BARBRA’YI İZLERKEN



Geçtiğimiz akşam Netflix’te Barbra Streisand’ın 2016 yılında verdiği konseri izledim. “Barbra: The music… The mem’ries… The magic!” isimli konser, Barbra klâsiklerini dinleyerek, iki saate yakın zamanın nasıl geçtiğini anlamadan ve yeniden Barbra’ya hayran olarak geçti. Sadece kimselere benzemez mezzo-soprano sesiyle söylediği şarkılarla, şarkıcılığıyla değil, politik duruşuyla, çevre sorunlarına, insan haklarına ilişkin söyledikleri ve yaptıklarıyla da bu hayranlığı çok hak eden biri o. Grammy müzik ödüllerine 43 kez aday olup, 8 kez kazanmış; ayrıca 1992 yılında “Efsane” ve 1994 yılında “Ömür Boyu Başarı” Grammy’leriyle onurlandırılmış bir şarkıcı. Sadece şarkıcı da değil, müzikâl yıldızı, sinema oyuncusu ve yönetmeni aynı zamanda. Konserde “benim için yeri farklıdır” dediği ve oynayıp yönettiği (ilk yönetmenlik denemesi) “Yentl” benim çok sevdiğim, çok özel filmlerdendir. Oyunculuğunu sergilediği “The way we were” filmi, şarkısıyla bütünleşmiş büyük bir klâsik. Başarılı bir oyuncu olan Streisand, sinemaya başladığı ilk film olan “Funny girl”deki performansıyla Oscar kazanmıştı. Yine oynayıp yönettiği, ikinci yönetmenlik denemesi olan “The prince of tides” o yılın Oscar törenlerinde birkaç dalda aday olmasına karşın, yönetmen olarak aday gösterilmediğinde, töreni sunan Billy Cristal “bu film kendi kendini yönetmiş olmalı” demişti. Konser sırasında filmden söz ettiğinde seyirciler arasından “Oscar senin olmalıydı” diyenlere hak vermemek mümkün değil. İdolü olan Judy Garland’ın “A star is born” filminin yeniden çevriminde oyunculuğunun yanı sıra besteciliğiyle de ses getirdi; film için bestelediği “Evergreen” ile Oscar kazanınca, bu ödülü kazanan ilk kadın besteci oldu.


Barbara olan ismini kimseye benzememek için Barbra olarak değiştiren şarkıcı, şarkı söylemeye 60’ların başında başladı ve ilk albümünü 1963 yılında yayımladı. Bu albümle Grammy kazandı ve ülkenin en çok satış yapan kadın şarkıcısı oldu. Böyle başarılı bir şekilde başlayan albüm kariyeriyle, 70’ler biterken ülkenin en başarılı kadın şarkıcısıydı. Ondan daha fazla satış yapabilen sadece Elvis ve Beatles olmuştu. 1980 yılındaki stüdyo albümü “Guilty” ise, o tarihe dek en fazla satış yapan albümü olacaktı. Albümden yayımlanan “Woman in love” tüm dünyada pek çok şarkıcı tarafından söylenen bir büyük hite dönüştü. Buralarda da, Nilüfer tarafından “Ben seni seven kadın” olarak söylendi. Albüme ismini veren “Guilty” ise benim en sevdiğimdi. Yıllar içinde yaptığı albümler listebaşı oldu, çok büyük satış grafiklerine ulaştı, pek çok düet albümünde yer alıp önemli isimlerle düetler yaptı. İlk albümünden sonuncuya dinlediğinizde müzikâl anlamda çok büyük salınımlar yapmadan, günlük zevklere prim vermeden geldiğini görürsünüz. Onun için de bir klâsik o. Onun için 1963 yılındaki ilk albümünde yer alan “Happy days are here again” aradan geçen 50 küsur yıla karşın hâlâ büyük zevkle dinleniyor. Hemen hemen aynı repertuarı söylese de, her konserinin biletleri kısa sürede tükeniyor.


Konseri izlerken pek çok şey geçti aklımdan. Barbra’nın klâsikleşmesinin yanında bizim ülkemizde neden böyle bir şarkıcının çıkamamış olduğunu da düşündüm. Çünkü bu ülkede çok iyi şarkıcılar, çok güçlü sesler ve unutulmazlar arasına girmiş nice şarkıcı var ama bir bütün olarak yıllar içinde mesleğinde büyük sapmalar yapmadan, bir marka yönetimi yaparak klâsikleşmeyi başarabilen yok. Çünkü bizdekiler, her ne kadar “klâsikleşip geleceğe kalmayı istediklerini” dillendirseler de, günlük müzik zevklerinin sıkı takipçisi olmaya ve yaşları ilerledikçe müziğe yeni başlamışlara özenmeye ısrarla devam ediyorlar. Bizim güçlü seslerimiz, iyi şarkıcı olmaktansa eğlendirici olmayı yeğliyorlar. Klâsik olmayı, yeni neslin onları tanıması ve daha çok albüm satmakla karıştırıyorlar. Oysa çok albüm satmak sizi iyi şarkıcı veya klâsik şarkıcı yapmaz, “iyi satar” yapar. Sizi klâsik yapan hayranlar, 50 yıl önceki şarkınızı bilerek, severek sizi dinlemeye gelen, o 50 yıl içinde yaptığınız her şeyi takip edip seven ve 50 yıl sonra aynı şarkıyı söylediğinizde sizi ayakta alkışlayanlardır. Günün moda akımlarına kapılıp yelkenini o rüzgârlara verenlerin kariyerlerindeki hiçbir albüm bir diğerine benzemez. Bir albümde pop yaparken, diğerinde arabesk, bir sonrakinde Türk Müziği, hatta türkü söyleyen şarkıcılarımız var. Tabii yanlış anlaşılmak istemem, tüm bu türleri gerçekten çok iyi yorumlayan şarkıcılarımız var. Yaptıklarını veya onları hafife almaya çalışmıyorum. Söylemek istediğim “klâsik olmak” günlük moda akımların dışında, kendi tarzınızın olmasını gerektirir. Diskografinizdeki yapıtlar peş peşe çalındığında kulaklara ziyan olmaması gerekir. Yoksa siz çok iyi yorumcu olabilir, yazılmış her şeyi çok iyi söyleyebilirsiniz. Ama belki de aslında “her şeyi” söylememek gerekiyordur, kim bilir?

Pop müziğimizde pek çok şarkısıyla klâsikleşmiş şarkıcılarımız var; şiirle yarışabilecek şarkı sözleri, hatta şiirler seslendirmişler. Sonra gün geliyor, söylediği şarkının sözlerinin ne anlattığını anlamak için alt alta yazıp birkaç kez okumanız gerekiyor. Çünkü günün modası, hareketli müzikle kulüplerde, yazın plajlarda dans ederken, sözlerin duyulmadan veya anlamı düşünülmeden eşlik edilecek oranda basit söz dizimlerinden ibaret olması. Enteresan olansa, “seviliyor” bahanesiyle bu şarkıları söyleyenlerin ülkenin klâsikleşmesi gereken önemli şarkıcıları olması. Gerçi yıllar içinde bu yeni moda şarkılar değil, eskiden söylenmiş şarkılar geriye kalıyor; dinleyiciler hâlâ onları seviyor, istiyor. Ama bu arada siz klâsikleşme yolunda marka yönetiminizi yapamamış oluyorsunuz. Geriye baktığınızda bu şarkıları anımsamıyor, anmıyorsunuz. O şarkıları söylediğiniz “gençler” sizi çoktan geçip başkasında karar kılmış ve onlar için söylediğiniz şarkıları çoktan unutmuş oluyorlar ama sizin gerçek sevenleriniz, gözünde ve yüreğinde sizi klâsikleştirmiş olanlar, kendilerini hafife alıp başkalarına sevimli görünme isteğinizi unutmuyorlar. Siz ise zamanınızı harcamış olarak, bir o tarafa bir bu tarafa savrularak mesleki kariyerinizi tamamlamış oluyorsunuz.


Tabii ki tüm bunlar seçimlerden ibaret. Konser öncesinde menajeri, her şeyin kontrolünün Barbra’da olduğunu ve çok titiz bir şekilde detaylarla uğraştığını anlatıyor. Böylelikle ismini koruyor ve klâsikleşiyor. Demokrat tavrını koruyarak, politik duruşundan ödün vermeden ama bunu sanatçılığının önüne geçirmeden olaylar karşısında tavır alıyor. Trump’ın öfkesinin uykularını kaçırdığını söyleyip, yeni albümünde “Don’t lie to me” şarkısını seslendiriyor. Aynı zamanda kendini yaratan her kadın gibi bir “gey ikonu”. Bununla ilgili çok eğlenceli bir de anekdot var: 1997 yılı yapımı “In & Out” filminde karakterin gey olup olmadığının anlaşılması için Barbra albümlerini sırayla sayması istenir; sayamayan gey değildir. Oğlu Jason da gey olan Barbra’ya göre, ABD’deki en büyük sorunlardan biri homofobi. Bizde ise bu konu hakkında konuşan şarkıcılara pek rastlanmaz. Oysa onlara diva veya kraliçe diye seslenen, yere göğe koyamayan en büyük hayranları geylerdir.


“Konseri izlerken, şarkıları mı dinledin yoksa bunca şeyi mi düşündün” derseniz, haklısınız. O çok sevdiğim şarkıları, çok sevdiğim sesten dinlerken, şarkı aralarında yaptığı yorumlara kulak verirken, aklımdan da bu sorular geçiyordu. Barbra olmak kolay değil, yıllarca Barbra olarak kalmak ise neredeyse imkânsız.


© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube