portman, sonradan katılan Hayden Christensen, Christopher Lee gibi oyuncuların olduğu bir yapım beğenilmeliydi. Artık cep telefonum İmparatorluk Marşı’yla çalıyordu, arkadaşlarıma yazdığım mektupları “Güç seninle olsun,” diye imzalıyordum, fotoselli kapılardan her geçişimde güç kullanır gibi salak salak hareketler yapıyordum, hatta benim gibi aklı evvel bir arkadaşımla oklavaları ışın kılıcı yapıp Anakin ve Obi Wan’ın düellosunu canlandırarak “Sen benim kardeşimdin Anakin! Seni sevmiştim!” diye göz yaşı dökmüşlüğüm var.


Sürekli merak ve gerginlikle, zaman zaman “Anakin gittiğin yol, yol değil,” diye dövünerek izlediğim 1-2-3’ün ardından orijinal üçlemeyi izlemenin vakti gelmişti. O zaman olumsuz yorumları anlar gibi oldum ama filmlere bakışım değişmedi. Genişletilmiş evren dipsiz kuyu olduğundan merakımı birkaç oyuncak ve canon (seriye uygun) kabul edilen Klon Savaşları’yla sınırlı tuttum. Bu durum tabii ki her fırsatta tekrar izlemeyeceğim ve benim gibi fanlarla saatlerce konuşmayacağım anlamına gelmiyordu. Hatta hiç izlememiş eşimin epey sıkıldığını eklemeden edemeyeceğim. Uzun süre nesini sevdiğimizi kavrayamadı ve filmleri çok sıkıcı buldu.


İtiraf ediyorum, yeni üçlemenin geleceğini duyduğumda dalga geçenlerin arasındaydım. 4-5 ve 6. filmler Luke Skywalker’ın hikayesiydi. 1-2 ve 3 de Luke’un babası Anakin Skywalker’ın. 7-8 ve 9’da ne anlatacaklardı? Anakin’in babasını mı? Büyük konuşmuşum, vizyon tarihi belli olunca gün saymaya başladım. Ne kadar heyecan yapmışsam, seriyi bilmeyen eşim sinemaya birlikte gitmeyi teklif etti. Her ne kadar Milenyum Şahini’ni perdede gördüğümde sergilediğim sevinci anlamasa da filmi sevdi, eve dönünce seriyi başa sardık, artık o da bizden biriydi.


Güç Uyanıyor tıpkı Gizli Tehlike gibi sert eleştiriler aldı, beğenilmedi. Açıkçası beklentim çok yüksek değildi, sonuçta başlangıç olacaktı. Açık uçlara ve zayıf noktalara hazırdım. Yeni kötü adamımız Kylo Ren’e yapılan yorumlara komik deyip geçtim. Önceki filmlerdeki karizmatik Sith Lordlarıyla karşılaştırılmasını yanlış bulmuştum, hala da öyle buluyorum. Biz, Genç Skywalker’dan Darth Vader’a evrildiği yolda Anakin’in ergenlik sancılarını, “Beni konseye almadılar,” sızlanmalarını da gördük sonuçta. Usta Windu’yu öldürmüşsün, yavru jedilara acımamışsın, Mustafar gezegeninde katliam yapmışsın, hala “Obi Wan aramızı bozmak istiyor,” diyorsun, uğruna aydınlık tarafı terk ettiğin eşinin ümüğünü sıkıyorsun… Sandığı gibi babasını öldürenin Darth Vader olmadığını, Darth Vader’ın bizzat babası olduğunu öğrendiğinde kendini atan Luke Skywalker’a şahit olduk. Usta Yoda’dan aldığı eğitim sırasında nasıl çuvalladığından haberdarız. Koskoca Kont Dooku bile öleceğini anlayınca bocaladı. Leia Organa ve Han Solo’nun biricik oğlu Ben’den Kylo Ren’e dönüşmüş genç bir adam da elbette gelgitler yaşayacak. Gerçi hoşgörüm Han Solo’nun öldüğü sahne aklıma geldikçe koşarak uzaklaşıyor. Harrison Ford, karakterinin ölmesi şartıyla rolü kabul etmiş olabilir ama böyle de yapılmaz ki. Kılıcı bana sapladı sanki çirkef herif…


Son Jedi’ı beklerken araya bir spin off girdi, Rogue One. Güç Uyanıyor’dan daha güzel filmdi ne yalan söyleyeyim. Sith’in İntikamı’ndan yirmi sonrasını Yeni Bir Umut’un giriş kısmına bağlıyordu. Bu filmle nasıl olup da lazeriyle gezegen patlatan Ölüm Yıldızı’nın zayıf noktası olduğunu öğrendik. Darth Vader’ın o sıralar kızı olduğunu henüz bilmediği Leia Organa’nın gemisine girdiği sahnede bitti. O sırada bütün salonun havaya girdiğini, “Darth Vader Bey diyeceksiniz!” moduna geçtiğini söylememe gerek yoktur herhalde. Darth Vader sinema tarihinin tartışmasız en sevilen kötü adamı. Joker anca getir götürünü yapar.


Son Jedi, Güç Uyanıyor’a kıyasla daha iyiydi. Bunun sebebini tam olarak bilmiyorum. karakterleri tanıyorduk, yeni girenleri de yadırgamayacak aşamaya gelmiştik, belki ondandı, belki prensesimizi kaybetmiş olmanın duygusallığı vardı üstümüzde, belki de Luke Skywalker’ı tekrar bulmaktan kaynaklanıyordu. Luke ustalığına yakışır şekilde davranıp ağzımıza bir parmak bal çalıp gitti. Bizi de cevapsız sorularla bıraktı. Rey gerçekte kimdi, Kylo Ren ile bağlantısı göründüğünden farklı bir anlama geliyor muydu, direniş gerçekten yapayalnız mı kalmıştı, Yüce Lider Snoke öldüğüne göre artık tek kötü adam mı olacaktı, Luke da öldüğüne göre Rey’i kim eğitecekti?


Bir yıl sonra gelen Solo, özlemimizi biraz geçirdi. Han Solo’nun galaksideki nerdeyse herkesi tokatlamasını, kaçacağım derken olayların göbeğine düşmesini, Milenyum Şahini’ni alışını, Chewbecca’yla arkadaşlığını, Lando Caldrissian ile tanışmasını izledik. Genç oyunculara eşlik eden ustalar da göz dolduruyordu ama kendinden önce gelen üç film gibi beğenilmedi. Muhtemelen beğenilmesi için bir on yıl geçmesi ya da yeni bir üçleme çekilmesi gerekli. Çünkü 1-2-3 için yapılan eleştiriler zamanla zayıfladı ve Güç Uyanıyor’un ardından “Aslında iyi filmler”e dönüştü. Jar Jar Binks’in Sith Lordu olup olmadığını tartışıyoruz ciddi ciddi.


Veeeeee 20 Aralık 2019… Skywalker’ın Yükselişi. Film yorumlarına bakarsanız dehşete düşersiniz. Hayatında ilk defa yarım bırakıp sinemadan çıkanları mı ararsınız, filmin her saniyesinden ayrı ayrı nefret edenleri mi ararsınız, hayatımda izlediğim en kötü film diyenleri mi? Hayatında izlediği en kötü film Skywalker’ın Yükselişi olan insan hayatı boyunca ya hiç film izlememiştir ya da sadece ödüllü filmler izlemiştir. Sinema dağarcığı çok geniş bir insan olmadığım halde bir sürü berbat film izledim, yarım bıraktım, sinemadan çıktım. Siz nerenin sinemasını takip ediyorsunuz, Mars’ın falan mı?

Filmle ilgili sürekli olumlu görüş bildirmem seriye olan bağlılığımdan değil. Yazılarda sürekli neden beğenilmediğini görmemden. Seriye kötü demek ortamlarda hava falan veriyor herhalde, herkes uzun uzun neden beğenmediğini anlatmış, beğendim diyenlere de hakaret etmekte beis görmemiş. “Bu filmi beğenen vurduruyordur,” yazan gördüm Ekşi Sözlük’te. Seviyesizlik de bir yere kadar. Bu sebepten neden beğendiğimi belirtmek istedim.


Biraz filmi anlatayım, geride kalan son jedi Rey sanıyoruz ama önceki filmlerden Leia’da da güç olduğunu biliyoruz. Zamanında Leia’nın eğitimini tamamladığını ve kendi ışın kılıcını yaptığını öğreniyoruz, Rey’i eğiten de o oluyor zaten. Kylo Ren’i karanlık tarafta eğiten Yüce Lider Snoke’un aslında kukla olduğunu, ölümden geri dönen Darth Sidious (Palpatine) tarafından yaratıldığını da öğreniyoruz. Evet, Palpatine geri dönmüş, kendinden önceki tüm Sith Lordlarının gücüyle. Önceki filmde Kylo Ren ve Rey arasındaki bağlantıyı kuran Snoke olmasına rağmen ikilinin bağı devam ediyor, üstelik bu kez daha güçlü, birbirlerine dokunabilecek kadar. Çünkü Palpatine aslında torunu olmasına rağmen Rey’in ölmesini istiyor. Hoşuma giden noktalardan biri de bu oldu, ayrı mekanlarda oldukları halde savaşabilmeleri, hatta birbirlerine ışın kılıcı ödünç verebilmeleri.


Palpatine yeniden yükselişine Sithlerin gizli mekanından başlıyor. Luke’un arayıp da bulamadığı yerden. Kahramanlarımız bıraktığı yerden devam ediyor, yolları Endor’a düşüyor. Filmde sevdiğim noktalardan biri de buydu, aile arasında Yumoş Ayılar dediğimiz Ewokları tekrar görmek ve Finn’den başka emekli stormtrooperlarla karşılaşmak.


Tabii işler o kadar basit değil, bu düellolardan birinde Leia kendini feda ediyor, Kylo Ren tekrar Ben Solo kimliğine dönüyor, Chewbecca kaçırılıyor, direniş gittikçe zayıflıyor, Rey pes ediyor. Ayrıntıları atlıyorum, Rey bir zamanlar Luke’un kullandığı X-Wing ile kaderiyle yüzleşmek üzere yola düşüyor. R2, Kırmızı Beş’ten aldığı sinyalle direnişi yönlendiriyor, Exegol’a ulaşıyorlar. Bu arada, eski dostumuz Lando geri dönmüş, direniş intihar görevindeyken Milenyum Şahini’yle yardım çağırmaya gidiyor. Hoşlandığım sahnelerden biri de bu oldu. Lando, peşinde bir filoyla döndüğünde karanlık tarafın komutanları anlam veremiyor, çünkü direnişin filosu yok. Askerlerden biriyse şöyle cevap veriyor, “Onlar sadece halk.” Yeri gelmişken sevdiğim bir noktayı daha söyleyeyim, bu filmde gereksiz aşk meşk, vuslata eremeyen ağlak aşıklar yok. Ben ile Rey arasındaki öpücük Reylo shipperları mutlu etmek için konulmuş gibi dursa da fazla sırıtmıyor.


Sonunu tahmin edersiniz, iyiler, kötüleri yeniyor, barış ve denge yeniden sağlanıyor, hayat yeniden başlıyor. Film bitiyor ama serinin bitmeyeceği kesin. Belki yirmi yıl sonra yeni bir üçleme göreceğiz. Aslında belki değil, büyük ihtimalle göreceğiz. Çünkü Star Wars basit bir bilimkurgu değil, hayatın ta kendisi. Yapımcıların popülariteyi arttırmak, daha fazla konuşulmasını sağlamak için aralara serpiştirdikleri sembollerden bahsetmiyorum. Filmin zeminini oluşturan iyi ile kötü arasındaki dengeden bahsediyorum. Uzak, çok uzak galaksilere bakmanıza gerek yok. Işık hızını aşan uzay araçlarına gerek yok. Ölümcül silahlara hiç gerek yok. Birbirini anlamayan, birbirini tanımadığı için korkan iki insanın arasındaki mesafe galaksiler arasındaki mesafeden daha az değil. Sivri bir dille verilen kırıcı cevapların tahribatı gezegen patlatan lazerlerden daha az değil. Filmi izleyin, hayatı yaşayın. Gerisini de takmayın. Zaten iyiler sadece sinemada kazanıyor.