BİR ANNELİK HİKAYESİ


Kimilerine göre Cennet onların ayaklarının altında, kimilerine göre ilahi bir mertebe, kimilerine göre ise “Köpekler bile doğuruyor.” … Ya size göre nedir annelik? Doğuran mı yoksa büyüten mi daha çok annedir? Peki, nasıl anne olunur? Siz bunları düşünedururken ben size kendi anne olma hikâyemden bahsedeyim. Oldum olası çocukları hep sevdim, onlarla aram hep iyidir. Onları oyalamayı iyi bilirim. Bunu gören çevremden şu sesler yükselirdi “Güzel annelik yapacak bu.” Büyüdüm ve evlendim. İlk hamileliğim bizde biraz şok etkisi yaratmıştı. Şiddetli karın ağrısı şikâyeti ile gittik doktora ve doktorun ilk muayene bulgusu kist oluşumuydu. Tahlil sonuçlarını gördüğünde ise “Aaa sen hamileymişsin.” deyip bizi çeşitli duygular içine sürüklemişti. İlk şoku atlattıktan sonra doktora sorduk ve seyahat engelimiz olmadığını öğrenince düğün ertesi gidemediğimiz balayı tatiline çıktık. Tatil dönüşü rutin kontrolde öğrendik ki benim sürpriz embriyom hiçbir gelişim göstermemiş ve kanımı zehirlemek üzere. Sürpriz embriyom ve sürpriz gidişi… Ne olduğunu anlayamadan olmuş bitmişti her şey. Bir an vardı ve bir anda yoktu. Gerekli tedaviler ve önlemlerin arkasından bir yıl geçmişti. Bu kez hazır ve planlı olarak düşündük aile olmayı. Her şey normal sürecinde ve sağlıkla ilerlerken ikinci bebeğim de 12. haftasında terk etmişti bizi. İlkinde duyamadığım kalp atışlarını duymuştum. Hissetmediğim bulantıları hissetmiştim. O annelik duygusu yavaştan içime işlerken birden alt üst olmuştu yine hayat. Arka arkaya yaşanan talihsiz kayıplar sonucu uzun bir araştırma sürecine girdik. Tahliller, muayeneler, farklı doktor arayışları, hepsinden farklı görüşler ve elde var büyük bir kafa karışıklığı. Çok şükür ki gerekli görülen bütün tahlil sonuçları temiz çıkmıştı. Fakat içimde dolduramadığım büyük bir boşluk ve baş edemediğim bir stres vardı. Evliliğimizin 3. Yılını doldurmuşuz. Kırsal kesimde oturuyor olmanın da etkisi ile her yerden soru bombardımanına tutuluyor olmamız cabası. -Çocuk düşünüyor musunuz? -Düşük yapmışsın doğru mu? Nasıl olmuş? Neden olmuş? -Sorun kimdeymiş? Eşimde mi yoksa bende miymiş? Ve ardından başkalarının başına gelen, yaşanmış olduğu bilinen olumlu-olumsuz hikâyeler anlatılmaya başlanıyor. 8 düşük yapanlar, 15 sene çocuğu olmayanlar, tüp bebek, aşılama, çeşitli doktor tavsiyeleri… Hanemiz içinde ise olaylar daha da karışmaya başlamıştı. Belki yaşadığım stres kaynaklı belki de gerçekten manevi ve kozmik bir boyutu vardı bilmiyorum ama geceleri uyur uyanık yaşadığım bazı sorunlar ve olaylar sonucu hoca çağırmıştık eve. Okunmuş sular içip okunmuş sularla yıkanmıştık. Hacdan gelen malzemeleri veriyordu konu komşu, onları kullanıyorduk. Dualı ekmekler, pirinçler, şekerler… Bir yandan devam eden doktor kontrolleri… Her şey temiz. Sağlıklıyım ama hamile kalamıyorum. “Yumurtalıklarına destek için ilaca başlayalım.” diye önermişti doktorum. “İlaç işe yararsa ikiz olma ihtimali var.” İçimde büyük umutlarla başlıyoruz başlamasına ama birkaç ay sonra bende yan etki yapmaya başlamıştı ilaç. Adet gecikmesi ve düzensizliği… İlacın yan etkisinden habersiz ben her seferinde hamileyim sanıyordum ve her seferinde elim boş geri dönüyordum. Bu süreci yaşayanlar ve İlacı kullananlar az çok bilir. İlaç beş gün kullanılır, çatlatma iğnesi vurulur. Sonra oluşan yumurtaların ölçümü yapılır. Doktor tarih verir vs… Yine ilaç kullanımı sonrası ölçüm için doktoruma gitmiştim ama odasında yoktu. Acil işi çıkmış. O an ordaki sekreterin tavsiyesi üzerine başka bir doktora göründüm. Geri dönemem çünkü hem köyden geliyorum hem o gün ölçüm yapılması hem de kansızlık için hemoglobin bakılması gerekiyordu. O günün akşamında, her ay olduğu gibi yine ağlayarak eve geldiğimi gören eşimden yemiştim ikinci darbeyi. “Yeter!” diye bağırmıştı bana. “Seni her seferinde böyle göreceksem ben çocuk sahibi olmak istemiyorum.” Ama ben istiyorum. Anne olmak istiyorum. Çevremdeki baskıdan bıkmıştım. Sorulardan bıkmıştım. Hatta öyle bir hale gelmiştim ki hamile birini duyduğumda içimden “Düşer o bebek.” diye geçiriyordum. Benim bebeklerim düştü ya… Başka birinin güzel haberini duymak da ağır geliyor. Fazla bencil, aşırı vahşice… Zaman geçiyor. Yaşananlar ağır geliyor. Toparlanmam lazımdı. O an her şeyi bırakmaya karar vermiştim: ilaçları, tahlilleri, her şeyi, herkesi… İnsanın bazı şeyleri kendi kendine tedavi edebileceğine inanmışımdır her zaman. Ramazan ayı gelmişti. Ben de o yıl içime kapanıp “Özüne dön.” demiştim kendime. “Sen bu değilsin.” O ay, kendim ve anne olmak için uğraşan tanıdığım kaç kişi varsa her gün dua ettim. Hiçbir ibadetimi aksatmadım. Ramazan ayının bitmesine yakın, dua ettiğim herkesin güzel haberini almaya başladım tek tek. Bir sınav daha geçiriyordum sanki. Mutlu oluyordum onlar için ama içim buruk devam ediyorum dualarıma. “Hayırlı zamanında bize de nasip Allahım.” Evliliğimizin dördüncü yılında, aşırı yağışlı bir günde eşimden gizli gitmiştim doktora. Ve… Ultrasonda bir minik nokta… Yine ağlayarak döndüm eve ama bu kez mutluluktan. İçim içime sığmıyordu bir yandan bir yandan da korkuyordum ya yine aynı şeyler olursa. Eşim işten gelince o müjdeli kağıdı koyuyorum avucuna usulca. Ağlıyoruz, sarılıyoruz. Sonrası biraz daha meşakkatli bir süreç... Tahliller ne kadar temiz çıksa da yaşadığım iki kaybın sebebi bulunamadığı için önlem olarak kan sulandırıcı iğneye başlanması gerektiğini söylüyor görüştüğümüz doktorlar. “Pıhtılaşma yok ama gebelik anında bebeği besleyen damarlarda tıkanıklık oluşuyor olabilir ve bunun sonucunda bebek gelişemeyip kalbi duruyor olabilir.” Bu ihtimal üzerine her gün 1 adet minicik bir iğne vuruyordum kendime. Aradan çok geçmedi ki bir akşam aniden kan boşaldı benden. Eşime nasıl seslendiysem artık, o anki yüz ifadesi asla gitmiyor gözümün önünden. Hani şimdilerde moda oldu ya “Suyum geldi.” şakası yapıyor kadınlar, eşlerine. Ben eşimin o anki halini gördüğüm için asla göze alamam böyle bir şeyi eğlence haline getirmeyi. Bizde her şey biraz buruktu çünkü. Kanama sonrası 2 gün hastanede kaldım ve bir süre de iğneye ara verildi. Gebeliğim ilerledikçe her sabah bulantılarımı kontrol etmek oluyordu ilk işim. Çünkü bulantının kesilmesi demek, bebeğin kalp atışlarının durmuş olması demekti benim için. Çok şükür başka bir sorun olmadan gebeliğin son haftalarına gelmiştik. Doğum yakındı ama hiç bebek kıyafeti almamıştık. Elimiz varmamıştı. “Çanta hazır mı?” diye soruyordu bu kez etraftakiler ama ona da elim varmıyordu. Doğuma yakın, doktor takibi ile iğneyi bırakmıştım. 37 hafta dolduğunda ise çantamıı hazırladım. “Gerisi Allah Kerim.” derken hafiften sancılarım başlamıştı. Çevremdeki tecrübeli annelere sormak istiyordum süreç nasıl ilerleyecek diye ama maşallah yine herkeste farklı bir hikâye çıkıyordu. Kimse benim kadar kilo almamış, kimsenin çocuğu 3.500 kilogramdan aşağı doğmamış. Nasıl bir baskıysa artık, ben de takılıp kalmışım kiloya. Ya zayıf doğarsa ya sütüm yaramazsa… Sanki başka sorun yoktu kafaya takacak. 5 günlük sancı ve her gece acil kapısından geri dönüşün sonunda gece 2’de dünyaya geldi oğlum. Doğuyor doğmasına ama nerde bu büyük sihir? Nerde o ışık? Acı var acı. Çok acıyor. O acının içinde sağlıklı mı, diye sormuyorum da “Kaç kilo doğdu?” diyorum. Doğumda yanımda olan hemşire kuzenim bebeğimi getiriyor ama görmek istemiyorum o an. Götür diyorum, çok acıyor. Yeter bırakın ben gitmek istiyorum. Tüm bu kesik kesik hatırladığım anlar tam 40 gün yerden yere vuruyor beni. -Ne biçim anneyim ben? Kendi acısını bebeğinden önde tutan anne mi olur? Ah üstüne bir de kilosunu sordum. Hâlbuki nefessiz doğmuştu. Ağlatana kadar uğraşmışlardı. Yok, ben olamadım anne. +Hem neden uyumuyor bu bebek. Canım yanıyor. Yorgunum ben. Ne zaman iyileşecek bu dikişler. Daha oturduğum yerden kalkıp çocuğumu kendim alamıyorum bile. Kimseye derdimi diyemediğim, yapayalnız kaldığım lohusalık buhranları içinde tam kırkımız çıkmış, toparlanayım, diyorum bu kez de hırıltısı var diye hastaneye yatış verdi çocuk doktoru. -Yok, olamadım ben anne. Anne olmuş olsaydım böyle olmazdı. Bakamadım, ben bu çocuğa… Çok şükür ki yine içimdeki gücü çıkarabildim ve toparlandım. Çok şükür ki emzirebildim. Memeye aşırı düşkün olsa da uyumlu bir bebekti oğlum. Konuşmaya –erken başlamıştı. İlk kelimesi baba olmuştu. Hatta o yaz onunla ilgilenen küçük kuzenimin ismini bile söylemişti ama bir türlü anne demiyordu. Her ay fotoğrafını çekip geliştirdiği yeteneklerini yazıyordum deftere. 9. ayını doldurduğu gün de fotoğrafını çektim ve işte o meşhur ışıltıyı o gün hissetmiştim ben. Tombik ellerini yanağıma dayayıp gözlerimin içine bakarak “ANNE!” demişti. İşte ben o an, Katman katman oldum. Katlandım. Tüm karışıklıkları unutup içimde ki anneyi uyandırdım. Sonraları yine zorlandım. Hastalandığı zamanlarda başında uykusuz kalırken, emmeyi bıraktırırken, tuvalet eğitimindeyken, var olan bebeğime bir kardeş dünyaya getirirken, aralarında 2 yaş fark olan 2 bebeğe aynı anda yetmeye çalışırken, ikisi aynı anda hastalandığında iki kat yorgunluk yaşıyorken, onları birbirine alıştırırken, kahvemi beşinci kez soğutup lavaboya dökerken ve yemeklerimi genellikle ayakta atıştırmak zorunda kalıyorken… Kimi zaman yılmadım, değil. Yıkıldım. Onlar büyüdükçe bazen daha fazla carladım. Yetemez hissettikçe daha çok kızdım. En çok kendime kızdım. -Ne acelen vardı, arka arkaya çocuk yaptın. Anne olmak senin neyine be kızım… Hatta bazen şöyle düşündüğüm zamanlar oldu: Gerçekten anne olmayı istedim mi? Yoksa çocukken bana sürekli “Bundan iyi anne olur.” dedikleri için mi öyle düşündüm. Gerçekten bunlar benim hislerim mi? İyi anne gerçekten kimdir? Nasıl olunur? Zaman geçtikçe ve çocuklar büyüdükçe bende büyüdüm. Hâlâ büyüyorum ve gelişiyorum onlarla birlikte. Büyüdükçe sisler dağılıyor ve netleşiyor. Emin olduğum bir şey var. Doğurmakla anne olunmuyor. Gerçekten hissetmiyorsanız büyütmekle de anne olunmuyor. Bana göre tüm duygular, yetenekler ve özellikler programlanmış olarak dünyaya geliyoruz. Hepsinin tohumu içimizde doğuştan var. Fakat o duyguları bastırmak, geliştirmek ya da aktifleştirmek, hepsi bir tercih meselesi. Bulunduğumuz ortam, hayat şartları, imkânlar… Hangi duyguları geliştirip hangisini yok sayacağımızı etkileyen faktörler bunlar. Anneliği en çok yaralayan konulardan biri de kültürümüzde ki “annelik” anlayışı. İşine öyle gelen bir kısım var mesela. Tüm yükü annelik üzerinden kadının sırtına bindiren… Çoğu kadın bu yüzden soğumuyor mu annelikten? Ben, örgün eğitimde de okumadım üniversiteyi. Ailemin maddi durumu el vermedi o zamanlar. 4 yıllık olmazsa gönderemeyiz, dediler. Öyle olunca açık öğretimden başladım. Notlarım gayet iyiyken ve son sınıfa gelmişken de evlendim. Sonrası zaten sağlık sorunları araya girince de pes edip bıraktım. Şimdi düşünüyorum. Şartlar daha farklı olsaydı erken evlenmezdim sanırım. Anne olmaya bu kadar takmazdım ve önceliğim hayalimdeki o mistik ülkelere olan merakımı gidermek olurdu. Belki de hayat bambaşka yerlere sürüklerdi beni. Bunu bilemem. Ama bunları düşünerek de vakit kaybedemem. Hayatın savurup getirdiği şu nokta da ben, içimdeki anne ile yola devam etmek istiyorum. O anneyi hâlâ geliştirmeye devam ediyorum. Annemi daha iyi anlayarak anneannemde, babaannemde ve çevremdeki tüm güzel annelerde beğendiğim özellikleri kendime uyarlayarak devam ediyorum. Anne olmak için illa ki bir bebek doğurmaya gerek yok. Hatta kadın olmaya bile gerek yok. Genç veya yaşlı olmaya da. 30 yıllık hayatımın anne olmaya evrilişinin 5. yılında, dayatılan normlara göre değil de içinden geldiği gibi ANNE olabilen herkesin anneler gününü kutluyorum…

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube