DÜNYANIN GELMİŞ GEÇMİŞ EN ÖLÜMCÜL HASTALIĞI VE BULUNAN AŞIDA TÜRKLERİN ROLÜ


6 NİSAN 1963/ STOKHOLM –İSVEÇ Uluslararası yük taşımacılığı yapan bir İsveç gemisinde çalışıyordu Eric Olsen . Güney Asya’ya yaptıkları bir yolculuğun sonunda işleri bitince İsveç’e döner gemisi. O da hemen evine koşar. Büyükannesi ile birlikte yaşamaktadır. Üzerinde biraz halsizlik ve hafif ateş vardır. Zaten her yolculuğun sonunda yorgun ve biraz hasta gelir eve. Ama güçlü bünyesi ile atlatır hastalıkları. Büyükanne yine bu hastalıklardan birine tutulan torununu doktora gitmesi için zorlar. Doktor grip olduğunu söylediği Eric Olsen’e antibiyotik verir. Olsen’in cildinde kızarıklıklar, hafif kabarmalar başlar ama kısa süre sonra geçer bu hastalık. Birkaç gün sonra yeni yolculuk için bilgi gelir. Eric, ailesinden ayrılmadan önce toplu bir yemek yenir. Yemekte nişanlısı ve nişanlısının kız kardeşi de vardır. Zaman dolar ve yeni yolculuk için Eric Stokholm’den ayrılır. Grip sanılan bu gemici aslında dünyanın gelmiş geçmiş en büyük hastalığını taşımaktadır. Öyle ki bu hastalık tüm zamanlarda yapılan savaşlarda ölen insanlardan onlarca kat fazla can almıştır. Eric’in bedeninde çoğalan virüs konuşurken yayılan partiküller ile büyükanneye, dokunduğu nişanlısına, sadece el sıkıştığı nişanlısının kız kardeşine bulaşmıştır bile. İlk temasın ardından büyükanneye bakan hemşire ve büyükannenin yolda karşılaşıp ayaküstü konuştuğu komşusu ikinci dalga olacaktır. Hastalığın kuluçka süresi 14 güne kadar uzayabildiği için ilk başta kimse hasta olduğunu fark etmez. Kısa süre sonra ikinci hastalık belirtisini genç yaştaki hemşire gösterir. Başında ve sırtında kuvvetli bir ağrı, yüksek ateş ve cildinde kızarıklıklar oluşur. Gittiği doktor grip olduğunu ve bir şeye alerjisi olduğunu söyler, antibiyotik yazıp eve yollar. İlaç kullandığı halde hastalık azalmaz aksine daha da şiddetlenir. Bir yemek esnasında yanında eşi ve yeğeni varken düşer bayılır. Bedeninde ise kızarıklıklar küçük baloncuklara dönüşmüş bu baloncukların içi irin ile dolmuştur. Hastalık hızla bedeninin her yerini sarar. Baloncukların patladığı yerden kan ve irin sızar. Etrafa ağır ve dayanılmaz kokular yayılır. Doktorlar hala alerjik olduğunu düşünüp kanamayı azaltmaya çalışırken hemşire büyük acılar içinde kan kaybından ölür. Morg görevlisi yıkayıp kefenler ve ailesinin katılımıyla defnedilir. Ama bu arada üçüncü dalga olarak hemşirenin eşi, yeğeni ve morg görevlisi virüsü kapmıştır. Birinci dalgada hastalığın bulaştığı büyükanne ve Eric’in nişanlısı da hastalık belirtileri gösterir. Vücudunda kızarıklıklar oluşan büyükanne yaşı gereği hastaneye yatırılır. Doktorlar suçiçeği teşhisi koyar. Hatta tıp fakültesi öğrencileri grup grup gelerek su çiçeğinin nasıl bir şey olduğunu büyükanne üzerinde gözlemler. Bu arada hiçbir önlem alma gereği duymazlar. Aynı anlarda Eric’in nişanlısının kardeşi ve büyükannenin komşusu da yüksek ateş, ciltte kızarıklık, baş ve sırt ağrısı ile doktora başvurur ama hep aynı teşhis konur. Suçiçeği. Önemli bir hastalık değildir suçiçeği. Çoğunlukla çocuklarda olur ve birkaç zaman sonra geçer. Herkes bu aldatmacaya inanır. Büyükanneye bakan kişiler özenli davranıp sık sık ellerini yıkarlar fakat ellerin yıkanmasının hastalıktan korunmak için hiçbir öneminin olmadığını bilmezler. Hastalık hava yolu da dahil her şekilde yayılmaktadır. Bu arada ölen hemşirenin kocası aynı şikayetlerle hastaneye başvurur. Teşhis yine aynıdır ve eve gönderilir. Hastalığın bulaştığı yeğen ise vücudunda oluşan az sayıda kabarcığı umursamaz bile. Nasıl olsa güçlü kuvvetli bir gençtir. Ama virüs kısa zamanda kendini gösterir ve bu cevval delikanlıyı da pençesine alır. Kabarcıklar tüm vücudunu sarar. Patlayan yaralarından kan ve irin akar. Dayanılmaz acılar içindedir. Herkesin suçiçeği olarak algıladığı hastalık ilk ölümün yaşanmasından 18 gün sonra bir doktorun şüphesini çeker. Diğer doktor arkadaşlarının gereksiz gördüğü laboratuvar incelemesi için hemşirenin yeğeninden örnek alır. Donanımlı bir laboratuvarda yumurtalara enjekte edip incelemeye başlar. Yaptığı detaylı araştırma sonucunda büyük bir felaketin içinde olduklarını anlar. Bunca doktorun hastalığı teşhis edememesi aslında çok da şaşılacak şey değildir. Dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri olan İsveç’te bu hastalık en son 30 yıl önce görülüp yok edilmiştir. Hatta tüm Avrupa ve gelişmiş ülkelerden silinmiştir çoktan. Öğrenilince herkesi dehşete düşüren hastalık 3. haftayı geride bırakmış ve şimdiden 5 kişinin ölümüne sebep olmuştur bile. Tedavisinin mümkün olmadığı hastalık duyulunca bir anda panik başlar Stokholm’de. Herkes evine kapanır ve sokaklar tamamen boşalır. Hastalığın gücünü binlerce yıldır iyi biliyordur insanlık. Hastalığa yakalananların tedavisi yoktur ama hastalığa yakalanmamış insanların tek kurtuluşu aşıdır. Yetkililer ulusal bir katliamdan kurtulmak için tüm halkı aşılamak ister. Fakat hem eldeki aşı stokları hem de aşının ortaya çıkabilen yan etkileri nedeniyle geriye dönük tarama yapılmasını ve hastalığın bulaştığı ya da bulaşma riski olan kişilerin aşılanmasına karar verirler. Yapılan araştırmalarda hastalık bulaşsa dahi ilk üç gün içinde aşılananların kurtuldukları bilinmektedir. Aşılanan kişilerde ölüm oranı yüzde 1 - 2 iken aşılanmayan kişilerde bu oran yüzde 35’lere çıkabilmektedir. Bu ise bir felakettir. İlk vakanın 6. haftasında yetkililer geçmişe dönük iz sürüp hastalığın kaynağını bulurlar. Mümkün olduğunca muhtemel hastalara ulaşıp, aşı yapıp, tecrite alırlar. Tecrit, dış dünyadan tamamen izole bir odada 14 gün sürmektedir. Küçücük bir delikten yemek ve su vermek dışında iletişim kurulmaz. 2 ayın sonunda 20 vaka tespit edilip 2000 kişi tecrite alınır. Hastalık yavaşlama evresine girer, vaka sayısı azalır ve durum kontrol altına alınır. Hastanede büyük acılar içinde can çekişen hemşirenin yeğeni tedavi evresini çoktan geçmiştir. Doktorların tek yapabildiği acılarını dindirmeye çalışmaktır. Boğazının içi, iç organları ve tüm cildi içleri kan ve irin dolu yumrularla sarılmıştır. Bu hastalıktan ölen insanların çektiği acıların başka hiçbir şekilde yaşanmadığı iddia edilmektedir. Su dahi yutamayan gencin acılarını dindirmek isteyen doktorlar kan nakli isterler. Ama günah olduğu gerekçesi ile dindar kesim ve ailesi ortalığı ayağa kaldırır. Net olarak bilinmelidir ki yobaz her yerde yobazdır. Kan nakli yapıldığı halde kısa bir süre sonra büyük acılar içinde hayata gözlerini yumar bu cevval genç adam. Çok geçmeden gencin babasının da hastalığa yakalandığı anlaşılır. Kan naklinde büyük sorunlar çıkaran baba da aynı acıları çekerek hayata gözlerini yumar. İlk teşhisi yanlış koyan doktor yaşadığı vicdan azabıyla canını dişine takıp çalışır. Hijyen ve dinç kalabilmek için günde 5 kez banyo yapıyor ve 2 saatlik uykuyla çalışıyordur artık. Her şeyin düzeldiği sanıldığı anda 4. dalga patlak verir. Tecritteki odaları temizleyen görevlide hastalık belirtisi görülür. 14 gün boyunca temas ettiği kişiler tespit edilmeye, aşılanmaya ve tecrit edilmeye başlanır. Tüm bunların yanında her şeyi altüst eden bir olay daha yaşanır. Ölen hemşireyi yıkayan morg görevlisi hastalığı 5. dalga olarak kendi annesine bulaştırmıştır. Yaşlı kadının şikayetler ile hastaneye gitmesine rağmen önemsiz bir grip gibi davranıldığı, hastane kafeteryasında bekletildiği, üstüne üstlük hastaneye geliş gidişlerinde havalimanı yakınlarında çalışan bir taksiyi kullandığı da anlaşılır. Taksi ile bu hastalık muhtemelen şehir içinde on binlerce kişiye bulaşmış hatta yapılan uçak yolculukları ile tüm dünyaya yayılmış olabileceği bile düşünülmektedir. Yaşanan panik ülkeyi aşmıştır artık. Durumun vehamiyetini anlayan süper güç ABD İsveç’e yardım eder. 300 bin insan aşılanır. Sağlık personelinin yetişememesi üzerine aşı makinesi yapılır. Dakikada 8, günde 500 kişiyi aşılayabilmektedir bu makine. Ama ölümler durdurulamaz. 4 kişi daha ölür. İş çığırından çıkmıştır. Sıkı yönetim ilan edilir. Ordu şehir merkezlerine iner. Okullar tatil edilir, tüm iş yerleri kapatılır. Tüm hastaneler dezenfekte edilir, duvardaki çatlaklar sıvanır, delikler kapatılır. Hastanelerin dışarıyla hava temasına bile izin verilmez. Sağlık personeli evlerine gönderilmez, onlar için hastanelerde koğuşlar hazırlanır. Alınabilecek tüm önlemeler alınır ve hastalık kısa sürede geldiği gibi kaybolur gider. Alınan önlemler sonucu sadece 27 kişi ölmüştür ama İsveç halkı nasıl bir katliamdan kurtulduklarını iyi bilmektedirler. Peki İsveç gibi dünyanın en gelişmiş ülkesinde milyonlarca insanı öldürebilecek kadar etkili olabilen bu hastalık neydi. Neden bu kadar korkuluyordu. ******* Hastalığın adı çiçek hastalığıdır. Çok çok korkulacak bir hastalıktır, şöyle ki sadece 20. yüzyılda bu hastalıktan 300 milyon insan ölmüştür. Bazıları çiçek hastalığının geçmişinin 10 bin yıl öncesine dayanmakta olduğunu iddia etmektedir. Mesela milattan önce 1150 yıllarında yaşamış ve ölmüş Mısır firavunu 5. Ramses’in incelenen mumyasında çiçek hastalığından öldüğü tespit edilir. Ayrıca pek çok ünlü kişi de bu hastalıktan ölmüştür. Mesela İngiltere Kraliçesi 1. Elizabeth, ünlü müzisyen Mozart, ABD Başkanı Abraham Lincoln bu illet hastalıktan ölenler arasındadır. Bu listeye pek çok İngiliz, İspanyol, Fransız ve Çin imparatorlarını, kral ve kraliçelerini ekleyebiliriz. Öyle ki 1970 yılına kadar hastalığın bulaştığı her 10 kişiden 3’ü kaybedilir. Çiçek hastalığının dünya üzerinden silinmesine kadar herkesin bu hastalığa yakalandığı iddia edilmektedir. Mesela 1948 doğumlu olan annem bir keresinde bana, ‘’ Çiçek hastalığına herkes yakalanır. Yaşarken yakalanmazsan ölünce mezarında çürümüş kemiklerinde bile çıkar.’’ demişti. O derece insanlar üzerinde iz bırakmıştır. Dünyayı kırıp geçiren bu çiçek hastalığı nedir peki? Belirtileri, hastalığın seyri, sonucu ve bulaşma yolu nasıl bir seyir izlemektedir. Çiçek hastalığı VARİOLA virüsünün sebep olduğu bir hastalıktır. Tıpkı korona virüs gibi insan hücrelerine sirayet edene kadar hiçbir canlılık belirtisi göstermezler. İnsan vücuduna girip hücresine yerleştikten sonra hücrede çoğalır ve hücreyi patlatır. Oradan diğer hücrelere sıçrar. Bu şekilde iç organlara, beyine ve kemik iliğine yayılır. Kuluçka süresi 10 -14 gün arasındadır. Şiddetli baş ve sırt ağrısı, yüksek ateş, vücutta kızarıklıklar ve mide bulantısı ile ilk belirtilerini ortaya çıkarır. İlerleyen safhada vücutta kabarcıklar oluşur ve tüm vücuda yayılır. Bu kabarcıkların içi irin ile dolmaya başlar. Bütün vücudunu hatta ağız, göz ve boğaz içlerini bile saran bu kabarcıklar zamanla patlar. Etrafa muazzam derecede kötü koku yayılırken hasta gerçek bir ateşte pişiyormuşçasına derin acılar duyar. Hiçbir yerini oynatamaz. Oynattıkça baloncuklardan irin ve kan akar. Çoğunlukla da kan kaybından ölürler. Çiçek hastalığının verdiği acıdan daha büyük bir acının olmadığı iddia edilir. Elinizi yanan ocağın üstünde tuttuğunuzu düşünün o yanma acısının tüm vücudunuza yayıldığını farz edin. İşte öyle bir acı ile ölümdür çiçek hastalığının finali. Dünya tarihi boyunca var olduğu düşünülen bu hastalık milyarlarca insanı bu acılar eşliğinde öldürmüştür. Ölmeyip sağ kurtulanların vücutlarında ise o kabarcıkların meydana geldiği yerlerde derin çukurlar oluşur ve çirkin bir görüntüye sebep olur. Çiçek bozuğu yüz ifadesi oldukça yaygındır. Şimdiki selfilerde birbirinden güzel yüzlerle gülücükler saçan insanlarımız, o pürüzsüz yüzlerini çiçek hastalığını kurutan hekimlere borçludur.


Şu resimdeki Bangladeşli küçük kızın hastalığı iyileşebilirse yüzünde kalabilecek hasarı tasavvur edin mesela.








Bunlar da hastalığa yakalanmış başka kişilerin fotoğrafları. Aslında hastalığın bu kadar korkunç sayıdaki vaka ve ölümlere ulaşmasındaki en önemli etken çok kolay bulaşıyor olmasıdır. Hastaya temas etmekle, eşyalarına dokunmakla hatta soluduğu havayı solumakla bile bulaşabilmektedir. Çünkü virüs havada asılı kalabilmektedir. Çok güçlü bir yapıya sahip bu virüsten aşılanma dışında korunma yolu ve bulaştıktan sonra tedavisi yoktur. Mesela AIDS’e sebep olan HIV virüsünde 10, ölümcül EBOLA virüsünde 7 gen bulunurken çiçek hastalığına neden olan VARİOLA virüsünde 200 gen bulunmaktadır. Bu da virüsün etkisini ve gücünü ifade etmesi bakımından ayırt edici özelliklerden biridir. Corona virüsü Çin’in Wuhan kentinde çıkıp ulaşım araçlarının gelişmesi ile küçülen dünyada tüm coğrafyalara yayılırken çiçek hastalığı nerede ortaya çıkıp dünyaya nasıl yayılmıştır peki? ********************* Uzmanalar hastalığın binlerce yıl önce Afrika’da ortaya çıktığını, oradan Araplara bulaştığını, tüccar Araplardan Hindistan’a, oradan da Çin’e yayıldığını düşünmektedir. Avrupa’ya ise haçlı seferlerinden dönen askerler tarafından taşınmıştır. Avrupa’da yayılış hızı öylesine şiddetli olur ki papa ve din adamlarının tüm dua ve ayinlerine rağmen durdurulamaz, kitleler halinde ölümlere sebebiyet verir. Bu durum kilisenin inandırıcılığını sarsıp Avrupa’da Rönesans ve Reform hareketlerinin başlamasına sebep olur. Bazı kaynaklar ise Avrupa’ya yayılma sebebi olarak Moğol istilasını işaret eder. Ukrayna’ya kadar ulaşan Moğol ordusu, Kiev surlarından içeriye çiçekten ölmüş kişilerin cesetlerini mancınıkla atarak hastalığı Avrupa’ya yaydı iddiası da yaygın bir inanıştır. Avrupa nüfusunu kırıp geçiren çiçek hastalığı İspanyol denizciler ile Amerika kıtasına taşınır, savaşla yenemedikleri İNKA ve MAYA uygarlıklarını daha sonradan yeniden istila girişinde bulununca kolaylıkla yenip tarihten silerler. İspanyol askerlerinden çiçek hastalığını kapan MAYA ve İNKA insanları ilk kez karşılaştıkları bu hastalık sonucunda nüfuslarının yüzde 80 ila yüzde 90’ını kaybeder. Bu illet bazı bölgelerde ise nüfusun tamamını yok eder. Peşi sıra Avustralya’ya giden İngilizler de bu kıtanın yerli halkı Aborjinler’e hastalığı bulaştırır ve maalesef halkın yüzde 90’ı telef olur. ********************* Dünyayı kasıp kavuran bu hastalık aşının bulunması ile çöküşe geçer. Burada dünyayı kurtaran asıl etken Türkledirr diyebiliriz. 1716 yılında İngiltere’nin Osmanlı elçisi olarak İstanbul’a gelen Edward Wortley Montagu yanında eşini ve oğlunu da getirir ve lale devrine denk gelen bu zaman diliminde 2 yıl İstanbul’da ikamet ederler. İngiltere elçisinin eşi Mary Wortley Montagu Osmanlı kültürüne uyum sağlamak için sık sık davetler verip yerli halkın davetlerine katılır. Bu davetlerin birinde daha önce görmediği olağanüstü bir duruma tanıklık eder.


Mary Wortley Montagu Çocukken çiçek hastalığı geçiren ve vücudunda izler bulunan Leydi Montagu ,Türklerin çiçek hastalığından korunmak için aşı olduklarına şahit olur. Avrupa’da henüz bilinmeyen bu yöntemin Osmanlı’ya kökleri Orta Asya’ya uzanan şaman kültürü ile ulaştığı tahmin edilmektedir. Aşılama şu şekilde yapılır. Çiçek hastalığına yakalanmış hastanın kabarcıklarındaki irin özenle alınmakta ve bir ceviz kabuğu içinde kurutulmaktadır. Daha sonra kuruyan bu cerahat, toz haline getirilmekte ve hastalığa hiç yakalanmamış kişilerin görünmeyen bölgelerinde açılan küçük yaralara sürülmektedir. Kısa süre sonra aşı yapılan kişinin sürülen bölgesinde küçük çapta bir iki kabarcık oluşsa da onlarında kuruyup dökülmesi sonucunda hastalık en hafif şekilde atlatılır. Bu şekilde aşılanan kişilerde çiçekten ölüm oranı yüzde 1 - 2 seyrederken aşı olmayanlarda bu oran yüzde 30 – 35’leri bulmaktadır. Bu mucizevi yöntemi benimseyen Leydi Montagu oğlunu aşılatır ve yazdığı mektuplarla aşıyı İngilizlerle tanıştırır. Eşinin görev süresi dolup tekrar İngiltere’ye gittiğinde ise yazdığı makalelerle aşıyı İngiltere’ye iyiden iyiye tanıtır. İngiliz sosyetesinin aranan kadını olan Leydi Montagu, kraliyet ailesine de aşı yaptırmayı önerir fakat doktorların riskli, din adamlarının da günah olduğunu açıklamaları sonucu kraliyet ailesi vazgeçer. Ama Galler Prensesi, Montagu’nun tavsiyesine uyarak aşı olur. Leydi Montagu’nun görev sırasında yazdığı mektuplar ölümünden sonra 1776da Turkish Embassy Letters ( Şark Mektupları) adıyla yayımlanır ve Avrupa’da büyük ilgi görür. Artık Türk tipi aşı Avrupa’nın gündemi olur. Türk tipi aşıdan etkilenenlerden birisi de kırsal kesimde hekimlik yapan Edward Jenner’dir. Jenner süt satıcılığı ile geçinen kişilerin çiçek hastalığına daha az yakalandığını ve ellerinde çıkan birkaç kabarcık ile hastalığı atlattıklarını fark eder. İnek, koyun, tavuk gibi hayvanlarda kendi cinslerine göre çiçek hastalığını geçirmektedir. İneklerin geçirdiği çiçek hastalığının süt sağımı sonucu sütçülere geçtiğini onlarında buna direnç gösterdiğini anlamıştır. Yani ineklerin çiçeği daha hafif bir çiçektir ve insan bağışıklık sisteminin gerçek çiçekle mücadelesinde kullanılabileceğini düşünür Dr. Jenner. İnekler üzerindeki kabarcıklardan aldığı cerahati çiftçi çocuklarından birinin koluna sürer. İlerleyen günlerde çocuğun ateşi çıkar, birkaç döküntü çıkarır ve çiçeği atlatır. Böylece Edward Jenner, inek çiçeğinden aşı yapılabileceğini dünyaya duyurur ve adına tesciller. Daha önce Türklerden öğrendikleri kahveyi neskafeye çevirip dünyaya pazarlayarak parayı kıran Avrupalılar, aşıyı da Türklerden öğrenip adlarına tescilletmiş ve dünyaya yaymıştır. Böylece dünyada yapılan ilk aşı da çiçek aşısı olur.


Edward Jenner İlk zamanlar aşının günah olduğunda direnen din adamları ise etkisinin mucizevi olduğunu görüp halktan zılgıtı yiyince fikirlerini değiştirirler. Aşı Avrupa ve gelişmiş ülkelerde yaygınlaşıp 1950’lere doğru hastalığın belini kırar. Fakat gelişmemiş Güney Amerika, Afrika ve Güney Asya ülkelerinde tüm şiddetiyle etkisini göstermeye devam eder. Gelişmiş ülkeler dünyadan bu hastalığın tamamen silinmeden kendilerinin de güvende olamayacaklarını anlayınca- ki ilk bahsettiğim İsveç’teki olay bunun en iyi örneğidir- 1966 yılında Sovyetler Birliği’nin Dünya Sağlık Örgütü’nün toplantısına katılıp, dünyadan bu hastalığın tamamen silinmesi için teklif vermesi dünya kamuoyunda yankı uyandırır ve oluşan rüzgarla birlikte başta ABD olmak üzere dünyanın tüm ülkelerinin tek mutabık kaldıkları konu olur : çiçek hastalığına karşı topyekün savaş. Sovyetler Birliği bir yandan dünyaya umut pompalarken diğer yandan da girişilen bu savaşta mağlup olma korkusunu yaşamaktadır. Eğer olurda çiçek hastalığına karşı savaş kaybedilirse işi ABD’nin üzerine yıkmak için komitenin başına ABD’li bir bilim adamının yakışacağını iddia eder. Çünkü sağlık sistemiyle dünyaya hava atan ABD ‘den başkası değildir. Sovyetler yaşanacak olumsuzluğa karşı ilan edecekleri kurbanı bulmanın sevincini yaşarken ABD’nin de kucağına nur topu gibi bir sorumluluk yüklerler. ABD hükümeti üzerine kalan sorumluluğun farkındadır. Başarırlarsa dünya dönüşecek, başaramazlarsa tüm suç üzerine kalacaktır. Onlarda bu işte en iyilerden biri olan Dr. D.A. Hendersen’i komitenin başına getirirler. Uluslararası bir organizasyonla önce Güney Amerika’da, ardından Afrika’da olağanüstü başarılar elde edilir. Hastalık nerede görüldüyse oradaki herkesi aşılarlar. Bu aşılama bazen zorla, çoğu zamanda halkın yoğun desteği ile olur. Aşılamada başarının en büyük etkeni hastanın kendini gizleyememesidir. Çünkü vücudunda kabarcık görülen kişilerin etrafındaki herkes aşılanır. En zor iş Hindistan’dadır. İç içe yaşayan 500 milyon insanın tek tek aşılanması gerekir fakat canını dişine takan sağlık çalışanları bununda altından kalkarlar. Dünya genelinde aşı olmak istemeyen bazı bölgelere askeri destek ile girilir. Netice mucizedir. Binlerce yılda milyarlarca insanı öldüren çiçek hastalığı yeryüzünden silinmiştir. Az sayıda ortaya çıkan yeni vakalara da anında müdahale edilir. Ölümle yaşam arasındaki savaşı yaşam kazanmıştır. Artık dünya üzerinde çiçek virüslerinin kaldığı tek yer ülkelerin bilimsel araştırma laboratuvarlarıdır.


Sol tarafta çiçek hastalığı aşısı olmamış bir çocuk. Sağ tarafta ise aşıyı olmuş bir çocuk. Dünya kamuoyu üzerindeki etkisini yitiren çiçek 1978 yılında yeniden ortaya çıkar. Hem de Avrupa’nın göbeğinde. 1978 yılında İngiltere’nin Birmingham şehrinde bir tıbbi fotoğrafçı olan Janet Parker çiçek şüphesi ile hastaneye yatırılır. Uzman ekiplerin muayenesi iddiaları doğrular. Çiçek hastalığı bitmemiştir. O kadar çaba boşa mı gitmiştir yani. Dünya kamuoyu bir anda karışır. İngiltere de panik başlar. Fakat yapılan incelemeler sonucunda Janet Parker’ın bilimsel bir laboratuvarın hemen üst katında çalıştığı ve hastalığı da bu çalışma sırasında kaptığı ortaya çıkar. Hasta kadının ölmesi sonucu basının hedef tahtasına oturan bilimsel çalışmayı yürüten bilim adamı psikolojik baskıyı kaldıramaz ve boğazını keserek intihar eder. Artık dünya gündemini ‘’ Ya başka ülkelerde de çalışma yapılırken yanlışlıkla çiçek bulaştırılırsa ‘’ sorusu meşgul eder. Dünya Sağlık Örgütü’nde tüm ülke delegelerinin katıldığı bir toplantı ile ülkelerdeki bütün örneklerin yok edilmesi kararlaştırılır. Oluşacak yeni salgınlara karşı bilimsel çalışmaların yapılabilmesi için ise sadece 2 numune elde tutulacaktır. Bunlardan biri ABD diğeri ise Sovyet Birliği’ndeki çok korunaklı iki laboratuvardır. Böylece hastalık kontrol altında olacak ve olası tehlikelere karşı bilimsel çalışmalar gerçekleştirilmeye devam edecektir. Her şey yolunda giderken Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle birlikte batılı ülkelere sığınan bazı bilim insanlarının itirafları ile iş değişir. ABD’ye sığınan Kazak bir bilim adamının iddialarına göre Sovyetler Birliği olası bir dünya savaşında kullanmak için, çok gizli laboratuvarlarda 20 ton kadar çiçek virüsü üretmiştir. Bunun tehlikesini şöyle anlatayım size; 200 gramlık bir toz çiçek virüsünü herhangi bir metro istasyonunda havaya saçarsanız atom bombasının 1000 (bin) katı etkisinde insan ölümüne sebebiyet verebilirsiniz. Bu durumu ciddiye alan ABD, olası bir saldırıya hazırlıksız yakalanmamak için aşı stoklarını gözden geçirir ve aşı üretimi için oluşturulan komisyonun başına Dr. Hendersen’i getirir. Yapılan inceleme sonucu 2 milyon adet olduğu sanılan aşı stoğu sadece 90 bin adet çıkar. Hızlı bir şekilde fon oluşturulup 220 milyon adet aşı üretilip stoklanır. Ayrıca olası her türlü biyolojik saldırıya karşı hazır bulunması için milyonlarca tıbbi malzemede stoklanır. ( Ama günümüzde bir tuhaflık yaşanıyor. Korona virüs salgınında binlerce insanı ölen ABD hükümeti stoklanan bu malzemeleri henüz ortaya çıkarıp kullanmamıştır.) Ülkeler, durumun ciddiyetinin farkına varıp dünya üzerindeki tüm numunelerin yok edilmesi için 1999 yılında toplanır. Fakat olası tehlikelere karşı hazırlıksız yakalanmak istemeyen ABD, Dünya Sağlık Örgütü’nden imhaların 2 yıl ertelenmesini ister. Fakat sonrasında gelişen 11 Eylül terör saldırısı dünyayı yeniden dizayn eder. Çünkü çiçek virüsünün terör gruplarının eline geçme ve biyolojik silah olarak kullanma durumu tüm planların yeniden şekillendirilmesine sebep olur. Hele ki yakın zamanda Kanada'daki Alberta Üniversitesi uzmanlarının laboratuvar ortamında yapay çiçek virüsü üretebildiklerini açıklaması dünyanın nasıl bir tehlikenin kucağında oturduğunu iyice tesciller. Çünkü laboratuvar ortamında çiçek virüsünü üretmenin maliyeti 300 bin ila 5 milyon dolar arasında değişebilmektedir. Bu ise El kaide, İşid ve benzeri terör örgütleri için hiç de imkansız rakamlar ve olanaklar değildir. Hatta çılgın bir lider bile dünyayı felakete sürükleyebilir. Bunun en iyi örneğini şu günlerde yaşıyoruz. Çin’de ortaya çıkan virüs bir anda dünyayı kasıp kavurdu. 200 binden fazla insanı öldürüp dünya ekonomisini felç etti. Son yirmi yılda yapılan ABD filmleri bir anda ortalığı cehenneme çevirecek salgın hastalık konularıyla dolu. Kitaplar, dergiler bu konuları işliyor. Tüm bunlar kanaatimce korona virüsününde masumane gelişmediğini fısıldıyor kulağıma. Bu virüsten ölmez de hayatta kalırsam yeni yazımda Korona’yı yazmak istiyorum. Şimdilik hoşçakalın. Sevgiyle kalın. Ve vicdanınıza emanet olun.

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube