Anlatacağım hikâye ‘Babalar Günü’nün anlamına uygun mudur, değil midir bilmem de ben baba olmanın ne manaya geldiğini on bir yaşımda öğrendim.


Şöyle:

1970 yılının sıcak bir ağustos günüydü. Eylülde dördüncü sınıfa başlayacaktım. Nihayet iki yıl okuduğum ilkokul üçüncü sınıf engelini geçmiştim. Ercan’la evimize yüz metre kadar mesafedeki yol kenarında bir tümseğe tünemiştik, sıcak günde. Kendimi Tommiks'e kaptırmış, hızlıca sayfalarını çeviriyordum. Eğer üçüncü sınıf öğretmeni o kadın, takılmadan seri okuyabildiğimi, okuduklarımı anlayabildiğimi görmüş olsaydı, beni sınıfta bıraktığı için utanır, kahrolur, hatta gözyaşı dökerdi. Baloncuklar içindeki konuşmaların çoğunu atlıyordum aslında, kitap resimli çizgi roman olduğundan çoğu şeyi anlıyordum zaten, acele okumamın nedeni kitabın sahibi Ercan’ın tuhaf bencilliğiydi, çok kıymetli Tommiksini her an isteyebilirdi. Üç gün önce Teksas’ı bitirmeme yedi sayfa kalmışken “Tamam süre doldu,” demişti birdenbire, üstelik kollarımızda saat bile yoktu.

Her nedense o benden başka kimseye okutmazdı Zagor, Teksas ve Tommiks kitaplarını. Kendisi de elinde ince bir dal karınca yuvasını dürtüklüyordu, bu iyiydi, bir meşguliyeti olması resimli kitabını bitirmem için fazladan süre demekti. Kitabın ortalarına, heyecanlı bölümlerine gelmiştim, öyle bir bağrışla haykırdı ki yerimden sıçradım, sandım ki Tommiksini istiyor.

“Heey, kapınızın önünde bi taksi durdu!”

Kendimi çizgi romanın serüvenine nasıl kaptırmışsam taksinin sesini dahi duymamışım.

Şimdi ne vardı ki bunda demenin âlemi yok. Dediğim gibi 1970 yılı, yaşadığımız şehirde taksiler parmakla sayılacak kadardı. Etrafımızda özel otomobili olan kimse yoktu, caddemizde de vesaitler öyle vızır vızır geçmezlerdi, haftada bir iki kez ancak. Zamanın renksiz Yeşilçam filmlerinde gördüğümüz türden taksilerdi o yılların taksileri, arkasında kuyrukları olan. Daha sonraları o arabalara ne olduysa kaybolup gittiler, elde kalan bir iki tanesini ise gelinci arabası olarak tutup süsletirlerdi damat olacakların sağdıçları. O vakitler süslü püslü, havalı faytonlar revaçtaydı. Gün içinde atların tıkırak tıkırak o hoş nal seslerini duyar duymaz gizliden gizliye faytonun arkasına asılırdık. Faytoncunun salladığı kamçıya denk gelmek de şansa kalmıştı.

Her neyse, arkadaşın bağırtısıyla palas pandıras eve doğru koştururken Ercan, “Kitabım, kitabımı ver!” diye çığlık attı. Tommiks'i arkaya fırlattım. Tommiksin sayfalarından daha hayret uyandıran manzara vardı karşımda. Saçları upuzun esmer bir kız çocuğu oturduğumuz lojmanın önünde olduğu yerde zıplayıp duruyordu, babam taksicinin parasını öderken.

Şaşkınlıkla fren yaptım, ayaklarımda düğme izleri olan solgun turuncu naylon ayakkabı çakıllardan dolayı kaydı, sırtımın üstüne toprağa kapaklandım. Düştüğümü gören olmadı. Zira evin bahçe kapısının girişinde çok daha önemli gelişmeler yaşanıyordu.

Neler oluyordu böyle? O kız neşeyle babamın elini tutuyordu. Benim hiç tutamadığım eli... Babam, baba mı oluyordu, yoksa ben rüyada mıydım?

Öyle hayret uyandırıcı şeyler görüyordum ki, ben dahi dirseklerimin sıyırmasına aldırış etmemiştim. Devir öyleydi, günümüzü tabletlerle, cep telefonlarıyla, televizyonla geçirmezdik, hiçbirisi yoktu, sabahtan akşam ezanına kadar sokakta, saklambaç, kovboyculuk, sülüdeğnek, ya da top oyunları oynar, koşu yarışları yapar, devamlı düşer oramızı buramızı kanatırdık. Eğer ağlatacak denli acı çekiyorsam babaannem, “Büyürsen unutursun,” sözleriyle avuturdu.

Velhasıl alışmıştık tentürdiyota, her evin vazgeçilmez iki ilacından biriydi tentürdiyot, diğeri gripindi. Tentürdiyotun pamuğa damlatılıp, kanayan yerlere bastırılmasına, oraların ince ince sızlamasına aşinaydık.

Babamın eve bir taksiyle gelmiş olması mı, yoksa bir çocuğun elini şefkatle tutması mı hayret vericiydi? Elbet her ikisi de aşırı hayret uyandırıcıydı ama benim zihnim karmakarışıktı.

Babam, baba olmaya karar mı vermişti?

Altı yaşındaki kızın paspasımıza basması, Konyakçı’nın Binbir Surat’la karşılaştığında duyduğu şaşkınlıktan kat be kat fazla hayrete düşürmüştü beni. O sıra Tommiks’in sahibi Ercan (istikbalde Doktor Salasso) ispiyoncu maskesiyle yaklaştı, kulağıma bomba bir haber fısıldadı.

Komşu çocukları dahi hakkımızda benden ve kardeşlerimden daha bilgililerdi.

O sıra babaannem Ak Tolgalı Beylerbeyi gibi haykırdı, “Hadi çocuklar içeri!”

Biz üç avanak, yani üç erkek kardeş, Dalton kardeşler misali aynı esvaplarımızla girişin üç basamağından geçip salona varıp halının üzerinde sıralandık.

Perde açılmış, piyes başlamıştı; babamızın ‘baba olma’ performansını seyredecektik.

Değil babamızın kucağında oturmak elini dahi tutmamışken şimdi kucağındaki şımarık şebek onun omuzlarında, kel kafasında, sırtında, kollarında, dizlerinde gezinip duracaktı.

Herhalde maymun da böyle bir şeydi.

Peder o gün bize şok üstüne şok yaşatıyordu; şimdi de o kızı kucağına oturtmuştu. Hepsi olabilirdi, olanaklıydı, makuldü, ancak bu olamazdı. Birer yıl arayla doğmuş üç erkek evladının başlarını hiç okşamamış olan babam -ki her erkeğe nasip olmaz-, o gün baba oluyordu.

‘Baba olmak,’ kucağında hoplayıp zıplayan, kelini elleyen, yüzüyle, gözüyle oynayan bir çocuğa kızmamak, ona sevgiyle bakmak manasına mı geliyordu? O an hendekten hoplayan bir deve görmüş olsaydım ya da o deve bir iğne deliğinden geçiyor olsaydı o kadar şaşmazdım alimallah. Varlığından haberdar olmadığımız veya duyup önemsemediğimiz kız kardeşimizin olduğunu, onun bir gün bize katılacağını düşünmemiş olabilirdik. Bunun bir önemi yoktu. Hiç gocunmadan çocuk sevmemiş, onlara güzel söz etmemiş, ellerinden dahi tutmamış, ‘kesin be sesinizi, zırlamayın!’ azarı dışında seslenmemiş babamın ani kararla sevecen bir hale bürünüp, baba olmaya karar vermiş olmasının sevinciyle bir müsameredeymişiz gibi piyese odaklanmış, o kızın bize kattığı neşenin tadını çıkartıyorduk. Kimin umurundaydı, babamın töreyi, ananeyi, geleneği ani bir kararla yıkıp, gözü kara devrimciler gibi dedemin karşısında, üstelik bir kız çocuğunu kucağında hoplatmasını kıskanmak...

Babam on, on bir, on iki yaşlarındaki üç evladından sonra, eve getirdiği bir kız ile baba olmaya karar vermişti. Bu inanılır gibi değildi, kardeşlerimi bilmem de ben hülyada gibiydim. Nihayet o hoş rüyadan babaannemin tok sesiyle uyandım.

"Gözünüz aydın çocuklar, bacınıza kavuştunuz!"

Varlığı gizlenmiş miydi, yoksa sözü edilmesi yasak, yok hükmünde miydi? Salasso’nun bildiğini ben bilmiyordum! Babam nihayet tanıştırma faslına geçti. Kızını hayvanat bahçesine götürmüşçesine, ‘Bak bu zürafa, bu deve, bu geyik,’ der gibi ismimizi tekrar tekrar söylüyordu, işaret parmağını gözümüze sokarcasına.

Babam, ‘baba olmak’ aşamasını, sünnetimizde ağlamamamız için söylenen ‘ama erkek olacaksınız’ görüntüsü içerisinde, isteksiz ve acıyla tamamlamıyordu, keyifliydi, hatta o denli keyifliydi ki ağzından ilk kez ismimi duyuyor, sonrasında da adımı kıza tekrar ettiriyordu.

“Hadi alkış alkış alkış...”

O babamın kızı, bizler eğlencesiydik, ağzına alıp tükürebilirdi birer birer. Bir papağana ezberletircesine isimlerimiz çiğnenmesine cadı artık dayanamadı, piyesi noktaladı.

"Aaa yeter! Kalk kız babanın kucağından!"

...

Kız kardeşimizin ailemize teşvikinden iki-üç gün sonra babaannem, dedeme şöyle dedi.

"Küçük yılan geldi Usta! Yakında büyüğü de gelir!"

Babaannemin kast ettiği kişinin annemiz olduğunu anlamıştık.

Sahiden bir de annemiz mi vardı? Ohhh, ne güzel! Babam, baba olmuştu. Babaannemin annelik dönemi bitecek, cabası bir de genç annemiz olacaktı!

İşte o gün, on bir yaşımda iken, 1970 yılının sıcak ağustos günü, babamın baba olmasına, evladına sevgiyle bakmasına, ona gülümsemesi performansına şahitlik etmiş, içimi, babam, bizi de bundan böyle görür sevinci sarmış, bu yıl kaybettiğim babam, o yıl ‘baba olmuştu.’

O yüzden, ‘baba olmuş’ olan tüm babaların babalar günü kutlu olsun...

Yazan: Abdullah Küçük

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube