DÜŞ KAPANI / 2.BÖLÜM - TUTSAK

En son güncellendiği tarih: May 6



Kader dediğimiz kavram tam olarak hayatımızın hangi evresinde başlardı emin değildim. Zira buna benzeyeceğini hiç tahmin etmemiştim. Bu sahiden benim kaderim miydi? Yoksa atlatmam gereken bir sınav mı? Belki ikisi de değildi. Ben ikisinin de olmadığına inanmak istiyordum. Kâbuslar gerçeğe dönebilirse insan neyin gerçek olduğunu kavrayamazdı. Tıpkı benim gibi.


Boğuluyormuşcasına derin bir nefes alarak doğruldum. Beynimin derinlerinde hızlı silüetler geçip kayboldu. Aman Allah’ım. O neydi öyle, bir an sahiden öldüm sandım. Vücudumu kontrol ederken kalbim hızla atıyordu. Birden kendimi tekrar yatağa bıraktım. Kolumu alnıma yaslarken bulanmış aklımı toparlamaya çalışıyordum. Hadi ama bu rüyaların bir sonu olması gerekiyordu. Resmen bir gün kâbuslarla ölen ilk insan olarak tarihe geçecektim. Öyle korkmuştum ki evin tavanı bile garip gelmeye başlamıştı. Oval gibi. Gözlerimi açıp kapasam da ovallik düzelmiyordu. Benim evin tavanı ne vakittir ovaldi yahu?


Ne olduğunu çözmeye çalışırken üzerimdeki ölü toprağını atmaya çalıştım. Ne ağır yorgan! Nefesim kesildi. Ağır yorgan, oval tavan… Mavi gökyüzü yok, cırtlak komşular yok… Hızla toparlanıp etrafıma bakarken pencerenin yanında tekli koltuğa oturmuş bir silüet takıldı gözüme, ileri geri sallanırken durdu.


“Günaydın!”

Bu silüet değildi. Hayır, bu magazin gündemini sarsacak canavarın kendisiydi. Dur bir dakika, bu herif niye benim evimde?


“Ne işin var burada?” dedim birden.

“Yanlış soru,” dedi. Haklıydı. Bir kez daha etrafıma baktım. Burası benim evim değildi.


Ben neredeydim?

“Ne işim var burada?” dedim soruyu düzelterek.

“Ne işin vardı çatıda?”

“Ne çatısı?” dedim anlamazlıktan gelerek. Ancak o büyük bir sabır ve sükunetle bana karşılık vermeye devam ediyordu. Bu durumun gidişatı sıkıcı olduğu kadar da merak konusuydu.


“Karşı otelin çatısı?” diye sordu.


“İki otel arasında ki mesafeyi ölçüyordum. Sen niye buna bu kadar sinirlendin ki?” derken lafı dolandırıp umursamaz bakışlarla yüzüne baktığımda gözlerini kıstı.


“Ölçebildin mi?”


Yüzüne bakarken dudaklarımı büzdüm ve tek kaşımı kaldırırken söyledim: “Bu böyle yıllarca sürer biliyorsun değil mi? Manganın cevapsız sorularını ikimize armağan etmemek için kendimi sıkıyorum şuanda.”


“Bana bu kadar soru sorabildiğin için şanslı hissetmelisin kendini.” dedi. “Sorduklarının yarısını soramadan göçüp gidenler tanıyorum. Senin de ayaklarında çimentoyla boğazın serin sularında kendini bulman an meselesi velet.”


“Göçmek!” diye mırıldanırken başımı çevirdim. Sırtımdan soğuk bir ürperti geçti. Bu herif hiç de şaka yaparmış gibi durmuyordu. Elimi kafama koyduğumda hiçbir şey

hissedemedim. Ne bir ağrı, ne sargı bezi, nede yara izi. Sadece kıyafetlerim yırtılmıştı.


Eğer dün geceki olay gerçekse neredeydi benim yaralarım?


“Öldüm mü ben?”

Gülecek miydi? Gülecek miydi sahiden? Yemin ediyorum eğer o dişlerini görürsem…

“Bu sorunu nasıl cevaplasam?” derken tek kaşını kaldırarak yaslandı ve tekrar bana baktı. “Ölmüş gibi mi duruyorsun?”

Ben öylece bakarken konuşamadım. Gözleri parlarken izlemiştim onu, dişleri uzarken ve kanımı dudaklarına sürerken. Onu dalgın dalgın izlediğimi fark etmiş olacak ki gülümser gibi oldu.

“Seni kurtardım. Bana borçlusun. Şimdi cevap ver. Çektiğin fotoğrafları herhangi birine yolladın mı?”

Ne diyordu bu be? Fırsat mı olmuştu? Kafamı iki yana sallarken ben, gözlerini bir kez daha kıstı o. Usulca koca yatağın üzerine çıkarak yavaş yavaş yanıma gelirken ben gözlerimi kocaman açtım ve olabilirmiş gibi iyice büzüldüm.


“ Önce beni öldürmeye çalışmanı var sayarsak çok da kurtarmış olmuyorsun.” dedim birden. Durdu. Yeşil gözleri florasan gibi parlamaya başladığında birden bağırdım.

Korkudan sıçrarken ne dediğim çok da önemli değildi ama: “Allaah! Ayaklar, ayakların da ters mi? Allah’ım sen yardım et...”

Gibi bir cümle kurmuş olabilirim. Çünkü kesinlikle bir rüyanın içinde değildim. Yataktan çıkarken düştüğümde kapıya doğru dört ayak emeklerken zorla ayağa kalktım. Tam kapının kolunu tutacakken bir rüzgâr esti. Bir anlık refleksle arkama baktığımda kimseyi göremedim. Hızla nefes alıp verirken kapıya dokunacaktım ki karşımda bir heyula gibi dikildiğini gördüm. Siyah gömleğinin düğmeleri açılmış, prüzsüz vücudu günahkâr bir tablo sergilerken ben başımı kaldırdım. Doğru. Erkeksi ve bebeksiliğin arasına sıkışmış kusursuz yüzüne bakanlar, ondan kolayca etkilenebilirlerdi. Lakin ben şu anda etkilenmenin yanından bile geçmiyordum. Uzun saçlarının tutamları sağ gözüne dökülürken gülümsedi. O anda dişleri sivrildiğinde aklım çıktı.


Bir kez daha bağırıp can havliyle pencerenin önüne koştum ve tekli koltuğun arkasına saklandım. Siktir! Şimdi her şey netleşiyordu. Bir yerde okumuştum. Canavar avına her daim güzel görünür, güvenilir olduğunu hissettirip en sonunda hamlesini yaparmış. Demek arabada ölmeme o yüzden izin vermemişti. Zombiler gibi ben acı çekerken yavaş yavaş yiyecekti beni. Fotoğrafını çektim diye intikam alacaktı. Aman Allah’ım bu yaşadığım gerçekti. S...r, av oldum!


“Abi n’olur bırak beni gideyim. Valla üflesen ölürüm şu an.” Hızla nefes alıp verirken elim ayağıma dolaştı. Hiç konuşmuyordu. Elleri arkasında, ne düşündüğünü çözemiyordum da. Çıplak ayaklarıyla bana doğru adımlarken ben kaçabileceğim yerleri hesaplamaya çalışıyordum. “Fotoğraf falan yok bende. Makine de kırılmıştır zaten.” diye son bir umut ikna etmeye çalışırken ben, o çok dinliyormuş gibi görünmüyordu. Koltuğun başını sıkı sıkı tutarken birden elime komodinin üzerindeki küçük şamdanı aldım. Vuracakmış gibi havaya kaldırıp “Yaklaşma, yaklaşma bak vallahi…” derken pencereden dışarıya baktım. Hava karanlıktı. Ay ışığı bile yoktu. “Bak, vallahi atarım kendimi aşağı...” diyerek pencereye koştum. Ama şansıma cam açılmıyordu. Birden pencerenin önünden kocaman bir şey uçtuğunda ne olduğunu anlayamadan irkilip kaçacaktım ki bir duvara çarptım. Hayır bu, bu duvar değildi. Bana doğru eğilirken dört dişi de uzadı. Ben bildiğim son duaları da içimden okurken gözlerimi kapadım. Eh, ben ne yapsam anlaşılan bu dört duvardan kurtulamayacaktım. Olmuşla ölmüşe çare yoktu.

“Tamam,” dedim yutkunurken. “Tamam, tek emelim zengin olmaktı. Anlaşılan olamadan öleceğim. Neyse bari hızlı olsun. Şey, ben ölünce, patronuma elimde hiçbir şey olmadığını söyle. Bir de ev sahibim Pervin abla var, her ayın birinde kirasını almaya gelir. Ona da kaçtığımı söyle. Biraz küfreder ama eşyalarımı satar çıkarır parasını. Zaten nasılsa beni hatırlayacak başka kimse yok. En azından ölürken acı çekmeyeyim.”

Gözlerim kapalı, dişlerimi sıkmış beklerken, aptallığıma söylenmeden edemedim. Niye kendim hakkında durduk yere bilgi veriyordum ki? Belki beni arayıp cesedimi falan bulurlardı. Sebepsiz ölmemiş olurdum. Tamam çok da takdir edilesi bir ölüm şekli değildi ama en azından televizyon programlarına malzeme olur, belki Müge Anlı bunların kim olduğunu ortaya çıkarırdı.

Beklerken gözlerimi açtım. Neden hiç bir şey olmamıştı. Başımı kaldırdığımda bana baktığını gördüm. Ben korkudan titrerken o gözlerini kıstı ve başını yavaşça sağa yatırdı.

“Sana, çok ve gereksiz konuştuğunu hiç söyleyen oldu mu?” diye sordu. Ben anlayamadım. Öylece bakarken, tek kaşını kaldırdı ve beni süzdü o. Sonra devam etti. “Bir de bir şey daha.” dedi. “Kafandakileri boşaltmadan bilmem gerek. Neden bir oğlan çocuğu gibi görünüyorsun?”

Haklıydı. Erkekler gibi kısa ama kıvırcık, sarı saçlarım, unisex bol kıyafetlerimle bazen oğlan çocuğundan ayırt edilemezdim. Belki silik bir tip olmayı kendim tercih etmiştim. Tanınmamayı… Bu uzun hikayeydi ve şu anda içimde mukayese edebileceğim bir konu da değildi. Omuzlarımı silktiğimde o anlayamamış gibi bir bakış attı.

“Senle konuşmak rüzgârla konuşmak gibiydi insan. Çok da önemli değil, şimdi unutma vakti.” derken kollarımı tuttu ve florasan gibi parlayan gözlerini gözlerime dikti. Birden hafif bir meltem esti ve deniz kokusu almaya başladım. Işığa baktıkça gerildim. Aklımda ne varsa bir an için durdu. Düşünemiyordum. O parlak yeşillerin içine çekiliyordum adeta.

“24 Mart’ta, sen hiç çatıya çıkmadın. Beni görmedin, fotoğraflarımı çekmedin. O gece bir kaza geçirdin. Kazadan önce bir telefon konuşması yapıyordun her şey bir anda oldu. Bundan önce nasılsa yine hayatına öyle devam edeceksin.”


Kafamda bir baskı hissediyordum, sesi yumuşak bir tonda emir veriyordu. Göz kapaklarım titreşti ama sonra kendime geldim. Titrerken başımı salladım.


“Ta, tamam öyle oldu. Bende onu diyorum. Öyle yapacağım. Söz, kimseye bahsetmem senden.”


Birden uğultu kesildi. Deniz kokusu gitti ve rüzgâr dindi. Karşımdaki adamın gözlerindeki ışık kayboldu. Bir adım geri attığında şaşkın bir ifadeyle dikkatle beni incelemeye başladı. Ben öylece bakarken mırıldandı.


“Sen de kimsin böyle?”

Canavarın sorusu beynimde yankılanırken, ne demeye çalıştığını algılayamadım içimde kötü bir his vardı. Zira kısa bir sürenin sonunda her şey karanlığa karışmıştı.

Editör: Burçin Kahraman

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube