ABDULLAH KÜÇÜK İLE SÖYLEŞİ


-Size göre Abdullah Küçük kimdir?

 

- Bana göre Abdullah Küçük, otuz sekiz yaşına dek başka, o yaştan itibaren farklı bir kişiliğe bürünen biridir. Başıma o yaşta gökten mübarek taşlardan biri mi düşmüştü, yoksa hidayete mi ermiştim, o yaşımda birdenbire edebiyata ilgi duymaya başladım. Birkaç yıl sonra da yazmaya meylettim. Kaldı ki her şeye heves edebilirdim de bir tek yazın işlerine tevessül etmezdim... Hayat beni hasbelkader mühendis yapmıştı, o görevimi kamuda sürdürürken, önüme bu kez edebiyatı koydu, ama edebiyat hasbelkader değildi… Hep böyle bir kıskaç içerisinde debelenip duruyoruz. Hakikaten insanoğlu bir muamma, bunu kendimden biliyorum. 


-Yazmak eskiden beri içinizde olan çocukluk hayaliniz miydi? 


-Bu sorunun cevabını ilk sorunuzda vermiş oldum zannedersem! Ne çok şey hayal etmiştim Allah’ım çocukluğumda. İçlerinde bir tek yazmak yoktu; pilot olmaktan tutun, manken olmaya, aktör olmaya, Fenerbahçe’de futbol oynamaya kadar... 


- Sizi yazmaya başlatan sebep ne, yazmaya nasıl karar verdiniz? 


C. Dediğim gibi, otuz beşi geçirmiş, yolu yarılamanın ötesine geçtiğim bir vakitte Don Kişot benzeri bir ruh haliyle kitapevlerine saldırmıştım. Saldırmıştım tabirim abartı gelebilir ama öyle. Doksanlı yıllar, o yıllar Ayrıntı Yayınları içerikleri ve üslupları çok farklı, çeviri romanları yayımlıyordu. Phılıp Roth, Irvın Yalom, Anja Meulenbelt, Wıtold Gombrowıcz, Arıel Dorfman, D. M. Thomas, Davıd Lodge, Julıan Barnes, Samuel Beckett ve ‘Fransız Teğmenin Kadını’nın yazarı Jhon Fowles ile yayımlanan tüm kitaplarını çıkar çıkmaz alıp keyifle okuduğum Tom Robbins. Kitaplığımın üç katı o yılların Ayrıntı Yayınlarından çıkan romanlarıyla doludur. Bunlar bizim edebiyata benzemeyen, aynı zamanda klasiklerin klişe romanlarından da farklı tarzlarda yazılmış eserlerdi, özellikle Tom Robbins bana kahkaha attırıyordu. Tam olayın ortasında veya heyecanlı bir yerinde, tuvalete gitmem gerek gibi bir laf edip şaşırtıyordu mesela. Birkaç istisna dışında hemen hepsini okudum. En çok da rahat üsluplarından etkilemiştim. O vakitler Malatya’da yaşıyorum, kitapçı bir arkadaşım vardı, Ayrıntı Yayınlarından yeni bir roman gelir gelmez beni arar, ben de hemen iş yerimden izin alır koştururdum kitabı almaya, birileri alır bana kalmaz endişesiyle. Böylesine bir okuma iştahının beni yazmaya iteceği aklımın ucundan dahi geçmezdi. Ama oldu, bir defter edinip kısa kısa öyküler yazmaya başladım.

 

- Yazmaktaki amacınız, yazma derdiniz nedir? 


- Herhangi bir amacım, bir derdim yok, yazmaya başladığımdan itibaren, yazmak benim için su içmek, yemek, yemek gibi bir ihtiyaç oldu. Spor olsun diye koşan bir adama niçin koşuyorsunuz denilmez, değil mi? Ben de yazıyorum. ‘Yazmadan duramayanlar’ diye bir tür varsa eğer insanlar arasında, öyle tuhaf bir hal aldım diyebilirim. Gece kaçta yatarsam yatayım, muhakkak sabah saat yedide kalkar klavyenin tuşlarını parmaklarımla dövmeye başlarım. Bunu yapmazsam o günü boşa geçirmiş addederim. 


- Yazım süreci sizin için nasıl geçiyor? 


- Çok eğlenceli geçiyor, ara verdiğim zamanlarda, hani çıkış yapmadan kapadığınız bir program akıllı telefonlarda arka planda çalışmasını sürdürürmüş ya, benim de aklımın bir köşesinde hikâyelerim çalışmaya devam eder. Bu beni eğlendirir. Çok da güzel eğlendirir, iç seslerim duyuluyor olsa beni muhakkak tımarhaneye kapatırlar. 


- Dört kitabınız çıktı, beşinci yolda, makaleleriniz, öyküleriniz de var, kendinize yazar oldum diyor musunuz? 


- Kesinlikle demiyorum, demeyeceğim de eğer dersem fren etkisi yapar, performansım düşer, ‘artık bir yazarım’ düşüncesi, beynimi dikkatli, usturuplu olmaya, kurallara riayet etmeye zorlayabilir. Asla yazmayı meslek edinmek istemiyorum. Kaldı ki ‘yazarım’ demiş olsam bile bana yazar diyen var mı onu da bilmiyorum. Akredite edilmem mi gerek acaba? ‘Yazarım,’ o yüzden yazıyorum diye bir derdim de yok, nasıl ki bir karınca yüklendiği yükle meşgul, ben de yazma işiyle meşgulüm ve bu meşguliyet beni mutlu ediyor, öyle hissediyorum. Hadise budur. 



- Tetikçinin Kadını ile Ve Aşk Devrildi tek romanlar, Kıskaç ve Zoka ise seri roman. Hangisini yazmayı tercih ediyorsunuz, seri mi tek kitap mı? 


- KISKAÇ da tekti aslında, hatta o kitap beni biraz yormuştu, ohh be demiştim yayımlandığında, fakat okuyuculardan, ‘mutlaka devamı yazılmalı’ yorumları geliyordu, önceleri pek aldırmıyordum, ama bu yöndeki yorumlar beni içerimden gizli gizli kamçılamış olmalı ki bir sabah kendimi devam romanı yazarken buldum. Bu nedenle okuyucularıma çok teşekkür ediyorum. 


- Kitaplarınız içinde doğumu en zor olan, sizi yoran hangisi oldu? 


- Tabii ki KISKAÇ. Bir de henüz yayımlanmayan bir çalışmam var, on beş yıldır benimle adeta güreşiyor, biraz otobiyografik bir çalışma, ara ara ona dönüyorum, döndüğüm zamanlar yorulduğumu hissediyor, bırakıp öteki, yazarken hoşlandığım hikâyelerime sarılıyorum. Sanırım beynim, kendimle ilgili geçmişe gitmem konusunda engeller çıkartıyor. Huzursuz ve huysuz biriyseniz eğer, bunu aşmanın tedavisi yazmaktır. 


- Kıskaç ve Sencer’e gelirsek; Sencer ve hikâyesi nasıl başladı? 


- Biliyor musunuz, geçen hafta serinin üçüncü kitabını bitirdim. Noktayı koydum. Noktayı koyduktan sonra da dedim ki, kitabın sonuna yazar, Sencer hakkında bir sayfa bir şeyler karalasın. Oturup bu sorunuzun cevabını orada yazdım. Hikâyesine gelince. Şöyle başladı. Gerçi hep öyle olur, yürürken aklıma bir cümle, bir söz gelir (‘ve… aşk devrildi’ romanı ‘suç’ kelimesiyle başlamıştı) ya da tuhaf bir şey görürüm, kafamda sahne canlanır, tuvalete sıkışmış gibi eve koştururum, çünkü o sahneleri ya da düşündüğüm şeyi yazıya döküp rahatlamam gerekir. KISKAÇ öyle doğmuştu, yürüyüş yaparken ülkemin yakın geçmişini, akılsızlıklarımızı, akşam haberlerinde dinlediğimiz saçmalıkları, üçüncü sayfa haberlerini, taşra erkeklerinin bunalımlarını, sorumsuzluklarını, kırkına gelince şaşırmalarını, vurdumduymazlıklarımızı, atlattığımız badireleri, kadınların sıkıntılarını, bunalımlarını, bir arada yaşayan kalabalık ailelerin sırlarını ve zamanla dağılmalarını düşünüyordum. Böylece büyük bir konak fikri doğdu, içerisinde envaı türlü insanların olduğu. Yazmaya başlayınca kervan yolda dizildi. 


- Ahh bu Sencer bizi mahvetti, sevelim mi, dövelim mi, acıyalım mı? Karar veremedik. (Ara sıra dürtmek istiyoruz) Sencer tamamen hayal ürünü mü yoksa tanıdığınız birinden mi esinlendiniz? 


- O konağa çeşit çeşit insanları tıkıştırırken, asıl ‘esas oğlan’ımız, özellikleri Yeşilçam’ın Kadir İnanırları, Ediz Hunları, Ayhan Işıkları benzeri mahallenin delikanlısı, kızların yüreklerini hoplatan yakışıklısı gibi biri olmamalı dedim (ezber bozmak iyidir), kahramanım o jönlerine benzememeliydi. Hem, ‘akıl’ demiştim, aklın işlevli halde olmasını işliyordum. Ayrıca kahramanımız da dâhil konakta pek akıl kullanan yoktu, kullanan kişi intihar etmişti, daha doğrusu öyle deniyordu. Nasıl ki kendim otuz sekiz yaşımdayken bir dönüşüm yaşamışım, Sencer’in bedeninde gezinen aklı da otuz sekizinde yorulup gelip asıl ikametgâhına, beynindeki tahtına otursun istedim. Sonra da kendisiyle yüzleşsin. O yüzden ona birkaç evlilik yaptırdım. Yaş olarak kendi yaşıma eş tutup, bende olmayan birtakım özellikleri ona yükledim. Taşra yaşamında Sencer’e benzeyen erkekler çoktu, aklını hiç kullanmayan, rastgele yaşayan, eşinin insani birtakım ihtiyaçlarının olabileceğini düşünmeyen, hatta kendisi için neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemeyen. Böyle bir erkeğin orta yaşa geldiğinde aklının geçmişteki ve günümüzdeki olaylar karşısında şemsiye gibi açıldığını tasavvur ettim. Sencer doğdu. Ama şunu belirtmeliyim, yeni nesil çok farklı, Sencer gibilerle hiç alakaları yok. Sencer toplumumuzun yaşı elli ve üzerinde olanlarının bileşkesi ya da yetmişli, seksenli yılların erkeği. 


- Sonrasında Zoka geldi, Zoka ne anlatıyor? 


- Kıskaç’ın son iki yüz sayfası polisiye kitaplarında olduğu gibi katili bulma tarzında ilerlemiş, bir koşturma başlamıştı, böylelikle o sayfalar daha sürükleyici yazıldı. Sencer de istim üzerindeydi. Okuyucular belki de bu nedenle devam istediler, bir de her şey tam yerli yerine oturmamıştı Kıskaç bittiğinde. Haklılardı, devamı yazılmalı, birileri zokayı yutmalıydı, madem polisiyeye geçiş yapmıştık. Zoka aslında içindeki her iki öyküyle insanımızın vurdumduymazlıklarını anlatıyor. Olaylara kayıtsız kalarak, doğru analizler yapmayarak, yapamayarak, ilgililerin, görevlilerin, olayların üzerine, üzerine gitmediklerini, görevlerini savsakladıkları için adaletin gerçekleşmediğini vurguluyor. Tabii bu bir genelleme, elbette görevlerini hakkıyla yapan ilgililerimiz var ancak maalesef sayıları çok az. Onların sayıları arttığında birçok ahmakça dertlerimizden kurtulacağımıza ve gereksiz zokalar yutmayacağımıza, akılsızlıklarımızın azalacağına inanıyorum. 


-İki hikâye ne kadar bağımlı ve devamı olacak mı? 


- Olayı seriye bağlamak için üçleme yapmak gerekiyordu, bu benim fikrimdi. Ayrıca polisiye yazmak hoşuma gitmişti. ‘Senin tarzın tam polisiye’ diye gaz verenler çoğalmıştı.

 

-"Kıskaç" bir aile konağında kalabalık bir aile (eski tarz tüm aile bir arada), Zoka’da ise aile bireyleri dağılmış, herkes farklı yerlerde neredeyse görüşmüyorlar (tam günümüz gibi). Peki üçüncü bölümün tarzı ne olacak? (Böylece ikisini de okuduğum anlaşıldı) 


- Evet, KISKAÇ kalabalık bir ailenin konak yaşantısıyla başlıyor, onların birbirleriyle ilişkisi, sırları, kişilikleri, entrikaları ile sürüp, cinayetin aydınlatılmasıyla sonlanıyor. Bana göre KISKAÇ bir düşünce romanıydı ama aynı zamanda yüzde elli polisiye içerikliydi diyebiliriz. ZOKA’ da dediğiniz gibi aile dağılmıştır, günümüzdeki gibi pek birbirleriyle görüşmüyorlardır, ama ilk bölümü itibariye açığa çıkan cinayetin kişiler üzerindeki yansıması, değerlendirilmesi ve sonuçları ile devam edip, ikinci bölüm tam bir polisiye koşturmasıyla sürmektedir, buna yüzde yetmiş beş polisiye içerikli diyorum. Sorunuza gelirsek; yani serinin üçüncü ve son kitabına: Ailenin birbirleriyle irtibatları artık tamamen kopmuştur, ilk ve ikinci kitapta bahsedilen çoğu kişinin adları dahi anılmamaktadır. Ancak konak yerli yerindedir, kahramanımızın (Sencer’in) babası Sedat, ailesiyle birlikte orada yaşamayı sürdürmektedir. Sencer’in bağını, bağlantısını koparmadığı bir tek onlar kalmıştır. Tarz olarak da üçüncü kitap başından sonuna dek tam bir polisiyedir, yani diğer iki kitaptan farkı, yüzde yüz polisiye diyebiliriz. 


-Anlatım diliniz çok güzel, polisiye – dram olmasına rağmen çok esprili bir anlatımınız var. Komedi ya da polisiye – komedi yazmayı düşünür müsünüz? 


-Çok teşekkür ederim. Komedi tarzında kısa öykülerim var, yayımlanmamış, ilki Sosyal Edebiyat Dergisi'nin bu eylül sayısında yayımlandı. Beğenilir ve uygun bulunursa devamı gelir. Bu arada, aslında KISKAÇ komedi tarzıydı, fakat olaylar biraz karmaşık bulunduğundan esprili anlatım çoğu okuyucunun gözünden kaçtı. Mesela Sencer’in evlilikleri komedi tarzında yazılmıştı ancak buna gülmek yerine Sencer’e kızmak tercih edildi. Tabii bunun tam anlaşılmamasında benim de kabahatlerim oldu. 


-Okurlarımıza son olarak ne söylemek istersiniz? 


-Hani televizyonlarda, ‘bizi izlemeye devam edin’ diyorlar ya. Her konuda görüşlerini benimle paylaşsınlar, mesela KISKAÇ’ta şecere eksik eleştirisi çok haklıydı, akıl edememiştik. ZOKA’ya koyduk beğenildi. Her şekilde seslerini duyursun, itirazları varsa söylesinler, günümüzde insanlara erişim çok basit, sosyal medyadan kolaylıkla ulaşabildikleri gibi telefonla da görüşlerini paylaşabilirler. Nasıl ki beni hiç aklımda yokken polisiye yazarı yaptılar, başka tarzlara da yönlendirebilirler, kim bilir belki başka bir tarzın yazarıyımdır! Tüm okuyucularıma çok çok teşekkür ederim, hepsine minnettarım. Ayrıca size de...


Hazırlayan: Özgün Onat 


© 2018 Sosyaledebiyat.com

  • SE Facebook
  • SE Twitter
  • SE Instagram
  • SE - Youtube