ARAFTAKİ ÖLÜM YAHUT İKİ ÂLEMDEN SESLER

En son güncellendiği tarih: May 4


Sabah uyanıp gözlerimi açtığımda günün Pazar olduğunu, dün gece geç saatlere dek S. ile vakit geçirirken “nasılsa yarın tatil” diye düşündüğümü hatırlayarak farkına vardım. Bir ara sezdirmeden, gizlice, saate bakmıştım, o an S.’nin söylediklerine hafifçe tebessüm ederek karşılık vermiştim.

Yatağın yan tarafında bulunan sehpanın üzerindeki telefona, sadece saati öğrenmek amaçlı uzandım. Çok da önemli değildi hani bu. Nasıl olsa tüm gün, özgürce, istediğimi yapabilecektim. Buna şu an uykuma biraz daha devam etmem de dâhildi.

Telefona baktığımda bir düzineye yakın arandığımı görünce hafif bir kalp çarpıntısı beni doğrultmaya yetmişti. Aramaların hepsi de memleketten kişilerdi. Kendime gelince - kendim olunca? - kayıtsızca en üstteki ismi aradım. Karşı taraftaki ses, ağlamaklı, titrek bir tondaydı. Yıllarca aynı yastığa baş koyduğu, hayatının her anında yanında bulunan eşini kaybetmiş bir erkeğin kesik kesik konuşmaları…

-An-nen öl-dü… Ses kesildi. Sadece nefesini duyabildiğim iç çekişlerinin sebep olduğu gözyaşları bir an uykulu gözlerime çarpan buz gibi suydu sanki.

-An-nen öl-dü, bu-gün gömü-lecek… Telefonu kendisi mi verdi yoksa yanındaki mi aldı bilmiyorum. Gömülecek der demez başka biri tarafından yüzüme tokat gibi kapandı. Kendimle baş başa kaldığım an şiddetli bir mide bulantısıyla lavaboya koştum.

    İçimdekileri dökme, boş boş aynadaki bene bakma, odaya dönüş…

    Oturmadan önce telefonu aldım ama arayan diğer kişilere –aynı haberi vereceklerini düşündüğüm için- dönüş yapmanın anlamı kalmamıştı. Neyin kalmıştı ki? Ya da neyin anlamı vardı şimdiye dek? Asıl anlam yüklü bir varlığı bugün toprağa terk edecektik. Bir an “Eyvah! Ne yer, ne yar kaldı” diye bir dize tekrarlanır oldu beynimde. Neydi devamı? Şimdi buradaydı mı? Herhalde. Gitti elden. Liseden aklıma gelen Makber’den birkaç dize. Ne yar, ne yer kaldı. Yoksa tam tersi miydi? Sancılı düşünceler alnımda harelenmiş çizgilere sebep oluyordu adeta. Yok etmeye çalışmaksa nafile. Bir türlü uzaklaştıramadığım iki dize. Vicdan azabı gibi zonklatıyor beynimi. Ne diye böyle şiirler yazarlarsa! Ağrıyı mı dindirmek için yoksa çizgileri yok edeceğini mi ümit ettiğimden, parmak uçlarımı alnımda bastırarak gezdirmeye başladım bir süre.

    Ayağa kalkma, pencereyi açış,  beyazlara bürünmüş dar sokak…

    Hayatımızdaki anlamları birer birer toprağa gömmek. Yok oluş serüvenine yolculamak için, onları dönüşü olmayan durağa kadar omuz üstünde taşımak. Ya daanlam yüklü gemiyi, anlamsızca…

    Susuyor içimdeki konuşma. Başka biri alıyor sözü. Sahi hangi ara yağmıştı kar? Dün gece yarısına kadar dışarıdaydık. O gökyüzü, yıldızlar, deniz ve sonsuzluk. Sonsuzluk. Sonsuzluk… Baskın geliyor az önceki ses yine. Bugün, bir sonun sonsuzluğa gömülmesi… Kendi ellerimle gerçekleştirecektim belki de bunu. O anı düşünmeye çalışıyorum. Beyaz bir bezle sarmalanmış tüm anlamım. Çocukluğum, hüznüm, sevincim, hayalim, gizli saklı yaramazlıklarımın tek bileni. Çukura inip kollarımın arasına bırakılan tüm bu saydıklarımı toprağın yok edici âlemine terk edeceğim. Ne ben onun yaşadığını göreceğim ne de o benim yaşamadığımı. Görür müydü ölüler bizleri? Kanatları kırık bir teselliydi bu. Havalanması için zaman denen tedaviye ihtiyacı vardı. Sahiden görür müydü ki ölüler bizi? Ölü? Melekler miydi gören?  Ben hasretine dayanmaya çalışsam da o ve onun gibiler –melekler?- buna dayanamaz eminim. Belki yaratıcı böyle bir imkânı çok görmemiştir onlara. Sevdiklerini görme şansını tanımıştır meleklere. Kanat çırpmaya başladı yüreğimdeki teselli bir an ama çok sürmeden tekrar mahkûm oldu yer çekiminin değişmez kanununa.

Yavaşça yerleştirirken mezara, onu incitmemek için yaşarken göstermediğim özeni göstereceğim. Ağlamamaya çalışacağım duymasın, üzülür diye. Gözyaşlarımı içime akıtacağım önce, görmesin. Fakat içime akan her damlayı göreceğini de hatırlayacağım.

    Farkında olmadan açtığım pencereden yüzüme vuran soğuk rüzgâr, onun yanımda olmamasının verdiği rahatlıkla yanaklarımdan süzülen gözyaşlarımı okşarken kendime geliyorum. Pencereyi kapatıp elbise dolabını açıyorum.

    Giyinme, kapı eşiği, beyaz, dar sokak. Kimsesiz kaldırımlarda ellerim paltomun ceplerine sığınmış, yaşamın uzağında tek başıma durağa yolculuk…

    Durağın kapalı bölmesinde, biri oturuyor. Simsar olma ihtimali yüksek. İçeri girip, “usta ne zaman kalkıyor” diye soruyorum. Simsar kayıtsız. Bu soğuk Pazar sabahı mesaisinden belli ki o da şikâyetçi. Dudağının arasına götürdüğü sigarayı iştahla içine çekip bırakıyor dumanını. Tam ortada bulunan sobanın ateşi çekiyor içine bu dumanı. Gayri ihtiyari bir hıçkırığın ardından duvardaki levhayı gösteriyor. Sonraki kalkış 09.00! yaklaşık on dakikası var. Bir simit yesem, sıcak bir çay içip şöyle içimi ısıtsam diye geçiyor içimden, vazgeçiyorum anında. Minibüste arka taraftan ikinci sıradaki koltuğa oturup beklemeye başlıyorum. Memlekete bir önceki gidişimin bayram olduğunu hatırlıyorum. Bu kar en son yağdığında eksilmemişti kimse hayatımda. En son buradan dışarıya baktığımda kim bilir ne zamandı. En son, en son…

    Simsar ücretleri toplamak için kapıyı sürdüğü an düşüncelerimden uyandım. Hani uykudan uyanmak için sadece su gerekir de; düşüncelerden, hayallerden uyanmak için kişinin kendi isteği gerekiyor herhalde. İstediğin zaman yüksek bir gürültüde bile devam ederken uykuya, düşünceler, hayaller seni uykuya daldırdığı zaman ufak bir gürültüyle kendine gelebiliyorsun. Ücret toplama işi bitince simsarla şoför, para işini aralarında hallettikten sonra şoför içeri girip motoru çalıştırıyor. Motor ısınsın diye olacak bir süre çalışır vaziyette bekletiyor aracı. Ardından kendince belirlediği süre dolunca harekete geçiyor.

    Bir gazete ilişiyor gözüme ön tarafta. Milletimizin alışkanlığı olsa gerek öylesine bir göz atarız gördüğümüz her gazeteye. Rica ediyorum öndeki yolcudan. Arkasına dönmeden uzatıyor. Gözlerini yola dikmiş bir an bile ayırmıyor.

    Gazetenin manşetini ilgisizce okuyup çeviriyorum sayfayı. Üçüncü sayfa haberlerinde bir olay dikkatimi çekiyor. Annesi kaybolan bir genç ilgililerden yardım istiyor. Bir haftadır hiçbir şekilde izine rastlanılmayan olayda, kadının, komşuya gidiyorum, diyerek evden çıktığı ve bir daha dönmediği yazıyor. Altı kardeşten en küçüğü annesinin peşine düşüyor sadece. Diğer kardeşlerin kayıtsız kalmasından da oldukça şikâyetçi. İlgililerin bir an önce olaya el atıp annesini bulmalarını istiyor. Klasik üçüncü sayfa haberleri.  Ama bugün, bana biraz daha yakın geliyor bu sayfadakiler. Kaçma, yaralama, kayıplar ve ölümler… Hepsi belki romanlara, hikâyelere konu olabilecek olaylar. Bir okuyucunun onlarca hatta yüzlerce kitapta karşılaştığı kurgulamalar, gazetelerin üçüncü sayfasında gerçeğe bürünüyor. Birinde, olmayan karakterin başına gelenleri hissetmekle uğraşan okur, diğerinde olayları bizzat yaşayan gerçek hayattan kişiler. Okuyucuları ise ne roman okuyanlar kadar onu anlamaya çalışır ne de olayın peşine düşer. Bu yüzden üçüncü sayfa haberlerinin en büyük eksiği, sadece olayların anlatımı. Hâlbuki gerçek hayattaki bu karakterler, bir roman karakteri kadar anlaşılmaya çalışılsa ve az da olsa duygularına değinilse belki de ayrıca bir edebiyat sayfasına gereksinim duyulmazdı.

    Son durak, şehir içi minibüsler, mahalle…

    Sessizlik. Dışa vurulmayan, sokaklara taşmayan, evlere hapsolmuş sükûnet. Eve yaklaşırken keder yumağı düğümleniyor boğazıma. İsterdim ki kapalı kapılar ardına sıkıştırılmış, sessizliğe hapsolmuş feryatlar sokağa taşsın, ortak olsun herkes herkesin acısına. Ağlayanların anlatmaya çalıştığını ağlamayanlar da anlasın. Yüreklerdeki hüzün dile hacet duymasın anlaşılmak için.

Kar çatılarda tamamen erimiş. Yollardaysa yer yer erimeye başlıyor. Rögara ulaşıp yerin altına akan ince ince akıntılar sayesinde yollar yıkanıyor. Güneş etkisini biraz daha arttırmaya başlamış olmalı. En azından bana öyle geliyor.

Bahçe kapısı, bahçe ve ağlaşmaların silueti. Kapıya yaklaştıkça ağıtlar daha net gelmeye başlıyor. Seslerin kime ait olduğunu ayırt edecek kadar eve giriş...

Kapıyı açan kişi, hoş geldin, başın sağ olsun deyip kenara çekiliyor. Karşılık verip içeri giriyorum. Kulak tırmalayan ağıtlar eşliğinde seslerin geldiği odaya gidiyorum. Sabah telefonda ağlayan sesi arıyor gözlerim, odaya girer girmez. Fakat dikkatlice bakınca olmadığını görüp, “başın sağ olsun”lara “dostlar sağ olsun” diye karşılık vererek oturuveriyorum bir köşeye.

Kadınlar daha bir içten, ölene kendilerinden yakın olanlarını daha da ağlatmak için, büyük bir iştahla ağlıyorlardı. Tekrar gelen mide bulantısı, beni dışarı zorlasa da, benim de sesli ağlamam gerektiği düşüncesi, oturduğum yere mahkûm ediyordu adeta tüm bedenimi. Kaskatı kesilmiş duygularım bir türlü yumuşayıp ağlamama izin vermiyor. Zorluyorum kendimi ama keder yumağı boğazımda daha da büyüyor. Büyüdükçe kocaman bir yumruğun boğazıma gelip yerleştiğini hissediyorum. Daha önce mutlu geçen anlarımızı hatırlamaya çalışıp ağlamaya zorluyorum kendimi yine başaramıyorum. Çekmiş olduğu sıkıntıları gözümün önüne getiriyorum “dünyada gülmedi garibim” diye düşünsem yine olmuyor. Ağlamak kendiliğinden olmalı diye karar veriyorum en son. İnsan ne zorla güler ne de zorla ağlarmış meğer. Bu karara vardığım an, çok şükür ki beni ağlama zorunluluğundan kurtardı birisi. İki koluna askerler tarafından girilmiş mahkûm gibi ablam girdi içeri. Ağlamaktan gözleri şişmiş, yanakları al al olmuştu. Ayağa kalkmama fırsat vermeden, eğilip sarıldı boynuma. Daha doğrusu hıçkırıklarını duymasam bayılıp kaldı sanacaktım öylece. Sarılıp bir nebze olsun teselli vermeye çalıştım kendimce. Kelime kelime çıkıyordu ağzımdan sözler. Kendime bile hayrı yoktu sözcüklerimin yani. Bu yıkılmış bedene, viraneye dönmüş duygulara nasıl olacaktı ki?

Her şey insan içindi elbet. Tüm duygular, tüm yaşanmışlıklar. Fakat kalbi, gözyaşlarının denizi haline gelmiş birinin, anlamını yitirmiş, anlamsızlaşan, bir dünyaya teselli vermeye çalışması da mı insan içindi? Kaybettiği için elinden bir şey gelememesi, kaybetmediklerinin ise kollarında erimesi. Bu muydu insanın imtihanı?

Sabahki sesle kavuşma. Her geçen an yüreğime akan ırmağın, nisan ayında denize olağandan çok su taşıyan ırmağa benzemesi…

Odanın ağırlığını gittikçe daha fazla hissetmeye başlıyorum. Ağlama sesleri bazen kesilse de aralıklarla devam ediyor. Bir kadın, oynayan iki çocuğa tokat atarak onları yanına oturtuyor. Tokadın acısıyla ikisi de ağlamaya başlıyor. Ama bu sefer kadın, müdahale etmiyor onlara. Hatta odaya hâkim olan sese katkılarından dolayı nerdeyse öpecekti ikisini de.

Kalkıp balkona gidiyorum. Sigara içen üç kişi aralarında konuştuğu meseleyi anında kesip benimle konuşmaya başlıyorlar. Ölenin son günlerinden bahsediyorlar. Birisi çarşıda rast gelince bir haftadır durumunda bir anormallik sezmiş. Diğeri iyi insan olduğunu iç çekerek ekledi peşinden. Yanlış anlamayım ama bizimkilerin de ihmalkârlığı varmış ölümünde. Hani nedendir bilinmez, garibim vaktiyle tez zamanda hastanelere götürülmüş olsa belki de şimdi yaşıyor olacakmış. Kafa sallayarak onayladım söylenilenleri. Ya da ne diyecektim ki başka. Bunun böyle olduğuna ben çocukluğumdan beri şahittim. Ya da insanlık eskiden beri bunun şahidi değil miydi? Doğruluğunu bildiğim böyle bir şeye itiraz etmek isterdim şüphesiz ama ona bile halim yoktu. Onaylamak en kolayıydı. Bir süre de orada konuşulanları dinliyorum. Bazen dalıp gitmiş olsam da kulağıma çarpan sözler orada bulunduğumu ispatlıyordu.

Sala, toplanma, helalleşme, namaz…

Mezarlığa doğru ilerliyoruz en sonunda. Tabuta omuz verenlerin, nöbet değiştirmeleri haricinde konuşan kimseler yok. Kalabalık sessizce yol alıyor. Biraz uzak mesafede kadınların ağlama sesi güç bela ulaşıyor bize. Yıkılmış duygularımın aksine bedenimi ayakta tutmaya çalışıyorum. Hayatıma dair benim farkına varamadığım ama tüm anlamım olan kişinin, bu tahtadan yapma evin içinde olduğu düşüncesi ileride de tamiri imkânsız yıkımlara sebep olacağının bilincinde, kalabalığa ayak uyduruyorum. Nasılsa herkesçe görülen tek varlığım, şu an yürüyen bu tahtadan evin bir bacağı olan vücudumdu. Önemli olan onun yıkılmamasıydı. Görünmeyen âlemin icabına yalnızken bakabilirdim. Herkesin yaptığı gibi. Kendime yalnızken dönebilirdim ancak.

Bir an önce bu merasimin bitmesini arzuluyorum. Uzamasın diye de dua ediyorum içten içe. Bir insanı toprağın altına bıraktıktan sonra, başında ağlamanın ya da beklemenin ne anlamı olabilirdi ki? Ona duayı evde de, yalnızken de gönderebilirsin nihayetinde. Metanetli davranmaya çalışmak da ayrı bir ikiyüzlülük. Oysa evde olsaydım keşke şimdi. Yalnız. Ya da kimsesiz desem daha doğru olmaz mıydı artık? Koy verip ağlamak, yığılıp kalmak yatağa. Hiç kimsenin beni susturmaya çalışıp gereksiz teselli cümleleriyle avunmaksızın. Ya da tüm bunlar bir bencillik mi diye tüm düşüncelerim başa dönüyor. Az da olsa suçluluk duyuyorum omuzda taşıdığım dünyama. Beni anlayacağından emin oluyorum. Bu kadar insanların bu kadar sesin beni ne kadar rahatsız edeceğini en iyi onun bileceğini düşünerek yine ona sığınıyorum. Beni görüp duyduğuna biraz daha fazla inanıyorum.

Sabahki düşüncelerim gerçeğe dönüşüyor. Önceden hazırlanmış çukurun içine giriyorum. Mezarın içindeki soğukluğu iliklerime kadar hissediyorum. Bundan sonrasını daha önce bir kez daha yaşamışım gibi geliyor. Acıların da tecrübesi olur. İnsan acıyı ne kadar çok yaşarsa, bir süre sonra sıradan şeylere karşı duyarsızlaşır. Tepkisinde azalma olur. Duygularının çeperi çelikleşir, hiçbir acı kolay kolay içeri sızamaz.

Şu an biraz daha rahatlamış hissediyorum kendimi. Alışmış gibi, daha önce burada o kişiyi yine böyle toprağın derinliklerine terk etmişim gibi. Huzur veren bir ses tüm ruhumu sarıyor. Belki de bu sesti rahatlamama sebep olan şey. Tenzilelazizir rahim. Litünzirakavmen me… Yasin suresiydi bu. Gerçek âleme dönmemek için ayetlerin iklimine bırakıyorum kendimi. Tüm ruhumla Allah’ın sözlerindeydim. Ellerim, kollarım, ayaklarım, bedenim… Her biri bambaşka âleme dalan ruhumu, bu dünyaya çağırmaya çalışıyordu. Azraille mücadele eden ruh ve beden gibi. Ağlıyor muydum yoksa? Toprağa yavaşça, incitmeden bıraktığım meleğin elbisesine, yanaklarımdan birkaç damla süzülüyor. Görmemesi için omuzlarımla siliyorum yanağımı. İncecikten yağmur başlıyor. Ağlamaları, konuşmaları duymamaya çalışıyorum. Ve maaleynaillelbelağulmübın diye bir ses ötelerden bir nefes misali okşuyor ruhumu. Ebedi yerine bırakınca onu, bir an yanına uzanıp sarılmak geliyor içimden. Rahatını bozmamak adına kandırıyorum kendimi, vazgeçiyorum.  Son kez parmağımın ucuyla da olsa dokunmak için uzatıyorum elimi. İki kolumdan tutup çekiyor benimle içerde bulunan kişi. “Son kez” diyecek oluyorum kelimeler yaş olup süzülüyor gözlerimden.

İki el yukarı çekiyor bizi. Dönüp bakmak için savaşıyorum kendimle. Bir anda aşağı bakıyorum. Göz göze geliyoruz sanki. Tüm canlılığıyla öylece uzanmış, baktığını görüyorum. Gülümseyip karşılık veresim geliyor o an. Bir avuç toprak geliyor gözlerine. Daha da uzaklaşıyor gülümsemesi. Güldükçe, uzak âlemlere yolculuğunu seyrediyorum. Selamünkavlem mir rabbir rahim sesini duyuyorum aynı âlemden. Ağlıyorum.

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube