© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube


Düşünsene kadınsın ve çevren futbol seven insanlarla dolu. Her futbol maçını, taraftarı olduğun takım olsun ya da olmasın izlemek zorundasın. Hatta sonrasında aynı pozisyonların tekrar tekrar izlendiği, yorumcuların her seferinde ayrı  yorum yapıp, tartıştığı o programları da izlemek zorunda kalıyorsun. Bu kişilerle olmadığın zamanlarda futbol ile bir takımın taraftarı olman haricinde uzaktan yakından bağın da yok. Maçlar haricinde yüksek sesle konuşmayan kişiler, gol kaçtığında, hakem yanlış karar verdiğinde bağıra çağıra söyleniyor. Uzun zamandır tanıdığın insanların bu haline ilk defa tanıklık ediyorsun. Çünkü onlarla daha önce bu şekilde bir ortama girmemişsin. İzledikleri maç ise, senin taraftarı olduğun bir maç bile değil. Şaşkınlığın yüzünden okunuyor. Sen korkup, koltuğuna sindikçe sana gülüyorlar.

Eşimin ailesi ile ilk maç deneyimim tam bu şekilde olmuştu. Liglerin büyük derbileri arasında olan bir maçı ilk defa bu topluluk ile izlediğimde, tam olarak şok olmuştum. Sanırsın İnter - Milan, Real Madrid - Barcelona derbisi. Fanatik Fenerbahçe’li olduklarını biliyordum. Rakip takım taraftarı olarak o derbide olmamalıydım zaten. Üstelik tek rakip taraftarı da benim. Maçların beraber izlendiği evden, o zamanki adıyla Şükrü Saraçoğlu Stadı’na yakın olan, tribünlerin sesi dahi duyuluyordu. Çocuklukları bu yakınlıkta geçmiş olan aileden başka takım taraftarı çıkması beklenmezdi zaten. Büyükten küçüğe o meşhur çubuklu formaların giyildiği, evde açılan bayraklar sayesinde tribün rüzgarı esen eve adımımı attığım anda şaşkınlıkla bakakaldım. Bu kadar fanatizmi tabi ki beklemiyordum. Üstelik, “Biz takım tutmayız, Fenerbahçeliyiz.” diyorlardı. Saygı duyduğum dayı, baba ve kardeşler, ilk golde ayağa fırlayıp içlerinde sakladıkları canavarı dışarı çıkarttılar.  Öncesindeki bir kaç pozisyonda, heyecanlarını anlamış olsam da, canavarı beklemiyordum. Kocaman insanların, fanatik sevinçlerine ortak olamayacak kadar şaşırsam da, heyecanları tüm maç boyunca sürdü. Kah oturup izledikleri, kah kalkıp küfrettikleri, o doksan dakikanın uzadığı saatler işkence gibiydi. Sonrasında ise aynı pozisyonların tekrar tekrar izlenmesi, “Oynat Uğur’cuğumların” meşhur olduğu dönemde, nasıl kalkıp gitmedim hâlâ şaşırıyorum. Kadını erkeği, çoluğu çocuğu maçı pür dikkat izliyordu. Futbolla alakam o kadar olmazdı ki, maçın sonunda Fenerbahçe galip gelirse, haftalar öncesinden şampiyonluğunu ilan edeceğinden bile bihaberdim. Bütün yorumcular, istatistikler Fenerbahçe’nin şampiyonluğunu ilan edeceğini zaten günler öncesinden bildirmiş. Buna rağmen bu fanatizm anlamsız geliyor. Maç beklenen sonuçla bitti. Sıra günler öncesinden hazırlıkları yapılmış olan o malum caddeye çıkmaktı. Her şampiyonluk coşkuyla kutlanır. Fenerbahçe’nin katıldığım ilk ve son şampiyonluk kutlamasıydı. Gerçekten eğlenilen kısımlar haricinde, arabaların durdurulup, sayısız holigan tarafından sallanması ise işkence gibiydi. Futbol, basketbol, voleybol ya da sporun herhangi bir dalı insanları birleştirmeli, ayrıştırmamalı. Tatlı kızdırmaları, sataşmaları anlayışla karşılayabilirim. Yine de holiganlık kısmı sinir bozucu.

O günden sonra bir daha aynı ortamda futbol maçı izlemedim. Spor yapanları izlemek yerine, sporu hayatıma dahil ettim. gençten yaşlı, orta yaştan genç sayılabileceğim bu yaşta yapabileceğim spor dalları sınırlı. Önceleri ufak yürüyüşlerle başlayıp, spor salonuna uzanan bir süreç yaşadım. Sahil kenarında yapılan hafif tempo yürüyüşlerden sonra salonda gördüğüm manzaralar ise daha da şok edici. Spor salonları sadece spor yapmak için gelinen yerler olmaktan çıkmış, kas yapan erkeklerin gözlerinin yürüyüş bandındaki kadınlarda olduğu, pür makyaj spor salonlarına gelen kadınların ise gözlerinin felfecri okuduğu bir yer haline gelmiş. (Amacı sadece spor yapmak olanları tenzih etmek isterdim ama malum istisnaların kaideyi bozmadığı bir dönemdeyiz.) Bu kısma takıldığım doğru ama asıl takıldığım nokta hijyen takıntılı insanlar. Kimse spor salonlarında mikrop kapıp, ölmek istemez. Yine de her şeyi silmek nedir ya? Hiç tarzım değil. İlk başlarda, spor yapmak için gidip, etrafı izleyenler furyasına ben de katıldım. Birkaç gün insanların neler yaptığını izledim. Kendini kişisel antrenörüm olarak görevlendiren kişi, aletlerdeki sonuçlarımı görünce beni kendi halime bırakmaktı. Spor yapmaktan çok insanların hal ve hareketlerine takılmıştım. En çok takıldığım iki kişi ise, hijyen takıntısı olan bir kadının, salonun en pasaklı adamına hayran hayran bakıp göz süzmesiydi. Tarık ise, eşyalarını salonun dört bir yanına saçar, ardından kaybolan eşyalarını bulmak için bağıra çağıra gezinirdi. Adının Aysel olduğunu sonradan öğrendiğim, o tatlı kadın elinin değdiği her yeri temizlediği için genelde Aysel’den sonra aletlerde sıra oluşurdu. Yine de sıra her zaman Aysel’in gözdesi Tarık’a verilirdi. Öncesinde ufak bir konuşma geçer ve Tarık, Aysel'in bıraktığı spor aletinde ter dökerdi. Aralarında zamanla gelişen arkadaşlığın evrildiği yön, sanki karşılıklı hırsların yer aldığı birbirini geçme yarışı olmuştu.  Tüm spor salonu sakinlerinin, bu ikilinin yarışını desteklediği arkadaşlık, spor yaparken bana da eğlence olmuştu. O titiz, minyon tipli, kibar kadının sarf ettiği efor, genelde kas kütlesi olarak gezmeye karar veren bir çok arkadaştan daha fazla olurdu. Aysel’in kabul ettiği tebrikler soyunma odasına kadar sürerdi.

Soyunma odalarının ayrı bir keyfi vardır. ( İçindeki fesat yanı bir kenara kaldır.) Bir çok arkadaşlık burada pekişir. Kıskançların, kıskaçları burada keskinleşir. Bahanesinin yorgunluk kahvesi, amacın ise sohbet etmek olduğu randevular burada kesinleştirilir. Bir de kabin bulamadığı için ulu orta soyunan insanların dalgası geçilir. Bekleseler bir yerleri eksilir sanki. Mecbur muyum, senin sarkık memelerini görmeye, selülitli bacaklarını seyretmeye?   

Aysel ile ilk sohbetimiz de soyunma odasında duş sırası beklerken oldu. Birbirimizden çekindiğimiz belliydi. İlk lafı kim attı tam net hatırlamıyorum ama içindeki naif duyguları anlatırken, Tarık’ın da aynı duyguları besleyip beslemediğini sorguluyordu. Düşünsene elli yaşına gelmiş bir kadın, karşısındakinin duygularını sorguluyor. Sağlık sorunundan dolayı sporu bırakması gerekirken, Tarık’ın duygularını anlayamadığı için devam etmek zorunda kalıyor. Yaşın kaç olursa olsun, bazı şeyler hiç değişmiyor demek ki. Farklı kutupların çekimi mi, gönül ota da, boka da konar hesabı mı bilemem ama yanlış kadın, yanlış erkek olduğu kesindi. Zaten bir kaç ay sonra Tarık’ın duygularını öğrenemese de, doktorunun yoğun ısrarı üzerine Aysel sporu bıraktı. Geçirdiği uzun soluklu rahatsızlık yüzünden tedavisi başlayacak, moral olsun diye sadece yürüyüş yapabilecekti. Hep Tarık’ın bu süreçte Aysel’e destek olmasını temenni etmiştim. Temenniler ne zaman tutmuş ki?  Aysel’in ardından Tarık, yeni bir hijyen manyağına kancayı taktı. Aysel ile sonrasındaki görüşmelerimizde bundan bahsedemedim. Spor salonunu ise bıraktım.



Editör: Burçin Kahraman