© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

BİR EDİTÖRÜN GÖZÜNDEN TÜRK EDEBİYATI


Bugün bir değişiklik yaptık, röportajımızda bir editör ağırladık. Konuğumuz Puslu Yayıncılık genel yayın yönetmeni ve editör Özlem Gündoğdu.

- Öncelikle sizi kısaca tanıyabilir miyiz?



Ö. G.: Puslu Yayıncılıkta genel yayın yönetmeliği yapıyorum; fakat editörlüğü daha çok seviyorum. Bununla değerlendirilmek isterim. (Gülümsüyor.) Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldum. Gazi Üniversitesinde yüksek lisans yaptım. Ortaokul birinci sınıftayken okumanın keyfine vardım. Yalnız kalmak istediğimde, içinde bulunduğum zaman ve mekandan uzaklaşmak istediğimde daha çok daha çok okurum. Sanırım mezuniyetim dışında asıl bu konu beni bu mesleğe itti.

- Editör olarak hangisini düzeltmek daha kolay nesir mi nazım mı?


Ö. G. : Şiir düzeltilmez, o zaman o benim duygum, ritmim, öfkem, mutluluğum, aşkım, sevgim, nefretim olur.


-Türk Edebiyatı önce İslam ve Tasavvuf, sonra Batı etkisinde kalmış. Sizce hangi dönemde daha etkili eserler verilmiş?

Ö. G.: İslamiyet önceki dönemde Türk Edebiyatından söz ederiz. Sözlü ve yazılı edebiyat olarak değerlendirilir. Mesela, bu dönemde şiirin önemli bir yeri vardır. İslamiyet’in kabulünden sonra ise ayetler, hadisler, tasavvuf felsefesi gibi kaynaklardan etkilenen, Arap ve Fars kültürünün etkisiyle Divan Edebiyatı ortaya çıkmıştır. Buna “Yüksek Zümre Edebiyatı” “Saray Edebiyatı” da denmiştir. Basitçe söylemek gerekirse anlaşılması zordur. Söyleyiş özentilidir, anlatılmak istenenden çok anlatma biçimine önem verilmiştir ki neredeyse Cumhuriyet Dönemine kadar etkisini sürdürmüştür. Bu nedenle Tanzimat döneminden sonra verilen eserler, yani (tamam söylüyorum,) batı etkisinde gelişen edebiyat bence daha fazla etkili olmuş, daha fazla okunmuş ve okunmaktadır.

-Eski yazarların çoğu Edebiyat, Felsefe gibi üniversitelerden mezundu. Şimdikiler ise işletme, iktisat hatta mezun değil. Bu edebiyatın kalitesine zarar vermiyor mu?


Ö. G.: Yazar olmanın mezuniyetle ilgisi yok bence. Etkisi var mıdır evet vardır, ama hevesli olmak ve çok çok okumak, öğrenmek, araştırmak.

- Eski dönemden Sabahattin Ali, Hüseyin Rahmi, Sait Faik gibi belli isimlerin eserlerinin tekrar tekrar basılması, bunun yanında Suat Derviş, Peride Celal, Enis Behiç Koryürek, Ziya Osman Saba gibi yazarların eserlerinin basılmaması sizce neden?

Ö. G.: Bana Sabahattin Ali mi yoksa Suat Derviş mi deseniz, Sabahattin Ali derim. Belki bu yüzdendir. Şaka bir yana 1940’lı yıllarda Sabahattin Ali’nin eserlerini kurduğu dergide yayımlayan Suat Derviş, çok özel bir kadın, kendinden öncekilerden etkilenmiş, ama bir okur olarak değerlendirdiğimde bir Sabahattin Ali ya da Hüseyin Rahmi gibi bana haz vermiyor. Belki üslubu, belki seçtiği konular… Bilmiyorum. Ha bir de yayın evinin etkisi de önemli. Bir yıl önce Sabahattin Ali, Yapı Kredi Yayınlarındaydı, işte Kürk Mantolu Madonna’nın şarkıcı Madonna zannedilmesi ile de adı ve kitapları,  kitapla hiç ilgisi olmayanlar tarafından da öğrenildi.


-Eğitimsiz yazarlar, matbaaya dönmüş yayın evleri ile Türk Edebiyatının geleceğini nasıl görüyorsunuz? Türk Edebiyatının gelecekte küresel bazda daha iyi bir konumda olabileceğini düşünüyor musunuz?

Ö. G.: Türk Edebiyatı çok geniş bir dönemi kapsar. Tanzimat, Servet-i Fünun, Cumhuriyet dönemi gibi.  Çağdaş Türk Edebiyatını değerlendirecek olursak evet, romanları çeşitli dillere çevrilen birçok edebiyatçımız var. Onların Türk Edebiyatını küresel anlamda iyi yerlere taşıyacağına inanıyorum.

- Romanlar eskiden gazete ve dergilerde tefrika ediliyormuş, o sistem hakkında görüşleriniz nelerdir?

Ö. D.: Bu soruyu günümüzle karşılaştırmak gerekiyor. Eserlerin tefrika edildikleri dönemde iletişim aracı gazete ve dergilerdi, ayrıca sınırlı bir kitleye hitap ediyordu. Bugün de internet var ve kitaplara online olarak ulaşılabiliyor. Binlerce yazar var ve bununla doğru orantılı olarak kitap basılıyor, okunuyor mu? Hayır. Tefrika döneminde böyle bir kirlilik de yoktu. (“Lafı dolandırdım sanırım,” diyerek gülüyor.) Yani o dönem tefrika vardı, şimdi internet.


-Özgün dilindeki  bir romanı editlemek mi daha zor yoksa çeviri bir romanı mı?

Ö. G.: Özgün dilde yazılmış nasıl bir dosyayı tashih ettiğinize bağlı bu soru. Dili özentisiz kullanmış, ne anlatmak istediğini bilmiyor, aklına ne gelirse yazmış kurgu almış başını gidiyor, tabii ki çok zor. Çeviri eserlerin düzeltilmesinde çevirmenin doğru çeviri yapıp yapmadığını kontrol ediyoruz. İntihal var mı diye bakıyoruz. Çeviri eserdeki en önemlik zorluk bu bence. Onun dışında çeviri cümlenin Türkçedeki söz dizimine uymaması, bu nedenle meydana gelen anlatım bozukluğunu düzeltmek oldukça basit.


- Osmanlıdan beri edebiyatta siyasetin sansürü oldu; bu da yazar, editör ve yazı işleri arasında problem yaratır mı?

Ö. G.: Böyle bir durum yaşamadım, buna şöyle cevap verebilirim. Toplumun bazı kesimi tarafından onaylanmayan bir kitap yazılmışsa ya da o kitapta onaylanmayan satırlar varsa günümüzde hemen linç hareketi başlatılıyor. Bunun da yazar, editör ve yayın evi arasında sorun olabileceğini zannediyorum. Herkes birbirini suçlayacaktır.  

- Sizce teşbih, istiare, tevriye gibi söz sanatlarının edebiyata katkısı nedir?

Ö. G.: Edebiyat zevkine katkı sağlayacağı umut edilmektedir. (Gülüyor.) Ben severim ama. Şiirden anlamayan birinin söz sanatlarını anlaması da olanaksızdır.  

- Günümüzde yazarlar kendi bütçeleri ile kitap bastırıyorlar, çoğu da bir editör elinden geçmiyor. Bu konuda düşünceniz nedir? (Yayın evleri matbaaya döndü)

Ö. G.: (Kaşlarını kaldırıp gülümsüyor.) Kanı durdurulamayan bir yaradır bu. Arz talep meselesi. Evet, parası olan kitap bastırıyor. Herkesin hayat hikayesi ya da kafasında yarattığı dünya özel. Dolayısıyla olaya ticari açıdan bakınca işte alan memnun satan memnun gibi bir şey ortaya çıkıyor. Fakat bunların çoğunun hiçbir edebi değeri yok. Zaten geri dönüşüme gidiyor. Mesela adam aşık oluyor, aşkına karşılık alamıyor, şiir yazıyor. Değersiz sözcükler, anlamsız cümlelerin bir araya gelişi… Çöp yani. Ama parası varsa kitap haline getirebilir tabi.

- Geçmişten günümüze Türk Edebiyatında klasik olarak birçok eser günümüze kaldı ve keyifle okunuyor. Bugünden geleceğe kalacak öyle kaliteli eserler var mı? Günümüzdeki kitapların ne kadarı gelecekte kalıcı olacak?

Ö. G.: (Başını sağa sola sallıyor, hayır anlamında) Kalacaktır elbette, çok değerli eserlerimiz, edebiyatçılarımız var ama az işte. Sanat toplum içindir, şöhret olmak ya da entelektüel görünmek için değil. Ne yazıyorlar ki ne kalacak…  


- Geçmişte şiir, edebiyatın önemli bir dalıydı, ödüller veriliyordu, şiir kitapları basılıyordu. Günümüzde Facebook gibi sanal ortamlarda şiir yazan çok ama şiir kitabı basan az, basılsa da tanıtım ve satışı az. Bunun nedeni ne, bunda yayın evlerinin rolü var mı?  

Ö. G.: Ya yine noktaya geliyoruz. Herkes yazar ya da şair olduğunu zannediyor. İki güzel cümle yazınca ve ilgi görünce bunun devamının geleceğini zannediyor. Sorun, güzellikleri kirletmemiz. Şiirlerini sosyal medyada paylaşınca da baskı yapmasına gerek kalmıyor. Amaç popüler olmak, zaten parayı başka şekilde yine o sosyal medyadan kazanıyor.

- Sizce her internet fenomeninin kitap yazmasının önüne geçmek mümkün mü?


Ö. G.: Mümkün değil, ama kalıcı da değil. Yazar, çok satar, bir-iki yıl sonra unutulup gider. (Çok mu acımasızım deyip kahkaha atıyor.)

- Hadi bize biraz tüyo verin, adı çok duyulmamış ama eserlerini beğendiğiniz yazarlar kimler? Sizce kimleri okumalıyız?

Ö. G.: Mazhar Furkan Torun ve Hakan Akdoğan.

- Editör kimin yanındadır, yazarın mı yayın evinin mi?


Ö. G.: Ben her ikisinin de. Okur olarak değerlendiririm. Yanlış cümlelerin olduğu, hataların bolca bulunduğu bir kitap yazar için de yayın evi için de kötü bir izlenimdir ki sosyal medyada hemen deşifre edilirsiniz.


Hazırlayan: Özgün Onat