En son güncellendiği tarih: May 9


Binnur düşüncelere dalmış halde büfeden sigara aldıktan sonra evine yürüdü. Saat dört bile olmamıştı, normalde bu saatte tam gaz çalışıyor olmalıydı. Ancak son dönemde kendini anlamsızca yorgun hissediyordu. Sürekli yoklayan baş ağrılarına ek olarak, sanki eklemleri de kaskatı kesilmişti. İşten çıkıp yakındaki bir hastanenin acil servisine uğramış, ciddi bir problem olmadığını ve yaşına bağlı olarak bu tarz sorunlara alışması gerektiğini öğrenmişti. “Alt tarafı kırk altı yaşındayım.” diye düşünmüştü. “Kendimi daha genç hissediyorum, bu sorunlar için erken değil mi?”

Ne yazık ki bedeni farklı fikirdeydi. Son altı ayda ikinci kez işten erken çıkıyordu, ki bu görülmüş şey değildi. Tatil günlerinde bile işe gitmekten kaçınmazdı. Sırf mesleğinde değil her alanda mükemmeliyetçiydi. Giysileri her zaman jilet gibi ütülü, çamaşır sepeti daima boş, evi hep tertemiz, mutfağı her an misafir ağırlayabilecek kadar doluydu. Hatta son yedi yıldır birlikte yaşadıkları labradorları bile nasibini almıştı Binnur’un tarzından. Sabah ve akşam yürüyüşlerinden sonra eve döndüklerinde, patileri silinip temizlenmeden girmezdi içeriye. Hayatını bu kadar gerginlikle geçirince, bazı sorunlar kaçınılmaz oluyordu. Eşiyle yollarını ayırmalarının temel sebebi de bu olmuştu bir yerde. Kocasının tuhaflıklarına katlanamadığı kadar, evi ve kızı ile ilgilenmekten adama vakit bulamadığı için de istemişti ayrılığı. Babasının ziyaretleri arasındaki boşluklar gittikçe uzayıp Ahmet, kızını günden güne daha az arar olunca Stinky’yi almışlardı. O sırada sekiz yaşını bitiriyordu Deniz. Kısa sürede köpeğe bağlanmış, sabah ve akşam gezdirmeleri hariç tüm bakımını üstlenmişti. Gerçi hayvancığın pek yükü yoktu. Yemeğini ve suyunu ver, çöpü karıştırmasını engelle, düzenli aralıklarla yıka ve veterinere götür. Bu kadar.

Aynı anda tutmaya çalıştığı çantası, cüzdanı ve sigarasıyla kapıyı kurcalarken Sigarayı da bırakmalı, diye düşünüyordu Binnur. Ancak içerden gelen müzik sesi, düşüncelerini başka yöne çekti. İki ay önce, annesinin sayfiyedeki evine yaptıkları ziyareti hatırlamıştı. Anne ve babası, Binnur’un boşanmasının ardından destek olmak için şehir merkezine -Binnurların sitesine- taşınmıştı. Deniz liseye başladığında ise yeterince bebek bakıcılığı yaptıklarını söyleyip deniz kıyısındaki evlerine dönmüşlerdi. Deniz, son ziyaretlerinde hava kötü olduğu için yüzmeye gidememiş, can sıkıntısından tavan arasını karıştırmış, Binnur’un lise yıllarından kalma kasetçalarını ve albümlerini bulmuştu. Teyp hala çalışıyordu ve sağ kalmış birkaç kaset hala vardı. Hepsini odasına taşımıştı, o günden beri de sürekli dinliyordu. Binnur ise bu hevesin bir an önce geçmesini diliyordu; eskiden bayıldığı Iron Maiden, şu an onun için çin işkencesiydi. Üstelik Ahmet’le dinledikleri albümler canını yakıyordu. Eski evlerindeyken yani Binnur’un bu kadar müşkülpesent olmadığı, Ahmet’in kafayı evrenin sırlarıyla bozmadığı dönemde, tembel pazar günlerinde dinledikleri albümler.

Ahmet’le üniversite okurken tanışmışlardı. Binnur ekonomideydi, Ahmet ise astronomi ve uzay bilimlerinde. Ortak arkadaşları aracılığıyla tanışmış, sonra birkaç etkinlikte karşılaşmışlardı. Çıkmaya başlamış, okul, askerlik, iş bulma dertleri bitince evlenmişlerdi. Ahmet, elbette Türkiye şartlarında mezun olduğu işi yapamamıştı. Ailesinin ve Binnur’un “Doğru dürüst bir işin olsun.” baskılarına boyun eğip kurumsal bir firmaya kapak atmıştı. Ama tutkusu hiç bitmemişti. Deniz’den önceki yıllarda, teleskoplarını alıp gözlem yapmaya giderlerdi. Deniz’in doğumundan sonra ise Binnur’un öncelikleri değişmişti. Gebeliği ve doğumu sırasında yaşadığı sıkıntılardan sonra Deniz’e haddinden fazla bağlanmış, babası dahil kimseyi kızına yaklaştırmamıştı. O zamanlar farkına varamamıştı ama belki de adamın onunla vakit geçirmek yerine odasına kapanıp (evet, odaları ayırmışlardı) kitaplara ve makalelere gömülme sebebi buydu. Binnur kızı mikrop kapmasın diye temiz evi bir daha temizler, deterjan kalıntıları hassas cildine zarar vermesin diye giysileri beyaz sabunla elde yıkar ve her şeyi ütülerken, eşler arasındaki boşluk uçuruma dönmüştü.

Aklındaki düşünceleri sildi. Şimdi zamanı değildi, iç hesaplaşmalarını gece yataktayken de yapabilirdi. Koridora adım atarken kızına seslendi. “Senin okulda olman gerekmiyor mu Deniz?”

Cevap alamadı. Kızının ilk vukuatı değildi bu, daha önceden de kafasına göre okuldan çıkıp geldiği olmuştu. Kolundaki saate göz ucuyla baktı. Hayret, rehber öğretmen henüz arayıp “Sizin kız yine kaçtı” dememişti. Evde baba olmadığı için bu işler Binnur’a bakıyordu haliyle. Ahmet hakkında kadının tek bildiği, boşanmalarından iki yıl sonra İzmir’den Denizli’ye taşındığıydı. Bu karara şaşırmıştı, bildiği kadarıyla bir bağlantısı yoktu. Cazip bir iş çıkmıştı dediğine göre, ancak Binnur kaçmak için diye düşünüyordu. Ahmet tekrar evlenmişti, evlendiği kadının da Deniz’in yaşında bir kızı vardı. Kesin o kadın için taşındı diyordu Binnur. Ahmet’i özlediği falan yoktu, ya da evliliğine bir şans vermiş olmayı dilediği. Oturup iki çift laf bile etmemişlerdi aylarca. Zaten Binnur da yıldızların çekirdeği, karanlık maddenin yapısı, solucan delikleri ya da Ahmet’i aşırı heyecanlandıran paralel evrenlerin varlığı hakkında konuşmak istemiyordu. Ahmet’in çalışmalarının başarılı olduğunu bilseydi konuşurdu belki. Paralel evrenlere açılan kapıları keşfettiğini, evliliklerinde tehlike çanları çalmaya başlayınca, Binnur ve Deniz’in farklı bir gerçeklikteki versiyonlarını buraya getirip hayalindeki hayatı sürdüğünü bilseydi eski eşinin pat diye Denizli’ye taşınmasına da anlam verebilirdi.

Aklına hücum eden düşünceleri tekrar sildi. Her zaman yaptığı gibi ilk, mutfağa girdi. Koridordaki kan lekelerini görmemişti henüz. Gözleri Stinky’yi bulduğunda başı tekrar döndü. Sadık dostu öksürürcesine sesler çıkarıyor, nefes almakta güçlük çekiyordu. Elindekileri yere atıp köpeğine koştu, Deniz’e bu kez yardım için tekrar seslendi. Tekrar cevap alamadı. Stinky’nin kanla kaplı çenesini aralamaya çalışıp beceremeyince, çantasını kapıp şişko hayvanı kucakladı. Ondan beklenmeyecek bir hızla arabasına koştu. Klinik yakındı, mesai saati olmadığı için trafik yoktu, ancak dostunun öksürüklerini duydukça yerinde duramıyor, gittikçe artan bir gerginlik içinde direksiyonu sıkıyordu.

Stinky’yi aldıklarından beri aynı veterinere götürdüğünden, içeri girer girmez görevliler tanımıştı. Topuklu ayakkabılarının üzerinde seke seke, kendi boyutlarına yakın bir labrador azmanını taşıyan Binnur’u görenler, derhal koşup yetişmiş, köpeği acil müdahale odasına almıştı. Sakinleştirici birkaç konuşmadan sonra Binnur, girişteki koltuklardan birine çökmüş ve kızını aramak için telefonunu çıkarırken cüzdanını almadığını görmüştü. Resepsiyondaki kıza eve gidip cüzdanını ve Stinky’nin karnesini getireceğini söyleyerek binadan çıktı. Bu bahaneydi. Yanında para olmaması sorun değildi aslında, sonuçta cep telefonu yanındaydı. Veterinerin ücretini havale edebilirdi, hatta yedi yıllık tanışıklığa hürmeten sonradan da ödeme yapabilirdi. Ancak kızının okuldan kaçması, geceleri birlikte uyuduğu köpeğin can çekişmesini fark etmemesi, seslendiği halde cevap vermemesi aklına şüphe düşürmüştü. Evcil hayvanın derdine düşüp de kızına bakmadığı için kızdı kendine. Babasından dahi sakındığı kızının kapısını bile aralamadan evden çıkması, onca yıllık davranışlarına tersti.

Aklında bin türlü felaket senaryosu yazdığı halde eli gidip de evi aramamıştı hala. Sanki acele etmeyip Deniz’in odasına girmeyi geciktirirse evde yaşandığına emin olduğu faciayı düzeltmek için evrene bir şans vermiş olacaktı. Vardığında elleri titreyerek anahtarlarını arıyordu. Çok sık bir yerlerde unuturdu, hatta çoğu kez kapının üstünde… Neyse ki güvenli bir sitede oturuyorlardı da hiç hırsızlık vakası yaşamamışlardı. Bu kez unutmadığını görmek sakinleştirmedi Binnur’u. Elleri hala titriyordu. Kalbini yatıştırmak için önce yere attığı cüzdanını ve sigarasını alıp gelişigüzel çantasına tıktı. Eline ilk geçen bardağı doldurup güçlükle biraz içti. Korkusu frenlenemez şekilde artıyordu. Eğer Deniz’in babasıyla yaşayan kopyasının onları öğrendiğine, fırsat buldukça gizli gizli İzmir’e gelip izlediğine, hatta evlerine kadar girmeyi başardığına dair en ufak bir fikri olsa, çok daha fazla korkardı.

O sırada telefonu çaldı, çantanın içinde güçlükle duyduğu sesle yerinde sıçradı. Bir elini kalbine götürüp telefonu çıkardı.

“Binnur Hanım?” dedi tanıdık ama huzursuz erkek sesi, “Eve girdiniz mi?”

“Evet?” diye cevapladı Binnur kalp çarpıntısını bastırmak için boşa çabalayarak. Veterinerin duraksamasından, ne söyleyecekse tereddüt ettiğini seziyordu.

“Hemen evden çıkın. Çünkü köpeğin boğazında iki parmak buldum.”

Telefonu düşüren Binnur, kızının adını haykırarak kapıyı açtı. Deniz yerde yatıyordu, yüzünde yaralar, giysilerinde kan vardı. Yanında diz çöktüğünde, sağ elinin yüzük ve serçe parmağının eksik olduğunu gördü. Ağlayarak kızının hayatta olup olmadığını kontrol etti, nabzını yakaladığında biraz sakinleşir gibi oldu. Yüzündeki yaralar ufaktı, hemen iyileşirdi ama parmakları dikilse bile işlevini görür müydü bilmiyordu. Tuhaf şekilde, kızın elindeki kanama durmuştu. Çok şanslıydı. Fazla kan kaybetmeden, acı ya da korkudan bayılmış olmalıydı.

Pamuklara sararak büyüttüğü kızını ihmal ettiği için kendine kızarak, düşürdüğü telefonunu bulup ambulans çağırdı. Bir yandan ağlıyor, bir yandan hala baygın çocuğu inceliyordu. Tişörtündeki kan lekeleri gittikçe daha çirkin görünüyordu gözüne. Deniz kızıl saçlı olduğu için, portakala benziyorum gerekçesiyle turuncu giymezdi hiç. Arkadaşları hediye etmişti belki de.

O uzun dakikalar akarken Deniz yavaşça gözlerini açtı. “Canım kızım!” diye sarıldı Binnur. “Korkma annem, her şey yolunda.” dedi. Bir yandan da elini kızının eksik parmaklı elinin üstüne koymuş, kötü görüntüyü gizlemeye çalışıyordu. Dikkatini yaralı narin elden çok ojesi soyulmuş tırnaklara odaklamıştı, okul gününde boya sürmezdi ki kızı. Deniz yerinde doğrulup annesine ürkek ürkek baktı. “Neler oldu kızım? Stinky sana niye saldırdı?”

“Bilmiyorum anne,” dedi Deniz, sanki bir yabancıyla konuşur gibi. Olayın şokundandır diye düşünen Binnur umursamadı kızındaki donukluğu. “Durduk yere üstüme atladı, ısırmaya kalktı, yüzümü kapamaya çalışırken aniden elimi kapıverdi. Sonrasını hatırlamıyorum.”

“Geçti artık.” dedi Binnur, kızından çok kendini ikna etmek ister gibiydi. İhtimalleri ölçüp tartıyordu, eğer kızı okuldan kaçmamış olsaydı, şu saatte eve dönecekti. Eve ilk giren kendisi olacaktı. Deniz güvende olacaktı. Acaba Stinky Binnur’a da saldırır mıydı? Deniz gelmeden hastaneye koşabilir miydi? Tekrar çalan telefon düşüncelerini böldü. Bu kez arayan veteriner değil, yol tarifi isteyen ambulans şoförüydü. Araç gelmiş, birbirinin aynı blokların arasında evi bulamamıştı.

Kısaca tarif edip bina numarasını verdikten sonra, kızını belinden tutup ayağa kaldırdı. Deniz biraz sendelese de annesine dayanarak yürüyebiliyordu. Temkinli adımlarla odadan çıkıp kapıya ilerlediler. O sırada kilitte çevrilen anahtarın şıkırtısı duyuldu. Kapı adeta ağır çekimde açıldı ve dışardan Deniz’in sinirli sesi duyuldu.

“Anne, yine anahtarını kapıda unutmuşsun.”


Editör: Burçin KAHRAMAN

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube