DERTLİ DOLAP

En son güncellendiği tarih: May 9


Kemal Albayrak // Dergi Editörü

Uzatsam ayağımı suya değer, sanırdım ki öyle yakınız yüce pay-i tahta. Koca çınarın dalları dökülür, minicik kurtlar kemirir iri gövdeyi de halifenin duası kurtarmaz. Aklı başında biri de aşı vuralım, merhem çalalım demez; yaralandıkça balta vurur hınzır komşular. Biz kök saldıkça, toprağa boy verdikçe, nesillerce hür yaşar, ebedi kalırız sanırdık. Bir savaş, bir imza ayağımızı keser dede toprağından. Mezarlarımızı, bağımızı, bahçemizi bırakıp gitmek Nuh’un gemisine binen mübarekler gibi yersiz, yurtsuz, yaban kalmak kaderimizmiş. Milletlerin kaderini bir kâğıda, bir mühre bırakan kudret; dilsiz, kör ve sağırmış. Merhamet ettiler güya kimse gelip de sormadı ölür müsün, ayrılır mısın diye. Milletler anlaşmış güya adımıza, hayırlı olanı buyurmuşlar.

Gidip savaşmak vardı, Moskof’un canına ot tıkamak vardı ya büyüğümüzü ezemedik. Şanlı bir şehit pusulasını bize çok görenler uçarcasına göğe karıştılar. Bilirsin Didigo’m korkum yoktur ecelden ama vaadim vardır babama, anamın üzerinden elimi eteğimi çekemem, dertli dolabı bir başına garip bırakıp sizi namerde muhtaç edemem. Babamla siperde can vermek de çarpışmak da koyun koyuna bir çukurda yatmak da bize yakışırdı ama bir anam bir bacım bir de sen bağlarsın ellerimi. Gidenler bilir ki ya şehitlik ya gazilik namı düşer payımıza. Babam da yarım olaydı yüklenirdim acısını. Çolak olaydı el verir ellerimle beslerdim, topal olaydı ayak olur, Veysel Karani gibi sırtlanırdım koca pehlivanı peygamber ocağına götürürdüm. Gözleri aksa bir çift göz olur, dizinin dibinde oturur, gönül gözüyle söylediği nasihatleri kulağıma küpe ederdim. Kulakları duymasa dünyanın en tatlı ezgilerini gür sesle okur, peri padişahında olmadık çanları dövdürürdüm. Ah, duasına muhtaç olduğum atam, ne vardı şimdi şehitliği murat edecek. Düşman tükenmedi ya beraber kanardık şahadet şerbetine. Bir başıma akılsız çağımda gitmek de neydi? Yanımdayken kıymetini bilirdim ama yokluğunda yetimliğin acısı karahumma gibi her yanımı sardı. Büyüdükçe büyüyor yokluğun…

Seni sevmek Didigo’m Batum’a dökülen Çoruh kadar coşkun bir yüreği göğsüne sığdırmak demek. Seni sevmek Kura Nehri gibi düşüncelerime ince ince işlemek, her azama tatlı tatlı nüfuz edişine boyun eğmek demek. Omzuna kıvrım kıvrım dökülen saçlarına izin vermesi için yazmanın düşmesine yalvarmak demek. Gökleri titreten bulutları kızdıran Rabbim gazaba rahmetini nasıl bağışlarsa bilirim ki Didigo’m siteminde şefkat, ayrılığında naz vardır. Can telaşına düşsem yalan olmasın anamdan sonra seni anarım Didigo’m. Yüreğimde tenimi ısıtan ne varsa sana dair, gönlümün pasını silen, gözüme fer, dudaklarıma ayak olan sensin Didigo’m. Düşlerimin panayırı, bahtımın baharısın sen. Bu dünyada muradım, hayat pınarımsın sen.

Ayaklarım uyuşuyor Didigo’m, sızım sızım sızlıyor dört yanım. Gün ışımış ki sızıyor üzerime biraz, beyazlar içindeki bedenimi az da olsa görüyorum. Hastayken bile yatak yüzü görmemiş, deli taylar gibi ormanlarda dolaşıp pınarlarda yıkanmışken aya hasret sana hasret kısılıverdim. Azığım tükeniyor Didigo’m. Peynirden sonra ne kadar kurusa da tek dayanağım haçapurim de bitti nihayet. Sana niyet etmek ne zormuş Didigo’m. Bitmeyen bir iftar vakti gibisin kaç sabah geçti sensiz, kaç ışık söndü. Tabutumun yanında tek ses duymayalı kaç vakit oldu. Canlı cenaze olmak da varmış kaderde, sessiz sedasız eriyip gitmek de. Kokunu özledim sevdiceğim, toprak kokusuna eş ellerini, ellerin olsa yüzümde de çeksem içime. Burnumun direği kırıldı pisliğimden, kaşınıyor her yanım, kaç gün geçti su değmedi tenime. Nasıl da razı ettiler tabuta girmeye, nasıl da kandım anamın sözüne. İnsanı en sevdiği gömermiş, en yakını toprak atarmış üzerine, acısını en seveni üstlenirmiş. Vuruşup Moskof gavuruyla kurşun yakmak, hançer sallamak varken, yıkılırken Ulubatlı gibi üç beşi de

yanımda götürmek varken pisi pisine ölümü kabullenmek kapana kısılmış fareler gibi eceli beklemek yakışır mıydı bana, Süleyman oğlu Sarı Hüseyin’e?

Kibir Rabbim, bilirim ne gelirse başıma eğilmez başımdan, yıkılmaz sandığım cüssemden gelir. Olmaz işleri oldurursun deyip her işte sana güvenip, dayandım. İmanı yüce yiğitlerle kendimi bir tuttum. Battal gibi saldırdım saldırdım ama sonrasında tarla faresi gibi kaç deliğe girdim. Beni koruyan kollayan onca masumun canını hiçe saydım. Çıkıp vuruşsaydım, düşseydim anlı şanlı toprağa, dedelerimin yanında dualarla gömülseydim. Adıma türkü yaksalardı gittikleri yerlerde okusalardı, Osmanlı sancağının dört bir yanında adım kandil gibi isyan ateşine dönseydi. Köroğlu gibi çocuklara anlatılsaydım, korkak gibi tabuta girmeseydim, girmeseydim! 93 Harbinden sonra bir yiğit çıkmış deselerdi, 93 yerinden vurulmuş deselerdi…

Nasıl uydum şeytana! O mübarek dedenin ahı tuttu belki de. Yol bunca uzar mıydı, deniz süt liman akarken aşılmaz olur muydu? Moskof eline cenazeni bırakmayacaktık Hasan dedem, yerime sen yatacaktın. Torunların nereyi yurt edinirse, sen de varıp oraya yatacaktın. Bilirdin Hasan dedem bir insanın yurdu toprağın üstündekiler kadar altındakilerin sayısıyla da ölçülür. Devlet, yaşayanlar kadar can verenlerle abat edilir. Ahını aldım Hasan dedem, affet. Murat alayım derken, atamın vasiyetini çiğnedim. Ahirette yüzüne bakamam elbet. Cenazeni bir köşeye atıp gurbet ellerde seni kimsesiz bıraktık, bir tahta olsun dikmedik başına. Canlı kanlı yerini gasp ettim, direnmedim Moskof buyruğuna. Ölmekse direnerek savaşarak ölmek vardı. Pehlivan Süleyman’ın oğluna isyan bayrağını açmak yaraşırdı. Ne babama ne sana layık olabildim dedem! Yine de üzülme dedem, senin yerine beni gömer torunların. Ha Hasan ha Hüseyin ikisi de mümin, ikisi de Batum’dan sürgün, ikisi de elsiz ayaksız.

Pestil bittiğinden beri takatim kesildi, uyumaktan çok bayılıyorum artık. Güneşin tepeye vurduğunu çakılan çivilerin ışıltısından biliyorum. Ah muhtar dayanamıyorum gayri, inleyeceğim sızılarımdan. Her yerim küt oldu. Dudaklarım kurudu, midemin yangını geçmiyor, kemiklerimi öğütüyor sanki fukara. Uyumak bile çare değil, aça dokuz yorgan da örtseler uyuyamamış derler ben uyumayı geçtim kuru tahtada çürüyorum. Etimi yiyor sanki kurtlar, bense kendi kendimi. Sabrım kalmadı muhtar, n’olur aç, aç şu tabutu!

Moskofun dölü yaklaşıyor yanıma söylene söylene. Kokuyormuşum, içli içli sövüyor bana. Öldürsün diye umutla bekliyorum. Tabutuma hınçla bir tekme atıyor ki sallanıyorum yerimde, kapak açılsa da kurtulsam zulümden. Mavzerin sesi çınlıyor kulağımda, patlamıyor. Bir kurşun sıksa öfkeden ya da denize atsa diye ne kadar dua ediyorum bilemezsiniz. Sıkmadı zalim, kıymadı bir kurşununa. Sizden mi korkuyor muhtar, neden bu ihtiyat! O kadar güçlüyseniz açın şu tabutu da kurtarın ya da siz öldürün n’olursunuz siz öldürün! Adımları uzaklaştıkça umudum tükeniyor, ölemiyorum. İçim içimi yiyor, etimi kemiriyor kurtlar. Kabir azabı yaşıyorum ölmeden, anam. Kurdeşen döküyorum, korkuyorum alev alacak tabutum, yanıyorum, yanıyorum. Hasretinin ateşine denk Didigo’m tenimin ateşi. Kalbimin aheste sesini duyuyor kulaklarım, sen varsın gönlümün sakini: Di Di Go, Di Di Go…

* Hüseyin, Hüseyin,

* He … he Didigo’m . Su…

* Benim Muhtar, dayan koçum. Dayan aslanım, az kaldı. Limana vardık. Gavur seni arıyor her yerde. Samsun Limanı’na vardık.

* Sabır sa.. bır…

* Biraz su verebilirim ancak, sabret az kaldı…

Ceviz ağacının ıslak kokusu ciğerlerimi açtı, Islanan dudaklarım çözüldü. Kurdeşenin ateşi düştü biraz olsun. Yunus peygamber gibi tespih edeceğime ant içtim. Takatim

kalmayıncaya dek tespih edecek sonra kıyıya atılacağım. Kibir mi iman mı; nedir bu deli düşünceler! Abdullah-ı Gürcistanî’nin yolculuğu bunca çileli miydi? Ya Rab şu aciz kuluna acı, ya katına al, ya da kurtar tabuttan. Didigo’m, bunca çile senin için, Karadeniz’in hırçın mavisi saklı gözlerine Moskof’un gözü değmesin diye. Şimdi neredesin? Dua et, dua et yol versin Karadeniz bize, çarşaf gibi olsun önümüz. Takatim kalmadı Didigo’m. Bu gemi son gemi olabilir, beklediğim liman mezarımı kazabilir.

Aklıma geldikçe cennete varıyorum Didigo’m. Anasının yanında mahcup bir kız giriyor değirmene. Elleri un kadar pak, yüzü taze, sesi desen değirmenimi döndüren dolabın ezgisini fısıldıyor yüreğime. Kanıma işliyor kimyam değişiyor varlığınla. Güneş gibisin sen gelince içim ısınıyor Didigo’m. Kaçamak bakışlarımda gelinciğin asiliğini görüyorum. El değmemiş tenine tutuştururken un çuvalını ateş oluyor tenim. Hiçbir simyacı bulamadı bağışladığın gençliği. Güvercinlerin hu husu aşk kokuyor o günden beri, başım dolabımdan daha çok dönüyor, gönlüm ayağının izine hasret, yüküm değirmenimden ağır dolabımdan dertli. Kerbelâ’dan kalma bir derdim vardı adıma miras, iki oldu seninle Didigo’m. Yüreğim taşımaz ölürüm belki sevdadan, dilimde teselli olur Yunus’un sözleri. Söyler söyler yanarım avunmayı diledikçe, gözümün yaşı söndürmez gönlümün közünü. Korkarım anam, bacım görse tükürür yüzüme, sevda uğruna yiğidin ağladığı görülmüş iş mi? Hak için yanan âşıklar kınamayın beni, yangınıma tercüman olmuş Yunus, okurum diye âşıktan saymayın beni: Benim adım dertli dolap/Suyum akar yalap yalap/Böyle emreylemiş Çalap/Derdim vardır inilerim.

Atamı Moskof aldı başı göğe erdi, murat aldı dedim, ses etmedim. Doğduğum toprağı, sıla dediğim yeri yurdu Moskof aldı taşınmaz mallardan gayrisine kucak açmış Osmanlı Halifesi, söz bize düşmez dedim, ses etmedim. Yârime göz koymuş gözü çıkasıca İvan dediler, bir namusum kalmış kuru canı taşısam n’olur başım öne düştükten gayri. Atladım gözüm gibi baktığım darının irisini, yulafın altınını, arpanın özünü sakınmadığım doru atıma; dikildim Moskof’un karşısına. Laf anlamaz İvan, bakmaya kıyamadığıma göz koymuş; tutmuş limanı geçit vermez Deli Dumrul misali. Azrail’i arar belli ki eceli çağırır Didigo diye diye. Batum hep kırılsa açlıktan bilmez ki mümin kızını eliyle vermez küffara. Aç, dedim yolu millet kırılır sefaletten. Devlet-i Ali’ye verilmiş sözünüz var. Yanında erleri dikilir kabardıkça kabarır İvan, Didigo der demez kirli ağzına mukaddesatımı andırmam deyip erlerin gafletinden yararlanıp birinin mavzerini kaptığım gibi bastım tetiğe. İvan’ın şakağında açıldı bir gül, yarım kaldı gülümsemesi. Döküldü dört bir yana nefer. Döndüm başa sağım solum ebe, nereye varsam da kavuşsam yârime: Suyum alçaktan çekerim/Dönüp yükseğe dökerim/Görün beni neler çekerim/Derdim vardır inilerim.

Birken iki kaçak olduk Didigo’m. Anamdan dua aldım, bacımdan söz. Sana bulamam diyecek söz. Gözün arkada kalmasın diye yaktım kurşunu, Moskof’u vurdum sanırken vuslata mı değdi bir ucu? Varalım ezan sesine, kılalım nikahımızı, düğün eylesin konu komşu diye kavilleştik, sen sardın kefenimi ellerin titreyerek, gözün yaşıyla uğurladın tabutumu. Rehber ol ya İlyas, bu keferenin götüreceği yok bizi limana, takatim kalmadı çileye. Eyüp peygamberin sabrı bana ağırdır Ya Şafi, çilemin şifası ol da kurtar beni. Kefenim bile çözülmeye başladı, tutmuyor etim kemiğimi. Saldı kendini bedenim. Sarsan beni kollarına Didigo’m. Pamuk ellerinle yatırsan göğsüne başakları öğüten değirmenim gibi öğütsen tatlı sesinle dertlerimi, ağılarımı temizlesen gözyaşlarınla, sağaltsan tüm yaralarımı şefkatinle. Bilsen ne ihtiyacım var sana Didigo’m. Korkum yorgunluktan hayalini unutmak. Ya Rahman ya canımı tez al ya da aklıma mukayyet ol.

Altın saçlım derdin Didigo’m. Döküldü tel tel üstüme, hissediyorum sakallarım batıyor yüzüme, tırnaklarım çekildi, etime batıyor. Eridim Didigo’m, yaşlandım kısacık

ömürde. En güzel kebapların, şaşlığın ya da hinkalinin hayalini kurmayı çoktan bıraktım. Dişlerimi tükürüyorum ağzımdan Didigo’m. Korkuyorum adını anamayacağım sağ salim. Çenem sızlıyor, bağırmaktan korkmuyorum ama takatim yok. Muhtarı bile beklemiyorum artık. Vuslat olsa da beni bulamazsın artık Didigo’m sırtı yere gelmez koca pehlivan Sarı Hüseyin yok gayri. Kurtlar yiyor bedenimi, seslerini duyuyorum gece. Kulaklarıma böcekler girecek, beynimi kemirecek diye korkuyorum. Tahtakurtları delik deşik ediyor sevdiceğini. İyi ki suretimi göstermiyor tahtalar, korkardım. Sen de korkar mısın Didigo’m? Beni sever misin yine Didigo’m! Hırçın gözlerin gözlerime değince yine sakinleşir mi, süt liman olup ellerin ellerime değer mi? Çınarlar ayakta ölürdü hani, ölüyorum, ölüyorum Didigo’m. Rabbim yedi uyurları sağa sola döndüren Rabbim, imanım itikadım onlarca yok elbet bilirim ama bir kerecik olsun tabutum düşüverse, ters dönsem biraz. Dinse sırtımdaki sancılar. Ah ceviz ağacı senden ne farkım kaldı, sıcakta esnerim soğukta büzüşürüm. Elim kolum bağlı, yaşamak dediğin çile kaldı: Dülgerler her yanım yondu/Her azam yerine kondu/Bu imkân Hak'tan geldi/Derdim vardır inilerim

Üç ay saklandık Didigo’m. Teslim etmedi ahali, namus timsali Batum kahramanı bildi. Üç ay aç bıraktı kefere, aşını, ekmeğini, yolunu kesti köyümün. Ambarını zahiresini boşalttı da tek çatlak ses çıkmadı. Yaşlısı genci körpe kuzusu hep birlik oldu dirlik için. Moskof diretse de sır etti bizi ahali kimse vermedi ele. Türlü ezaya boyun eğdi de en zayıfı bile çözülmedi. Ne çil çil altına satıldı ne bir peksimete. İçimizde namert çıkmadıkça zalimin hiddeti kabardıkça kabardı, ezası cefası şiddetlendi. Çareler tükenirken Hasan dedenin cansız bedeni bize kurtarıcı diye geldi. Moskof zabitine gösterdiler rahmetliyle tabutu, Hasan dede diye beni kefenleyip tabuta sürdüler. Yetmedi, açıp bakmasınlar diye üstüme çivi çaktılar. Yol kısa, ömrün uzun dediler; kurtuluşumuzu kurtuluşları bildiler. Seni benden ayırıp ardımdan göndereceklerine söz verdiler. İnandık inandık ki bu oyuna giriştik. Alicengiz oyunu bizim gibi merde yakışmazmış, keramet gerekirse Çoruh’a yalvarıp ters akıtmakmış. Hz. Hüseyin’e yâr olmayan dünya bize mi yâr olsun, tövbeler olsun anam duan üstüme olsun. Bitsin artık yol, kara görünsün müjdeler verilsin. Gömüleceksem toprağa gömüleyim, Didigo’m; bu dünyada olmazsa seni cennette de beklerim. Ah anam ne darlığı kaldı tabutun ne havasızlığı; tükendim bittim, kalkmaz elim kolum: Beni bir dağda buldular/Kolum kanadım kırdılar/Dolaba layık gördüler/Derdim vardır inilerim.

Yarı baygınken sesler çalındı kulağıma, her yerde Moskof’un itleri dolanır. Gemi boşalır bilirim, memleketin havası gelir burnuma. Çok geçmez mübarek ezanın içli edası gönlüme huzur verir. Gözlerim kapanırken yorgunluktan ben açık tutarım inadına. Çiviler açılırken ayık olmalıyım, bakmalıyım yârenlerin gözlerine. Önce şükür sonra teşekkür etmeliyim. Dünyaya duyurmalıyım Moskof dünyayı sardı da Sarı Hüseyin’i öldüremedi, kör oldu da kendi eliyle Samsun limanına bıraktı diye nükte etmeliyim. Dünyaya güldürmeliyim kibirli hallerini. Zaman akar akar tabut kör eder her azamı. Ne vakti bilirim ne günün akışını. Bir uzun sürdüğünü bir de değerini. Muhtar beni terk mi ettiniz? Öldü deyip bırakıp gitmediniz ya. Bari atsaydınız suya, gavurun eline bırakmasaydınız ölümü. Gururlanmasın sakın zalimler, Sarı Hüseyin korkak gibi tabuta saklanıp sıçan gibi öldü diye. Kurtaramazsan sen öldür bari muhtar. Gel bir yol, bir haber ver bir haber…

* Hüseyin, Hüseyin,

* He… he Didigo’m. Su…

* Benim Muhtar, dayan koçum. Dayan aslanım, az kaldı. Limana vardık. Gâvur seni arıyor her yerde. Samsun Limanı’na vardık.

* Sabır sa.. bır

* Biraz su verebilirim ancak, sabret az kaldı…

Ya öldüm ya gemi yine yol alıyor. Münkir’le Nekir vazgeçmediyse benden gözlerim hakikati görüyor. Geçti zaman balığın karnında geçer gibi… Yunus’un sesini duyan Rabbim beni duymaz mı, şu küçücük tabut gönlüme de tercüman olmaz mı? Erenler ölmeden ölün demiş, daha nasıl öleyim. Toprak altında fani ruhlar ne çeker gelin bana sorun dostlar, bir fani neler duyar, ne düşünür gelin bana sorun dostlar. Gün görmeyen sevdikleriniz, tohum diye toprağa gömdükleriniz neler yaşar, gelin bana sorun dostlar. Geçtim dünyadan Hakk’a varayım. Tek dileğim vermeyin beni münkir münafığa dostlar: Ben bir dağın ağacıyım/Ne tatlıyım ne acıyım/Ben Mevla'ya duacıyım/Derdim vardır inilerim.

Durdu yüzen tabutum. Gönlümde yeşerdi yine bin ümit, dilim dönse dökülür Yasin-i Şerif. Sen affet beni anam yüzünü güldürmedi Hüseyin’in; belki vuslat vakti yetişir öperim ellerini limanda. Sen affet beni Didigo’m kaç zaman oldu anamadım ismini, dudaklarım yara, titriyor her yerim. Helalken vuslat haram oldu, geç olsun güç olsun da olsun gökte kıyılan nikahımız olsun. Varsın yaşlı fukara desinler yaban ellerde; servetim tek sen ol. Sallanıyorum omuzlarda neşeli türküler yakılıyor tabut taşıyanlara inat. Askerler arasından geçerken subay çağırıyor. Moskof’un dilini şakır eski tacir Muhtar “Karahumma, istersen açayım. Günlerdir yolda tabut.” diyor. Duraklıyorum omuzlarda ilkin, sonra can geliyor ayaklara. Kokudan, korkudan yol açılıyor, geçiyoruz aramadan tez vakitte. Yaylıya bindiriyorlar beni, nihayet temiz bir hava girmeye başlıyor kapağın aralığından. Gün yüzü yüzüme vuruyor. Gözlerim kamaşıyor ışıktan. Göremiyorum eskisi gibi. Bir kırbadan dudaklarıma su değiyor. Kimseyi tanımıyorum, gülümserken …

Günler geçiyor, kuş tüyü yastıkta bin bir ilaçla sarılmış yaralarım kapanmaya başlıyor. Aklım erince öğreniyorum maceramı, gardaşlarım Samsun limanında aramadan geçemeyeceğimizi anlayınca Sinop’a karar kılmışlar. Dilim kelam etmeyi becerince kendime gelince iki sualime iki teselli alıyorum hane halkından. İlkin sayıkladığım ismi sual ediyorum:

* Didigo’m nerede?

* Kader böyle imiş. Acına, hasretine dayanamadı Hüseyin, limanda inemediğini demişler. Geçen günleri hesap edip öldü, saymışlar. Doğrusu imkânsız bir işi başardın Allah’ın bir lütfu hayatın. Emanetine halel gelmedi, yasın eceli oldu.

* Anam, bacım peki?

* Onları şüphe çekmesin diye Samsun’da bıraktık. Anan bacın iyidir, senden haber beklerler. Durumları senden iyicedir, tez vakitte görürsün.

Sarı Hüseyin 130 kilo çıktığı yolculukta 60 kiloya düşmüş; babayiğit bir delikanlıyken, sıska içler acısı bir adama dönmüştü. Uğruna cefa çektiği Didigo’sunu, sevdiği kızı yitirmiş yapayalnız kalmıştı. Batum’daki toprağına denk bir yer aradı, Samsun’un pınarlarının izinde Mihrî Hatun’un gölgesine mazhar olan Ladik’e varıp Akdağ’ın eteğine yerleşti. Batum’da nehir kenarına kurduğu değirmenin benzerini kurarak halkın ununu, darısını öğütürken kendi dertlerini de öğüttü. İçinde bir ümit Didigo’nun öldüğünü görmeyen gözleri değirmene gelen kızlarda onu aradı. Başkalarının mucize dediği yaşamına hak aşkından başkasını karıştırmadı. Yaşam mücadelesindeki zaferini hayat arzusuna bağlayanlara “Cânı kim cânânı içün sevse cânânın sever.” düsturunu öğretirdi. Murat etmek başka; almak başkaymış, sen ne kadar güçlü olsan da feleğin pençesinden kaçış yok imiş. Altın saçlı Batum kahramanı ölene dek bildiği yoldan değirmenini döndürdü, hep aynı ilahinin ezgisinde nefsini

öldürdü: Yunus bunda gelen gülmez/Kişi muradına ermez/Bu fani de kimse kalmaz/Derdim vardır inilerim.

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube