© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

BU DEVİRDE ÇOCUK BÜYÜTMEKTE NE VAR?



Eğer genç-yetişkin sayılacak yaşa geldiyseniz, kadınsanız okul, erkekseniz askerlik bitmişse, her ortamda mutlaka sorulacak soru “Düğün ne zaman?”dır. Henüz sevgiliniz olmasa da sorun değil, o soru sorulacak ve katılmak zorunda kaldığınız her düğünde “Haydi artık, sıra sende,” denecektir. Hiç kaçarınız yok. Evlenecek kurbanı nereden bulursunuz, mobilyası, beyaz eşyası derken evi nasıl düzersiniz o sizin bileceğiniz iş. Ama çevreyi mutlu etmek istiyorsanız illa ki evleneceksiniz.


Uzun nişanlılık iyi değildir derler eskiler ama nikahı kıyıp parmağınıza alyansı geçirmekle rahatlayamazsınız. Bu sefer daha ilk evlilik yıl dönümünüzü görmeden “Bebek yok mu?” soruları başlayacaktır. Kimseyi daha erken olduğuna, henüz vakit gelmediğine, çocuk istemediğinize yahut maddi durumunuzun uygun olmadığına ikna etmeniz mümkün değildir. O yüzden nefesinizi boşa harcamayın. Şahsi tavsiyem, “Aslında çok istiyoruz, doktor doktor gezdik ama bebek sahibi olmamız imkânsız, ikimiz de kısırız,” demeniz. Hem senaryoyu yazarken eğlenirsiniz hem de yarın öbür bebek haberi verirseniz herkes üç katı sevinecektir. Diğer bir tavsiyem de kimsenin gazına gelmemeniz gerektiğidir. Velhasıl çocuk da çocuk diye baskı yapanlar, bebeği sizin yerinize dokuz ay taşımayacak, envai çeşit tahlil ve hatta amniyosentez yaptırmayacak, doğurmayacak, geceleri uykusuz kalmayacak, doktor kontrolü, aşı, d vitamini, demir vs. takibi ile uğraşmayacak, formül süt, bebek bezi, sürekli küçülen kıyafetlerin masrafıyla ay sonunu getireceğim diye ter dökmeyecektir. Yapacağı en büyük yardım anne tuvalete girdiğinde bebeği on dakika oyalamak olacaktır. O da zaten “Aaaa sen mama mı veriyorsun?”, “İnce giydirmişsin, üşür bu çocuk”, “Bu ilaçları bırak, falanca bitkinin çayını demleyip sonra üç gün bekletirsen bebeğin kalsiyum ihtiyacını karşılıyormuş”, “Sen niye patik giymedin, bebeğin gazı olur”, “Kaşınan dişlerine jel sürme, bebek gerizekalı oluyormuş”, “Sütün yetmiyor mu acaba, bu çocuk niye ağlıyor?”, “Sen bunu çok kucağa alıştırmışsın”, “Ben üç tane büyüttüm, hiç böyle şeyler vermedim,” türü bunaltmaların ardından kıymetini yitirecektir. Gerçek anlamda yardım edebilecek kişi sayısı sınırlıdır, onlar seçimlerinize saygı duyduğundan zaten çocuk konusunda bunaltmazlar. Mesela ben en büyük desteği teyzemden gördüm. “Sen doğur, sevmezsen bana verirsin, ben bakarım,” diye teminat vermişti. Hatta doğum sonrası hastaneden çıkarken “Hangimiz alıyoruz şimdi, sen mi ben mi?” sorusuyla ne kadar ciddi olduğunu bir kez daha ispatlamıştı. Şimdi düşünüyorum da kesin benden daha iyi bakardı.


Yaşınız kemale erdi mi? Okul ve askerlik bitti mi? İş bulundu mu? Eş bulundu mu? Çocuk yapıldı mı? Peki ikinci çocuk yapıldı mı? Mutlaka yapılacak. Kardeşsiz olmaz! Önceki paragrafta belirttiğim durum ikinci çocukta da geçerlidir. Sanki maddi ve manevi ihtiyaçlarını üstelenecekmiş gibi baskı yapanlar sizi her kıstırdığında kulaklarınız şişene kadar nasihat edecektir. Ben kırka geldim, artık yaşım geçti bahanesiyle yırtarım diyordum, “Kırk beşe kadar yolu var,” diyorlar. Sonraki ilk saldırıda tüplerimi bağlattım yalanını atacağım. İşe yararsa bildiririm. Her neyse, ikinci çocuk yapıldı mı? O da tamam. Artık rahata ereceğinizi sanıyorsunuz ama yanılıyorsunuz. Bu kez çevrenizdeki insanların yeni taktiklerine hazır olmalısınız. Bilmelisiniz ki evren sizi delirtmek istiyor. Eğer ebeveyn olmak sizi zorluyorsa bunu asla belli etmemeli, fikir almak için dahi ‘büyüklerinize’ anlatmamalısınız. Çünkü baby boomer denilen 2. Dünya Savaşı sonrasında doğan ve X Kuşağı denilen 1960 sonrası (bazı kaynaklara göre 1965) doğanların en sevdiği şey yeni neslin ne kadar şanslı olduğunu söylemek. Onların zamanında bezler elde yıkanırmış, formül sütler yokmuş, hazır giyim az ve pahalı olduğundan her şey evde dikilir/örülürmüş, oyuncaklar çok kıymetliymiş vesaire vesaire. Birkaç kez laf anlatmayı deneyip başaramadığımdan bu çabadan vazgeçeli çok oluyor. Beceriksiz olduğumu varsayıp yaşıtlarımın tepkilerine baktığımda onların da benzer durumları yaşadığını gördüm.


Y kuşağı anneler ve babalar, bir önceki kuşağa laf anlatamıyor. Ebeveynlik yüz yıl önce, elli yıl önce, yirmi yıl önce ne kadar zorsa, bugün de o kadar zor. Belki hem hijyenik hem pratik olduğu için hazır bezlerin sefasını sürüyoruz, bir yere giderken çantamıza kavanoz maması atıp çıkıyoruz, çok ucuza bebeklerimizi tepeden tırnağa donatabiliyoruz ama biz de farklı türden zorluklar yaşıyoruz. Sokağa salamadığımız için enerjisini bir türlü atamayan çocuklarımızın agresifliğiyle boğuşuyoruz. Evdeki oyuncaklar ne kadar çok olsa da uzun saatler çalışmak zorunda olduğumuzdan çocuklarımız oyun oynamayı öğrenemiyor, komşuluk azaldığından çocuklarımız anaokuluna başlayana kadar toplumdan izole büyüyor, aylarca akranlarına alıştırmaya uğraşıyoruz. Çocukların yaşı büyüdükçe ekranlara bağımlılık, daha da büyüdüğünde sanal zorbalıkla karşılaşıyoruz. Çözüm öyle “Çocuklar günde en fazla yarım saat tv/tablet/telefonla vakit geçirmeli,” demekle olmuyor. Günün 10-12 saati işte oluyoruz, kendi evimizde olan biteni denetleyemiyoruz. Üstelik artık her şey dijital. Her şey bir tık ötede. Çocuklarımızı bilgisayardan uzak tutmak, toplumdan uzaklaşması demek bir yerde. Sonra ne oluyor, baby boomerlar çıkıp “Yeni nesil çocuk yetiştirmeyi beceremedi,” diye ahkâm kesiyor.

Y kuşağı çocuk yetiştirmeyi beceremedi, haklısınız. Ama Y kuşağını kim yetiştirdi? Ormanda maymunlar tarafından mı yetiştirildik? Şu an beğenmediğiniz kişiler sizin torunlarınız. Yani onları sizin çocuklarınız yetiştirdi. Demek ki sorun sizden başlıyor. Siz, evlatlarınızı yetiştirirken bir yerde hata yapmışsınız ki onlar da kendi çocuklarına katlayarak geçirmiş.


Aslına bakarsanız ben baby boomer kuşağına çok pis gıcık oluyorum. Dünyanın kaymağını bunlar yedi. Şöyle bir düşünün, etrafınızdaki 1950 sonrası doğanları. Evde sadece baba çalışırdı, o da genelde gençliğinde girdiği işte emekli olana kadar çalışırdı. Tek maaşla ev sahibi olunur, sonra araba ile devam edilirdi. Emekli ikramiyesiyle de yazlık ya da memlekette ikinci ev alınırdı. Emekli maaşları da epey yüksek olurdu. Şimdi bu kuşak gelmiş, bugünün genç ebeveynlerini “dikiş tutturamamak” ya da “para tutmayı bilmemek” ile suçluyor. Günümüzde lükse düşkünlüğün fazla olduğu aşikâr ama sorarım size, hangi parayı tutacağız? Okulu bitirdik, iş bulamadık. İş bulduk hakkımızı alamadık, İş bulduk, hakkımızı aldık bu kez ekonomi vurdu, işsiz kaldık. Neye güvenip evler, arabalar alalım? Asgari ücretten biraz fazla maaş alan kendini şanslı sayıyor, siz köpeği bağlasanız durmayacak evlere fahiş fiyatlar istenirken çocuklarınızı “Ev almadın,” diye daraltıyorsunuz. Emekli ikramiyesi diyenlereyse gülüp geçiyorum, Y kuşağı altmışında emekli olacak, o da şanslıysa. Hangi özel kurum altmış yaşında personel çalıştırır? Emeklilik gün sayımız dolacak, ama yaşımız gelmediği için evde açlıktan ölmeyi bekleyeceğiz gidişata göre. Zaten çoğumuz köleden bir kademe üstte olacak şekilde çalışıyoruz. Haftalarca izin kullanmadan günde 13 saat çalışan insanlar var. Emekliliği görecek kadar yaşayacak mıyız, orası bile şüpheli.


Yani demem o ki Y kuşağı zaten boğazına kadar pisliğe batmış durumda. Oturduğunuz yerden gençlik şöyle böyle diye dedikodu yapacağınıza, zamanında çocuk yapması için psikolojik şiddet uyguladığınız insanlara anlayış gösterin. Arada bir gidin iki-üç saat bebelere falan bakın, torunlarınızla oynayın, insanlar nefes alsın. Hem size de iyi gelir, tansiyona, kolestrole, diyabete; her derde deva.