BOŞ UMUTLAR


Anlamı kalmadı artık bir kısım insanın gözünde hiçbir şeyin. Yeter diye bağırası var, sesi çıkmıyor. Bir yerlerde bir şeyler yolunda gidiyor olabilir mi? Öyle bir cennet varsa eğer, hangi koşulu eksik bıraktı da alınmadı bazı insanlar içeri? Bu karanlık ve bu kâbus neden? İnsanların İçinde bir yerler alev alev. Ateşi yükseldi bazı insanların, havale geçiriyor yürekleri. Paramparça zihinleri ve bunca şey karşısında çaresizlik içinde elleri. Her insan bir çıkar peşinde, her kurum menfaat ve para peşinde. Kimileriyse olduğu yerde kürek çekip duran bir gariban gibi çaresiz ve terkedilmiş. Teknesinin çoktan karaya oturduğunun bile farkında değil çoğu. Sürekli çalışıp boş kalan ellerinin hıncı düşüyor onların payına. Yakında kendi elleri kendi boğazlarını sıkıverecekmiş gibi. Herkesin deli olduğu köyde akıllının deli sayılması gibi bir şey onların durumu. Her imdat isteyene gönüllü koşarken bir defa bile hak etmiyor mu bu insanlar da elinden tutulmayı, yardım edilmeyi? Her çemberin dışında kalmak onların kaderi mi yani? Böyle mi yani dünya düzeni? Bu mudur insanların hayatta kalmaktan anladığı? Oysa insanoğlu hayatta kalma endişesini alt edeli o kadar çok oldu ki. Sadece yaşamak gerekirken bu neyin hırsı? Neyin gereği ki bu katılaşmış kalpler? Vicdan yastığında uyumak ta mı kolaylaştı uyku hapları sayesinde? Nedir bu yaşamadan ölme hissi?


İçimizdeki güzellere sırtımızı dönerek dışımızdaki şeyleri kafamıza göre yorumlayıp hayatımıza katma çabamız nedir ki? Herkes Herkül olup kahramanlığa soyunmuşken sanki bazıları hep kazanamayacağı kavgalar içinde Don Kişot olma peşindeymiş gibi. Elleri dolu çıktığı tüm yollardan boş ellerle dönmenin hayal kırıklıklarından köprüler inşa etti gönlüne bazı insanlar. Zihinlerindeki değer karmaşasının sebebi olan bunca varlık(!) insan ise eğer, insan olmayı da reddediyor bu zulüm görenler. Bu kadar mı anlaşılmaz, bu kadar mı maskeler ardına gizlenmiş ve korkak olunur, bu kadar mı boş yaşanır? Ateşi, yazıyı, kıtaları, atomu ve parayı bu nedenle mi keşfetti yani insanoğlu? Belki de Tanrı’nın defolu üretimidir insanoğlu. Bu yüzden cennet ve cehennem diyerek yönetmeye çalışıyordur onları. Her şey yolunda ve doğru olsaydı ne gerek olurdu ki bir rüya ya da kâbus vaadine? Her şey baştan sona hatalı. Her şey yanlış. Herkes yalancı ve güvenilmez.

Suçlamaksa suçluyor, kızmaksa kızıyor, nefretse ediyor bu dışlanmış insanlar her şeyden. Bu kadar vurdumduymaz, bu kadar bencil, bu kadar egoist ve sadist olan insanı ve onun kurduğu uygarlığı sevmekse gereken ben bunu reddediyordu onlar. Hızla geçen zamana, hâl bilmez insana, inadına dönen dünyaya, bitmeyen yalnızlığa isyanı vardı. Kimseden anlamasını da beklemiyordu aslında. Madem anlayacaklardı ya da anlamak için çaba harcayacaklardı, şimdiye kadar neredeydi akılları? Geç gelen yağmur kadar anlamsızdı bu geç gelen deva. Ortalık yemyeşil ve cıvıl cıvıl iken değil de en ufacık otlar bile kuruduktan sonra gelen yağmur sadece çamur yapardı. İnsanın çamuru da ancak baş ağrıtırdı. Kalsın olduğu yerde, istemiyor bunu o insanlar. Ömrünün yarısı geçmişken bundan sonra onlar, kendi soruları ve olmayan cevaplarıyla birlikte alt üst olmuş içi dışı bir şekilde yaşardı artık. Geç gelen zafere isyanı vardı. Olmaz olsundu içindeki umut tükendikten sonra gelen adalet. Eşitlik eski bir masaldı. Hep güçlü ve sengin olanın kazandığı, hırsların ve egoların insanları harcadığı bu dünyaya isyanı vardı.


Biliyor muydu insanda açtığı yaraları zaman? Ne kadar acımasız olduğunun farkında mıydı hayat? Onun korkularını anlayabiliyor muydu yalnızlık? Neden sevilmediğini biliyor muydu kibir? Neden ona bu kadar tutkuyla bağlanıldığımın farkına varmış mıydı vefa? Ve sevgi biliyor muydu ona neden sürekli aç olunduğunu? Daha duygularıyla bile kavga dövüş etmeden kendimi anlayamıyor ve anlatamıyorsa diğer insanlarla nasıl iletişim kuracaktı ki çemberin dışında kalanlar? Korkmaması gerekti, biliyordu ama buna mâni olacak gücü içinde bir türlü bulamıyordu. Yüreğine çöken karanlık, içindeki bütün renkleri alıp götürmüştü ondan. Siyahtan griye kadardı artık renkleri.


Peki ya zihnine çöken karabasana ne demeliydi? Ya ruhuna çöken kaosa? Hem içten hem de dıştan hem ruhen hem de bedenen işgal altındaydı sanki. Kazan kaldıran Yeniçeriler gibi ne kalbi dinliyordu onu ne de aklı. Zihninde her şey bulanıktı. Ruhuysa sisler altındaydı. Onu insan yapan hiçbir mecrada önünü göremiyordu. Ona çıkan tüm sokaklar köstebek yuvası gibi kazılmış, kendine gidecek yol bulamıyordu. Kendine ulaşamayan birinin insanlara ulaşabilmeyi umması garip değil mi? İnsanda, ondan başka herkese ve her yere yol var, bir tek kendine gidilemiyor o yollardan. Anlayamıyor, hissedemiyor, yaşayamıyor sanki. Fotosentez yapan bitkiler gibi sadece programlandığı şeyi yapıyor: nefes alıyor. Sağ elimdeki yara bandını sol elime yapıştıramıyor. Alt üst edilmiş pazar tezgâhları gibi kafasının içi. Birbirinden bağımsız fikirleri ardı ardına ekleyip akıl yürütemez halde. Sayısız duygunun içinde hangisini yaşadığının ayırdına varamıyor. Sanki birileri onu mikserle çırpmış gibi. Onunu bunundan ayıramıyor. Kek hamuru misali; ruhu aklına, aklı kalbine ve kalbi de ona işlemiş. Her şeyi birbirinden ayırıp yerli yerine koyarak yola devam etmek istiyor ama beceremiyor, yeniden başlayamıyor hiçbir şeye.


Tam yemyeşil ovalarda ulu ağaçlar, ağaçlarında cıvıldayan kuşlarla rengarenk kelebekler hayal edecek oluyor, işte o an birdenbire kesiliyor düşlerinin elektriği. Çölden de kurak koyu bir karanlıkta tek başına buluyor kendini. Baksa görmüyor, bağırsa duymuyor. O, kendinde kayboluyor. “İptal et” diyor garsona hayalleri. Puslu zihninde kasırgalar kopuyor. Uykuya sığınmak istiyor. Bu defa da kabuslar esir alıyorlar onu. Sıyrılmak istiyor, olmuyor. Kımıl kımıl göz kapaklarını açıp onu kurtarması için beynini ikna edemiyor. Ondaki her şey ona karşı gibi. Kendisinin kurduğu bir eziyet kampında kendisi tarafından kendisine işkence edilmesini izliyor gibi çaresizce. Sanki kendini dışarıdan izleyen bir ‘üst ben’ gibi yani. Kendini, kendi dışımdan izliyor, müdahale edemiyor. Çıkar ve egolarla çevrili dünyada yavaş yavaş yitiyor sahip olduğu her şey. Bu bir kısım insan, yok sayılmayı hazmedemiyor. Var kabul edilmek için de kötüleşemiyor. Tam bir çıkmaz sokağa hapsedilmiş gibi.


Ruhunun parçalanışını takip etmişti aklının dağılışı. Yüreği kırık döküktü ve zihninde depremler oluyordu. Öyle dağılmışlardı ki, hangi parça nerenin diye karar veremiyordu. Milyonlarca parçası olan bir yapboz misali kendini toparlamaya çalışıyordu. Onu alt eden yine kendisiyken nasıl olacak da toparlanıp canlanacaktı ki? Sürekli güvenip aldanan kendisiyken hangi mazeretle kendinden af dileyecekti? Yürüme bilmeyen çocuklar gibi sürekli tökezliyordu. Görme duyusundan yoksun gibi el yordamıyla yolunu bulmaya çalışıyordu. Duyma yetisinden bihaber gibi çevresini anlamakta zorlanıyordu. Ve konuşmayı hiç öğrenmemiş gibi sözcükleri sese dökemiyordu. Kendini hiçbir duyusu aracılığıyla, ruhuyla ya da aklıyla tarif edemiyordu.


Karanlık, soğuk ve ıssız bir gece gibiydi çölde. Buram buram tek başınalık kokuyordu. Bavulumda nereye koyacağını bilmediği ama bir türlü geride de bırakamadığı parçalar taşıyordu kendinden. Yol iz bilmeden sürekli yol alıyordu. Çığlık çığlığa bir yalnızlığın içinde boğazına kadar saplandığı çaresizlik bataklığında kendinden umudumu çoktan kesmişti. Boş umutlar biriktirmiyordu artık. Yalnız geldiği dünyadan yine yalnız gidecekti zamanı geldiğinde. Aradaki zamanı da yalnız tüketiyordu. En azından olmadığı biri gibi davranmıyor, çıkara ya da paraya yüzünü dönmüyor, onurunu olur olmaz şeylere satmıyordu. Çıkarın çevrelediği bu dünyadan eziyet ve işkencelerle dolu bir hayat yaşayıp kendinden ödün vermeden çekip gidecekti işte. Hayıflandığı tek şey; kötülerin hakimiyetine girmiş olan dünyanın umutla değil de çıkarla dönüyor olduğunu kendisinin de kabul etmiş olmasıydı. Umutlar mı? Artık onlara yer yoktu dünyada. Kurulmasının anlamı kalmamıştı. Adı üstündeydi işte; boş umutlar!


Kasım 2018



© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube