© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube

BEN ÖLMEDEN ÖNCE



4 şubat Dünya Kanser Günü Farkındalık Yazısıdır.


Ben ölmeden önce yaşanmıştı bütün bunlar. Peki, ben gerçekten öldüm mü şimdi?

...

İlaç tedavim daha yeni bitmişti. Kendimi gayet iyi hissediyordum aslında ama bazen yorgun oluyordum. Son kontroller için bir kaç tahlil daha kalmıştı. Nasıl olsa her şey normal çıkacaktı. Ne gerek vardı şimdi yeniden hastaneye gitmeye. Hastanenin insan kalabalığı, ilaç ve serum kokuları beni hasta ediyordu. Doktor randevusu alınmıştı bir kere muhakkak gidilmeliydi ve tahliller doktora gösterilmeliydi. Evet, işte gelmiştim hastaneye. Beyaz önlükler, beyaz duvarlar, beyaz kutulu ilaçlar. Sedyelerde insanlar, tekerlekli sandalye de yaşlılar, ağlayan, burnu akan çocuklar, arka koltuktan gelen öksürük sesleri, inlemeler... Off, bir an önce çıkıp gitmeliyim buradan. En yakın bir kafede oturup çay içmeliyim şöyle ince belli bir bardaktan dumanı üstünde tüten. Eh yanında bir keyif sigarası da ne güzel olurdu. Bir çığlık böldü düşüncelerimi. Ses dışarıdan geliyordu. Bütün hastalar çığlığın geldi yöne doğru yöneldiler. Çığlık yüksek sesli ağlamalara dönmüştü. ''Hayır, olamaz beni bırakıp gidemez, ölemez!'' Bu gibi şeyler hastanelerde yaşanan normal olaylardı. Hastanelerin iki kuralı vardır. Ya iyileşince çıkarsın buradan ya da ölünce... Yaşamak ve ölmek arasında en ince çizgi burasıydı işte. Neyse ki artık sıra numaram yanmıştı. Üstüme sinen ölü toprağını attım hemen ve kalktım yerimden içeri girdim. Orta yaşlı, kısa boylu gözlüğü burnunun üzerine düşmüş, saçları birbirine girmiş gözleri bilgisayarda, bir eli klavyede diğer eli ise bana sandalyeyi gösteren bir kadın doktor vardı karşımda. Oturdum sandalyeye. Adımı sordu, kimliğimi istedi. Kısa bir hasta kimlik kontrolünden sonra. Sıra muayene ile ilgili sorulara gelmişti. Son tahlil sonuçlarımı öğrenmeye geldiğimi söyledim doktor hanıma. Yeniden bilgisayara yöneldi elleri. Bilgisayar klavyesini öylesine yavaş kullanıyordu ki içim sıkılmaya başladı. Gözleri de az gördüğünden iyice yaklaştı ekrana, gözlerini kısarak baktı.


- Yaşın kaç senin?

Yaşımı söyledim. İşkillenmeye başlamıştım.

- Bir sorun var mı tahliller de hocam?

Yüzünü bana doğru dündü.

- Evet bir sorun var gibi görünüyor ama net bir şey söyleyemem. Bunun için farklı tahliller istemek zorundayım.

Yüzüm kızarmıştı. Sanki ateşim yükseldi gibi geldi bana.

- Hocam biraz daha açık konuşur musunuz?

Elinde bir kalemle beyaz not kağıdına bir şeyler yazıyordu.

- Bir takım kan hastalıkları olabileceği konusunda şüphelerim var. Mesela Lösemi gibi!


Ne! Lösemi mi, bir yanlışlık olabilir mi acaba; diye içimden geçirirken elime beyaz kağıdı uzattı. Bir kaç farklı birime yönlendirdi beni. Hem de acilen. Daha fazla konuşamadım çünkü konuşturmazlardı. Elimde kağıt, yüzüm allak bullak, midem de kramplarla çıktım odadan. Kanımda kanser mi vardı? Hemen dışarı çıkıp temiz hava almalıyım yoksa düşüp bayılabilirdim. Dışarı çıktığımda karşı bankta kalabalık bir grup vardı, ağlıyorlardı. Bir kadın bayılmış ve yeni ayıltılmıştı. Bileklerini kolonya ile ovuyorlardı. Bir yakını ölmüştü belli ki. Hüznümün üstüne bir hüzün daha eklendi.


Yanıma yaklaşan bir teyze:

'' Ah evladım kocası ölmüş bu kızcağızın. Kanserden ölmüş hem de ''

O an beynimden vurulmuşa döndüm. Teyze durmadı anlatmaya devam etti.

''Çok gençmiş evladım. Daha kırkında bile yokmuş iki de bebesi varmış yavrumun, ah, ah kızım'' Doktor tam da ayağıma gelmişti. Ya da cenaze işleri mi demeliyim. O günden sonra aylar süren hastalık teşhis günleri yaşadım. Tüplerce kan verdim. Bir sürü radyolojik görüntüleme yapıldı. Aylarca tahlil sonuçlarını bekledim. Ve gün geçtikçe halsizlik yorgunluk artıyordu. Elim sürekli telefonda kanser ile ilgili araştırmalar yapıyordum. İstenilen tahlillerin negatif ve pozitif sonuçlarını araştırıyordum. Yüzüm sararmaya başlamıştı. Acaba sarılıkta mı oluyordum? Vücudumun çeşitli yerlerinde şişlikler bulmaya başladım. O da ne! Kilo vermişim. Bu belirtiler tam da üstünde durduğum hastalık belirtileriydi. Maalesef o kadar çok param da yoktu ki özel bir hastanede bir günde teşhis konulsun. Mecburen bekliyorduk. Ve kanımdaki kanser gün geçtikçe ilerliyordu. Erken teşhis denilen şey devlet hastanelerinde yoktu. Üçüncü evre bir kanser hastası teşhis konulana kadar ölebilirdi bu ülkede. Belki de hastanede ölen genç adam geç teşhis yüzünden ölmüştü.


Düzenli ağlama nöbetleri geçiriyor ama kimseye belli etmiyordum. Yavaştan vasiyet yazmaya bile başladım. Ben öldükten sonra neler olacak düşünmeye başladım. Maalesef ben bunları göremeyecektim. Uykusuz geceler yaşıyordum. Gözaltlarım torba torba olmuş hatta siyah halkalar oluşmuştu. Hastalığın bütün evrelerini yaşıyordum. Yapılan önemli bir tahlili kaybetmişti laboratuvar. Tekrar kan vermek zorunda kaldım. Ve artık ölüyordum sanırım. Çünkü umutsuzluk en tehlikeli hastalıktı. İştahım azalmıştı. Uykum vardı ama uyuyamıyordum. Günler günleri kovaladı ve ben öldüm. Evet, ben öldüm!


Kanser miydi beni öldüren.

Geç teşhis miydi?

Hayır, beni öldüren ikisi de değildi.

Beni beklemek ölürdü sevgili okuyucu. Beklemek.

Kanserde erken teşhis önemlidir, evet. Ama erken teşhisi erkenden teşhis edemeyen hastanelerimiz var. Bu önemli günde bu farkındalığı sizler de fark edin istedim.


Editör: Damla Güler Öztürk