BEKLENMEYEN HUZUR


Pencere önündeki yatağına uzanmış, torununun az önce getirdiği taze pişmiş tarçınlı sütü antika fincanından yudumlarken, gözleri bahçedeki ağaçları tarıyordu Hatice Hanım’ ın. Zeytin, ceviz, incir... Emek emek taşıma su ile yaşatmaya çalıştığı ağaçlara gururla baktı. Başarmıştı. Evlatları ağaçların meyvesinden nasipleniyordu. Yıllar öncesine dalıp gitti bir an. Avrupa hayalleri ile yanıp tutuştukları genç hâllerine gitti. Ah Avrupa! Kaç kişinin yuvasını yıkmış, ocağına incir ağacı dikmişti acaba? Haksızlık yapmamak lâzımdı aslında. Kumar batağına ve Türk erkek sevdalısı yabancı kadınların ağına düşmeyenler de vardı. O yıllarda beraber çalıştıkları insanlar geldi aklına. Türkiye’ye her dönüşlerinde mal varlığına daha çok varlık ekleyen hemşehriler. Yaban ellerde eğitimini alıp, memlekete dönünce şirket kuranlar… Öyle ya. Haklı da suçlu da eşitti aslında. Tarafı olmazdı bu işin. Ne demişti o zamanlar kocasının ardına takıp geldiği Elena “ich liebe ihn. İch kann nicht aufgeben.” Hay gözü çıkasıca Elena…


Boş bardağı açık olan pencerenin pervazına koyup usulca doğruldu. Bastonunu aradı. Alışkın değildi, alışamamıştı bir türlü bu sopaya. O kadar harekete ve çalışmaya alışan vücudunun şimdi yataktan zorla çıkıyor olmasını kabullenemiyordu. Yatağın sağ tarafına düşen bastona güçlükle eriştikten sonra yine de şükrü eksik etmedi dilinden. Söylene söylene çıktı ön bahçeye. Yıllar önce “görmediğim daha ne kaldı ki?” demişti.


"O lafın üzerine daha neler neler yaşandı, geldi geçti değil mi?" diye sordu kendi kendine. Derinden gelen bir soluk çıktı ağzından usulca.


"Eeeh. büyük lokma ye büyük söz konuşma" diye iç geçirdi kendi sorusuna. Görmediğim bi sırt yanım kaldı, kaldı ya…


Öğle olmak üzereydi. Güneş ısısını arttırıyordu. Haziran ortasıydı. Gökyüzünde ay vardı. Gündüz gözüyle ay haresi gözüküyorsa sebze ekilmezdi. Bir de gün dönümlerinde. Her yıl tohumluğunu ayırarak kendi filizlendirdiği fidanları diktiği sebze bahçesine çevirdi başını. Mis kokulu domatesler, kocasının her öğün sofradan eksik etmediği sivri biberler, salatalık, bamya, fasulye, börülce ve daha bilumum yaz sebzesi… Sadece gözünde canlandırabildi o yeşilliği. Sebze bahçesi boştu artık. Rengarenk güllerle ve çeşit çeşit çiçekle dolu olan evin ön bahçesi de kısırdı şimdi. Üç beş fesleğen ve yedikten sonra atıverdiği meyve çekirdeklerinin filiz vermiş hâlleri vardı sadece. Hepsinden elini eteğini çekmek zorunda kalmak canını acıtıyordu. Kocası varken nefes oluyordu yanında. Sabah güneşle birlikte uyanır sebze bahçesinin içine otururlardı. Geçirdiği bel ameliyatından sonra iş yükünün çoğu kocasına kalmıştı. Dikilecekler, toplanacaklar, köklenecekler, düzenlenecekler, her ne gerekiyorsa onu yaparlardı. İşlenirken kocası “denizin dibinde hatçem” diye türkü tutturur, sıra açık havada karın doyurmaya gelirdi. Tavlanmış yufka arasına taze yumurta, peynir ve biberli dürüm. Arıların hayıt çiçeğinden yaptığı bal ve çay. İnek bakmıyorlardı artık. Taze sütü komşulardan alıyorlardı. Tavuk bakmak daha kolaydı. Taze yumurta toplamak da. Tüm yaşananlara rağmen beraber yaşlanmışlardı. Yaşlandıkça daha da ilgili olmuştu amma bu kez de ölüm girivermişti aralarına. Tam da birbirlerini en iyi anladıkları zamanda, kıymet nedir anlamaya başladıklarında…


Şimdi tek başına tadı yoktu hiçbir şeyin. Uğraşsa yapardı da istemiyordu artık. Çocuklarda hep uzaktaydı. Dört evladından hiçbiri istememişti köyü. Ara sıra gelir giderlerdi. Köyü istemeseler de annelerini ihmal etmezlerdi. Torunları da vardı. Onlar seviyordu köyde olmayı. Dedeleriyle çok iyi anlaştıkları için çocuklukları güzel geçmişti. O yüzden bağlılardı o köy evine, o ağaçlara, çatıda uykuya dalmadan önce izledikleri yıldızlara.


Torununun “yemek hazır Hatçe sultan” diye seslenmesiyle inmek zorunda kaldı geçmiş zaman treninden.


"Domatesli bulgur pilavı. Börülce terator."


"teratorun ayarı iyi tutmuş eline sağlık."


"Öğreten hocam guvvatlıydı" dedi güzel torunu. Gülüştüler.


Hatice Hanım yemek yaparken meraklı meraklı gelir beklerdi torunları. O meraklı küçüklerin eline iş verirdi. Her ne yapıyorsa öğretir, anlatırdı. Çocuklarıyla ilgilenemediği günlerin acısını çıkarır gibi her şeyi öğretmeye çalışmıştı. Gittiği her yere yanında götürürdü. Dikiş nakış , bahçe işleri , yufka açmak. Oğlanlar bir zaman sonra sıkılır kaçardı ama kızlar daha hevesli olurdu.


Yokluk zamanı işte. Oğlunun biri küçükken komşuda çay istedi diye dövmüştü eve gelesiye. Ayıptı o zamanlar. Elin evinde bir şey istenmezdi. Ne olacak sanki? Altı üstü bir bardak çay işte. Değdi mi çocuğun kalbini kırmaya? Ah işte. Yoktu ki o zamanlar. Para yoktu. Kazanmak zordu. İki büklüm pamuk tarlasında çalışıp hem çocuklara, hem Avrupa’ya para yetirmek zordu.


Bir yandan çocuklarının kendi işi olduğuna seviniyordu. Bir yandan uğraştığı, tırnaklarıyla kazıdığı evin boş kalacak olmasına canı yanıyordu. Bu kır toprağını parsellerken toprağı dört eşit parçaya bölüyordu kafasında. Dört çocuğuna, eşit miktarda. Gelir gider işlerlerdi belki ama içinde insan durmayınca garip kalacaktı emekleri. İncirler aşılanacak, zeytinler sulanacaktı. Kocasının at ile sürgüye çektiği toprak havalandırılacaktı. Ah işte, dünya meşguliyeti.


Ağustos böceklerinin sesiyle olgunlaşmaya yüz tutan incirleri izlerken, olgunlaşmasına müsaade etmeden aldırdığı bebeğini düşündü. Çünkü o sıralarda eve Elena gelmişti. Dört oğlu vardı zaten. Büyütmüştü onları. Kocası boşanmak isterse hayır demeyecekti. Kırkından sonra azanı teneşir değil gavur garısı paklayacaktı demek ki. Elena ile kocası gittiğinde, hemen kürtaj olmak için arayışa girmiş ve aldırmıştı bebeği. Bu işi kaçak yapan emekli ebenin “kıza benziyor” demesi ile kaynar sular dökülmüştü başından. Yıllardır hayalini kurduğu kız evlat… Kocası Zeynep ismini çok severdi. Her hamileliğini “Zeynep'im” diye beklemiş ama her seferinde erkek doğurmuştu. Artık hayatında hiç Zeynep olmayacaktı.



Telefon sesiyle irkildi bu kez. Yaşlandıkça anılar daha çok canlanır olmuştu gözünde. Öte dünyaya yapacak olduğu dönüşsüz yolculuğun yakınlaştığını hissediyordu sanki damarlarında.


"Zeynep seni soruyor babaanne?"


Başında ki çekisini düzeltti. "Hıııı ! Kim Zeynep?" Ah … Tabi ya. Elena’nın kızı Zeynep. İki ay önce hiç beklemediği bir anda çıkıp gelmişti. Çakır yeşil gözlerini irice açarak , turist Türkçesiyle konuşup anlatmıştı derdini. Türkçe biliyordu. Gözü çıkasıca Elena Türk geleneklerine göre büyütmüştü kızını.


Çakır yeşil gözler. Tıpkı kocasının gözleri gibi. Annesi gibi çiğ mavi değildi. Hayalinde canlandırdığı öz kızı gibi kocasına benzeyen bir kız.


Her şeyi baştan anlatmıştı kocasının kızı Zeynep. Kocasının kızı! Ne tuhaftı böyle tanımlamak. Göktaşı gibi düşüvermişti Kızılkaya ailesinin orta yerine turist Zeynep.


Hatice Hanım’ın bebeği aldırmasından sonra hamile olduğunu öğrenmişti Elena. Hamile olduğunu öğrendikten sonra ne büyük bir yanlış yaptığını anlamış ve kaçmıştı tüm izlerini kaybettirerek. “Vazgeçemem” dediği adamı eşine geri vermeli, aradan çekilmeliydi. Zeynep ismini sevdiğini söylemişti bebeğinin babası. Kız doğunca o yüzden Zeynep koymuştu adını. Kendisi izini kaybettirmişti ama yılda bir kez dedektif tutar, ne var ne yok her şeyi öğrenirdi. Bir daha evlenmemişti. Münzevi bir hayat sürmüştü. Kızının babasının ölüm haberini aldıktan sonra da çok yaşamamıştı. Ölmeden önce kızına vasiyeti, Hatice Hanım'dan özür dilediğini iletmesi gerektiğiydi. “Seni istemezlerse bir daha hayatlarına girme” diye de sıkı sıkı tembihlemişti.


Öyle olmadı. İlk şoku atlattıktan sonra benimsediler Zeynep’i. Kendi kızı yerine koydu Hatice Hanım onu . “Kal burada Zeynep. Bu bahçeyi işle. Bu ev de yaşa. Evimi yaşat. “


Son bir sınavdı belki bu ya da ömrü boyunca yaşadığı her şeyin mükafatı. Yaşlı damarları dinlenmeyi hak etmişti . Huzur içinde sonsuz yolculuğuna çıkma zamanını bekleyebilirdi artık.

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube