ADAM GİBİ ADAMDI BABAM


Toprak fazla bir şeyler vermeyince babam Orta Anadolu’nun kıraç bir kasabasından uzaklaşmak istedi. Büyük bir şehre gidip oralarda hayallerini gerçekleştirmek isteyen babamın adı Hasan’dı. Malum köylerdeki aşk, çeşme başında alevlenirdi o yıllarda. Görüp beğendiği ve yıldırım nikâhının ardından annem Gönül ile birlikte Ankara’ya yerleşmeye karar vermişlerdi.

Bindikleri köhne bir minibüse; köylülerin yanlarında götürdükleri, tavuk, yumurta, peynir gibi ürünlerle birlikte tarlalarında güneşin altında çalışan köylülerin ter kokuları sinmişti.

İki genç, her şeye rağmen yine de geleceklerinden umutluydular. Üç saat süren yolculuklarının ardından yalnızca çevre il ve kasabalardan gelen minibüslerin uğradığı küçük bir garaja indiklerinde 1952 yılının sonbaharıydı. İnsan ve araç kalabalığı şehir garajlarındaki gibi değildi. Hava sabahın sisi ve kömür sobalarının çıkardığı dumanlardan oldukça kirliydi. İkisi de çevrelerine ürkekçe baktılar. Geniş tahta bavullarıyla birkaç eşyanın bulunduğu bohçayı minibüsün üst bagajından alıp sırtladıklarında el ele tutuşmayı da ihmal etmediler. Dolmuşa binip gecekonduların yoğun bulunduğu Altındağ denilen yerde indiklerinde dağın yamaçlarına kurulmuş badanaları rengârenk olan tek katlı evlere şaşkınca baktılar. Babam, “Şimdi ağabeyinin evine yürüyerek mi çıkacağız, bunca eşyamızla?” sorusuna annem kafasını sallamakla yetinmiş. Gidecekleri yol, aşağıdan yukarı doğru kısa görünse de kıvrımlı olması nedeniyle epeyce yürüneceğini gösteriyormuş. Babam anneme vermediği yükleri sırtına alıp yürüdükçe aşağıda yol alan seyrek araçların görüntüleri gittikçe küçülüyormuş. İki kıvrım yol sonunda yorulunca tümsek bir kaya parçasının üstüne oturup terlerini silerek aşağılara doğru öylesine bakmışlar. Annem sigarasını yakan babama, “Bak, şu geldiğimiz yol, eskiden dereymiş. Ağabeyim söylemişti,” sözüne kafasını sallayan babam, sigarasını söndürüp eşyaları tekrar yüklenirken “Ağabeylerin ev yapacak başka yer bulamamışlar mı? “ diye, sitem etmiş.

İki sevdalı zirveye yaklaştıklarında ter içinde kalmışlar. Çeşme başında suyu enselerine, yüzlerine sürüp serinlediklerinde yaşlı bir teyzenin, “Evlatlar, söyleyin bakalım, kimleri aradınız?” sorusuna, Annem, “Doktor Sadık derler ağabeyime, tanır mısınız? Daha önce bir kere gelmiştim ama şimdi çıkaramadım evlerini,” demiş. Yaşlı kadın, yüzüne çökmüş yorgun bir halde eğildiği çeşmeden kafasını kaldırıp “Tanımaz olur muyum? Geçenlerde yorgan döşek öyle hastalandım ki, neredeyse ölecektim. Bana yaptığı iğnelerle ayağa şıp diye, kalkıverdim. Aha şu aradan gidin karşınıza çıkacak olan son ev onların,” demiş. Babam bir taraftan yürürken anneme “Ne zamandan beri doktor oldu ağabeyin?” diye, sormuş. “Yok ya, öyle doktorlardan değil. Biliyorsun hastaneye hizmetli olarak girmişti. Onu hani şu ölülerin kesildiği bölüme alınca, öğrencilerine ders veren hocalarını izlerken iğne yapmayı da öğrenmiş. Hastalar iyileşince, adı Doktor Sadık’a çıkmış,” diye, yanıt vermiş.

Yaşlı kadının tarif ettiği evin önüne yaklaştıklarında kapıda bağlı duran köpek birkaç kez havlamış. İkinci kata, tahta merdivenleri gıcırdatarak çıkmışlar. Kapıyı açan annemin yengesi onları içeri buyur ettiğinde babam, eşyaları önüne bırakır bırakmaz nefes nefese kalmış. “Şu meret sigara insanda nefes bırakmıyor!” diye yakınmış. Annem kapıya gelen ağabeyi ile sarılıp koklaştıktan sonra içeriye geçmişler. Soba, gürül gürül yanarken üstündeki çaydanlık fokurduyormuş. Annem, “Bu havada soba yakılır mıymış?” sorusuna yengesi, “Yakında seni de görürüz! Ağabeyinin size tuttuğu ev, bizim evin biraz yukarısında. Buraları yüksektir. Aşağılar yaz ayını aratmaz, buralar ise serin olur. Hele kışı bir görseniz, iliğiniz donar vallahi! Kömür yakmasak da şimdilik odunla idare ediyoruz şu mevsim,” demiş.

Geldikleri yoldan ana yola çıkıp bir dönemeç daha yürüdükten sonra kayınbiraderi, yani dayım, evin anahtarını babama tutuştururken “Kirası uygun merak etme,” demiş. Tahta kapıyı açtıklarında içeri giren annemle babam birbirlerine şaşkınca baka kalmışlar. Birkaç parça eşyalarıyla tahta bavulu bir kenara bırakmışlar. Burası evden başka her şeye benziyormuş. Ama o an yapacak başka da bir şeyleri yokmuş. Kırık pencereden dışarıya baktıklarında sanki bir uçaktan aşağıları seyrediyormuşçasına evleri küçücük görmüşler. Araçlar ise urgan şeklinde yolların üstünde oyuncak gibi görünüyormuş. Annem, arkadaki birkaç adımlık küçük odaya geçip etrafı incelemiş. Gördüğüne inanamamış! ... Koşarak babamın yanına gelip kolundan tutuğu gibi odaya doğru sürüklemiş. Babam, odanın içine girmiş bir kaya parçasına bir de kayınbiraderine şaşkınca bakmış. Dayım ellerini iki yana açarak “Yapacak bir şey yok!” imasındaymış. Hanımıyla birlikte “Ayırdığım eşyaları getireyim,” diyerek, gittiklerinde ikisi de şaşkınlıklarını üzerlerinden uzun bir süre atamamışlar. Annem getirdiği kilimi kayalı odanın içine sermiş. Kocası da kayınbiraderinin getirdiği sobayı kayaya yakın kurup üstüne de mavi renkli emaye çaydanlıklarını koymuş. Yemek yapacakları kap kacak öyle bir şeyleri de pek yokmuş. Ya çalıştıkça alacaklardı ya da yengesi birkaç parça bir şeyler verir, diye ümitleneceklerdi.

Ayaz sanki kayaya yapışmışçasına yattıklarında odanın içerisine bir fan gibi üflüyormuş. Pencere kenarlarındaki çatlaklardan sızan soğuk neyle durdurulabilir, henüz onu da bilemiyorlarmış. Tahtadan yapılmış yataklarının üstünde sadece ince bir sünger; yere serdikleri kilim ise çoğu geceler üstlerine yorgan olurken, çaydanlıkları da zaman zaman patates kaynatmak için kap halini alıyormuş.

Babam ertesi gün iş aramaya gitmiş. 1950’li yıllarda memurluk için ne sınav ne de umutsuzluk varmış. Bulduğu memurluğa gidip gelirken, Altındağ’ın o yaman yokuşlarını 1953 yılı sonlarına kadar tırmanmak zorunda kalmış. Artık bu rutubetli ve kayası ıslak evde durmak imkânsızlaşınca babam, çalışmadığı bir gün annemle birlikte şehrin uzak semtlerini el ele dolaşmışlar. Evlerin sere serpe azaldığı bir yerde ne pahasına olursa olsun bir gecekondu yapmayı düşünmüşler. Babam aldığı bir aylık izniyle zabıtaların görmemesi için gerdikleri geniş bir perdenin ardında evlerinin duvarlarını komşularının da yardımıyla yükseltip beyaza boyadıklarında siyasi partilerin de 1954 yılı seçim dönemiymiş. Asfaltı olmayan tozlu yollarından geçen partililerin konvoy araçlarından atılan atlı ve altı oklu broşürler nisan yağmurlarının çamurlaştırdığı yollara düşüp kayboluyormuş. Komşularının birçoğu “Haydi şanlısınız, hükümet, zabıtaları geri çekti. Kimseye bir şey yapmıyorlar oyların hatırına,” dediği bir ortamda evlerinin pencerelerini takıp, çatı yapımını ustaya verdiklerinde artık ev oturulacak bir hale gelmiş. Elektriğe başvurduklarında sorun çıkarmadan vermişler. Gerçi sık sık kesilen elektriklerin uzun süre gelmediğini de çevredeki komşularından öğrenmişler. Böyle olunca fitili çabuk yanan ve sık sık değiştirilen bir lüks lambası almışlar. Gaz ocakları ise iğnesiyle birlikte mutfaklarının başköşesindeymiş. Suları henüz yokmuş. Bunu da mahalleye at arabasıyla gelen ve teneke ile su satan ‘Ali Dayı’ lakaplı bir satıcıdan almışlar. Annem boş evin içinde saraya girmiş gibi mutlu olmuş. Daha ne istesin ki? Yıllardır o dağın tepesinde bir türlü ısınmayan evde artık kocasını beklemiyor, o pırıl pırıl odalarda eşyalarını nasıl yerleştireceğini hayal edip durmuş. Çocuk, hatta çocuklar yapmaya da hazırmış annem.

Babam memurluk yapsa da girişimciydi. Önce iki kat yaptığı gecekondusunun bir köşesinde manav dükkânı açmasını hayal meyal hatırlıyorum. Onu kapattıktan sonra tavukçuluk, yumurtacılık derken kuluçka makinasının kırılması sonrası bu işi de sonlandırdığında gecekondumuzu satıp Ankara’nın nezih semti Cebeci’de bir apartmanın altıncı katını kiraladı. Aklında bir kitapçı dükkânı açmak varmış. Bu arada dört kardeş olmuştuk. Bu eve ve semt bize öyle farklı geldi ki, asfaltlarında çamur yoktu. Çocuklar tertemizdi ceplerine koydukları bez mendilleriyle. Komşularımız, yan yana evlerde değil, altlı üstlüydük. İlerleyen zamanlarda komşularımızla bir aile gibi olmuştuk. Babam aynı zamanda SBF’nin yayın işleri müdürü idi. Fakülteye yakın Acun sokakta annemin adına bir yayınevi kurdu. Adını da ‘Doğan Yayınevi’ koymuştu. Gecekondunun parası ile yarısına dükkânın raf vs malzemelerini yaptırdı. Kalanı ile kitap ve kırtasiye ile doldurmuştu. Artık kardeşlerimizle müşterilere bakıyor, kitapların tozunu alıyor, o güzelim kırtasiyeleri oyuncak biliyor ve gecelere kadar çalışıyorduk. Gündüzleri ise okullarımıza gidiyorduk. İşler oldukça iyiydi. Fakülte öğrencileri kitap almak için kuyruğa bile giriyorlardı. Gün geçtikçe kitaplar basılıyor ve İstanbul’dan kitap ve kırtasiyeler geldikçe dükkân yetmiyordu. Caddede genişçe bir dükkân tutulmuştu. Her bir kitaptan beş bin olmak üzere hem üniversite hem de bilimsel kitaplar basılıyor ve Türkiye’nin birçok kitabevlerine posta yolu ile gönderiliyordu. Babam hem memurluk hem dükkânla ilgilenmekten ne doğru dürüst yemek yiyebiliyor ne de eğlenebiliyordu. Varsa yoksa işiydi. 1978 yılında kendi yayınlarını basmak üzere bir dizgi makinesi, bir baskı, kesim makinası derken on kişinin çalıştığı bir matbaa kurmuştu. Aralarında Simone de Beauvoir, Fikret Otyam, Hasan Hüseyin Korkmazgil gibi birçok ünlü yazarın bulunduğu otuz altı yayını Türk edebiyatına kazandırmıştı.

Ve 12 Eylül darbesinin ertesi gecesinde depomuzdaki binlerce kitap, birçok evde sobalara atılıp yakıldığı gibi annemle babam depoda sabahlara kadar kitapları tek tek yırtarak çuvallara yerleştirerek hapsetmiş. Sonra dört kamyon kitap SEKA’ya gönderildiğinde, kitaplarımız, resmi dairelerde beyaz kâğıtlar olarak daktilodaki silindirlere sıkıştırılarak, yazılan emirlerle kim bilir kimler tutuklanacaktı!

İşte on lira ile memleketinden çıkıp Ankara gelen babam, çok çalıştı, hiç durmadı ve hep üretken oldu. Nurlar içinde uyusun annemle birlikte…

Bizlere mirası ise devletin kuruşunu koruyan birer dürüst insanlar olmayı öğretmek oldu. Baba gibi babaların gününü içten kutluyorum.

Yazan: Ertuğrul ERDOĞAN

Haziran / 2020

© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube