ANADOLU ROBİN HOOD’UNUN ANISINA

En son güncellendiği tarih: May 6


İyi bir kumaş, ancak iyi bir terzinin elinde hafızalardan silinmeyecek bir kıyafete dönüşür. İşte bu yazımda da bunun öyküsünü okuyacağız. Yediden yetmişe hepimizin dilinde, gönlünde yer edinen çok önemli bir eserin hikayesi…


Zaman, 1930’lar…


Alanında çok önemli bir şair karıncanın kanadını dahi incitmese de, düşüncenin suç olduğu iddia edilerek hapsi boylar. Demir parmaklık arkası, karanlık zindanlar ağır gelir ruhuna. Dışarıda duvarları yalayan dalgalar, içerde ise gökyüzüne hasret kelebek ruhlar sarmaş dolaş günleri, ayları ezerler. Aslında şair ve yazarlara zulüm getiren bu zindanlar onları dirhem dirhem eritse de sanat adına katmer katmer şaheserlerin ortaya çıkmasına, doru ilham kısrağının şahlanmasına, kalemden kâğıda, nesilden nesile eserler aktarılmasına sebep olmuştur. İşte tam böyle bir ortamda bizim şairimizin kulaklarına da bir hikâye çalınır. Ruhunda hissettiği bu hikâye ile birlikte zindanın duvarlarına daha bir dikkatli bakıp, demir parmaklıklara bir kelebeği incitmekten korkarcasına dokunur. Artık baktığı her karanlık kuytuda Sandıkçı Şükrü’nün hikayesini görür gözleri. Ve ilham şaha kalkar yeniden, dudaktan dökülüp kalpte anıtlaşacak o şiir çıkar ortaya…


KESTİK…


Yıl 1800’lerin sonları. Balıkçılık ile uğraşan Ömer Reis’in bir oğlu gelir dünyaya. Adını Şükrü koyarlar. Şükrü ele avuca gelmeye başladıktan sonra babasının yanında çalışıp ona yardım eder. İyi derecede yüzme öğrenir, Karadeniz’in hırçın dalgalarında sandalını kontrol edip kullanmayı başarır. Cevval bir çocuktur. Serpilir büyür. O artık genç bir delikanlıdır. Orta boylu ve yakışıklı bu genci askerlik dönüşü Fadime ile baş göz ederler. Şükrü kendi halinde kalabalıklardan hoşlanmayan bir yapıya sahiptir. Rize’ye bahar gelmiş, koyunlar kuzulara karışmış, aşklar düğünlere dönüşmüştür. İşte böyle bir bahar sabahı bir düğün için gelen davete kendisi kalabalıktan sıkıldığı için kardeşi Bayram’ı gönderir Şükrü. Kendisi de bir gölgeye oturmuş hülyalara dalmıştır. Kadınları ellerindeki sinilerle düğün evine yemek taşırken görür. Keyifle onları izler. İşte tam bu sırada adını haykıran çocuğun canhıraş koşarak kendisine geldiğini görür. Hemen çocuğun yanına koşup durdurup sakinleştirir onu. Ne oldu diye sorar. Zor nefes alıp veren çocuk koş abi der. Kardeşin Bayram’ı bıçakladılar, kanlar içinde yerde yatıyor.


Aklı başından giden Şükrü yıldırım gibi düşer düğün evine, Bayram’ı kanlar içinde bulur. Kim yaptı bunu, diye haykırır. İşte bu saniyeden sonra bahtını tamamen değiştirecek eşikten içeri atar adımını. Diller sussa da gözler Abdi Ağa’nın üzerinde toplanır. Can havli ile koşmaya başlar Abdi Ağa. Şükrü de arkasında. Evine zor atar kendini Abdi Ağa. Kapıları kilitler arkasından. Şükrü öylesine deliye dönmüştür ki belinden çektiği silah ile yüksek avlu duvarını aşar. Kapıları geçip dalar evin içine. Kovalamaca bitmemiştir. Abdi Ağa pencereden fırlayıp meydana doğru kaçar. Şükrü ise delirmişçesine peşinde. Bir müddet sonra mesafe kapanır; Şükrü çeker tabancasını ve haykırır: Dur Abdi Ağa! Dön önünü. Kaçarken arkadan vurulanlar namerttir…


Abdi Ağa can havli ile koşmaya devam ederken iki el silah sesi duyulur. Kanlar içinde yere yığılır ve oracıkta ölür. Olayın dehşetinden sıyrılan Şükrü jandarmalara yakalanmamak için elinde silahı ile kaçar oradan. Trabzon’daki arkadaşlarına sığınır. Jandarma peşini bırakmaz ve bir gün yakalanıp adaletin önüne çıkarılır. 15 yıl hapis yer ve doğru Sinop Cezaevine gönderilir. Dönemin mimli üç cezaevinden biridir Sinop. Adana, Bodrum ve Sinop zindanlarına gidişi olsun da dönüşü olmasın diyerek yollanır azılı mahkumlar.


Sinop zindanlarında da rahat bırakmazlar Şükrü’yü, üstüne çullanırlar. Ama eğilmez baştır Şükrü. Pabuç bırakmaz kendisini ezmek isteyenlere. Aradan biraz zaman geçer. Şükrü’nün dönüşünün olmayacağını anlayan bölgenin eşraflarından Rüstem Ağa musallat olur güzeller güzeli taze gelin Fadime’ye. Kıtlığın olduğu, halkın zor durumda kaldığı bu dönemlerde yaşlı kaynanası ile yaşayan Fadime’yi günden güne sıkıştırır.

Bir şekilde haberin kulağına gelmesiyle birlikte Şükrü dayanamaz. Ne yapıp ne edip Fadime’sini kurtarmalıdır. Kafasına koyar ve kaçmanın imkânsız olduğuna inanılan Sinop zindanlarından kaçar. Dalar Karadeniz’e. Kıyı kıyı tutunaraktan İstanbul’un yolunu tutar. Biliyordur ki jandarmalar onu Rize’de bekliyordur. Bir müddet akrabalarında kalır. Tam Rize yollarına düşeceği zaman gammazlanır. Ve yeniden Sinop zindanlarını boylar.

Cezaevi yönetimi otoritesini sarsan Şükrü’yü istemez artık. Bodrum cezaevine doğru gemi ile yola çıkarırlar. İzmir’de gemide iken kardeşi Bayram’ın yardımı ile yeniden kaçar Şükrü. Sığınır Ege dağlarına. Adı bir efsanedir onun. Sinop zindanından kaçabilmiş bir efsane. Efeler bağrına basar onu ve bir şekilde Rize’ye ulaştırırlar. Peşinde jandarma ve kan davalısı olduğu kişiler vardır artık. Şehre inemez. Karadeniz dağlarıdır mekânı. Aradan biraz zaman geçer ve gününü denk getirip karısında gözü olan Rüstem Ağa’yı vurur. Artık adı eşkıya Şükrü olarak anılır.


Kanlısı olan aile ve devlet erkanı Şükrü’yü ortadan kaldırmak ister. Planladıkları tüm tezgahlar ellerinde kalır. Hepsinin üstesinden gelir Şükrü. Adı artık Doğu Karadeniz’de dağlarda yankılanır. Eşkıyalık ettiği dönemde gariban halka dokunmaz. Onları koruyup kollar. Zenginlerin depolarını basıp, tarlalarındaki mahsulleri toplatıp yoksul ve yaşlı halka dağıtır.


Halkın gözünde bir kahramandır o. Köylüler evlerinde ağırlamak için sıraya girerler. Şereftir çünkü. Bir gün köyün birinden davet gelir. Kıramaz Şükrü. Adamları ile birlikte kahvede oturur. Halk izdiham yaratır. Şükrü’yü görmek isteyenler sığmaz kahveden içeri. Çocuklar pencerelere yığılır. İşte tam bu sırada köyün zenginlerinden biri ihbar eder jandarmaya. Hemen kuşatır kahvenin etrafını jandarmalar. Teslim ol diye bağırırlar. Şükrü ve adamları silahlarına sarılır. Kıran kırana bir çatışma çıkar. Adamlarını jandarmaya denk getirmemeleri konusunda uyarır. Ama direnemez. Sağ kalan adamları ile birlikte camdan atlayıp dağlara doğru at sürer.


Artık Rize’de barınamayacağını anlar. Tek başına Trabzon’un Of ilçesine doğru yola düşer. Kanlıları ve jandarma peşindedir. Trabzon’da da rahat durmayacağını düşünen Vali Bey Kadir Paşa, 500 kişilik müfreze kurar. Bu müfrezenin içine daha önce Şükrü’nün sayesinde canını kurtaran Varilcioğlu Sadık’ı da ekler. Jandarma haber alır ki Şükrü yaşlı bir kadının evinde saklanmaktadır. Hemen kuşatırlar evin etrafını. Sadık bağırır teslim ol Şükrü. Canına bir şey yapmayacağız. Fadime’si gelir Şükrü’nün aklına. Elleri havada çıkar evden. Jandarmalar takarlar kollarına kelepçeyi. Alıp götürürler.


O sırada köylü dayanamaz duruma, çevirirler etraflarını. Korkarlar Şükrü’yü vururlar diye. Jandarma telaşa kapılır çıkacak olaylardan. Sadık bir şey yapmayacaklarını anlatıp, önüne kattıkları Şükrü ile çıkarlar köyün dışına. Ve hiçbir şey söylemeden ardı ardına sıkarlar mermiyi. Canını kurtardığı Sadık, sırtından vurmuştur Şükrü’yü.


Sonra cenazesini alıp getirirler Rize’ye. İbreti alem için silahı ile birlikte üç gün halka teşhir ederler. Ardından eşkıya mezarlığına gömerler. Halk dayanamaz Şükrü’nün böylece öldürülmesine. Dillerde türkü olur hikayesi. Yıllar boyu bölge halkının dilinden düşmez adı.


Şükrü’nün ölümünden çeyrek asır sonra kelebek ruhlu bir şair düşer aynı parmaklıkların ardına. Bedeni tutsak edilse de insanın, gönlü ferman dinlemez. Bir şiir de o yazar Şükrü için. Ve artık bu şiirin şarkıya dönüşmesi ile birlikte Şükrü’nün hikayesi tüm Anadolu’ya yayılır. Dilden dile nesilden nesile köpürür yüreklerde.

Kalpten kâğıda şu dizelerle dökülür Anadolu Robin Hood’unun öyküsü;


Yıl 1341 nefsime uydum

Sebep oldu şeytan bir cana kıydım

Katil defterine adımı koydum

Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz


Sen üzülme anam dertlerim çoktur

Çektiğin çilenin hesabı yoktur

Yiğitlik yolunda üstüme yoktur

Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz


Çok zamandır çektim kahrı zindanı

Bize mesken oldu Sinop'un hanı

Firar etmeyilen buldum amanı

Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz


Sinop kalesinden uçtum denize

Tam üç gün üç gece göründü Rize

Karşıki dağlardan gel oldu bize

Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz


Bir yanımı sardı müfreze kolu

Bir yanımı sardı Varilcioğlu

Beş yüz atlı ile kestiler yolu

Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz


İşte böylesine güzel bir hikâyeyi ölümsüz bir esere dönüştüren kelebek ruhlu insan Sabahattin Ali’ye yürek dolusu sevgimi ve dualarımı gönderiyorum…

Yukarıda gördüğünüz sancak kendisi için Orman Valisi yakıştırması yapılan Sandıkçı Şükrü’nün sancağıdır. Hala akrabaları tarafından saklanmaktadır…

Okuyucuya Not: Açın şimdi Edip Akbayram’dan EŞKIYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ şarkısını. Kalbinizde köpüren duygularla hem Şükrü’ye hem de Sabahattin Ali’ye sevginizi gönderin…


Sevgiyle kalın…


Editör: Mehmet Keklikçi

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube